“Biz, yaşamayı gereksinim sayan insanlardanız” Almanya – Tezer Özlü

Almanya’da güneşli günlerin öğle saatlerinde yazı anımsattığı bir sonbahar var. Hiç kuşkusuz sinema ve tiyatro dönemi başladı, bitmemişti zaten. Tiyatro, sinema, opera, konser, burada istenilenden çok… önemli olan isteyenleri, izleyicileri bulmak. İzleyici bulmakta da en çok sinemalar güçlük çekiyor.

1981 yılı bütçesi, aldığı ek ödentilerle 30 milyon DM’ye yaklaşan ünlü Schaubühne Tiyatrosu, Kurfürstendamm üzerindeki yeni salonlarında De Filippo’nun Ohio Impromptu’sünü, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini, Beckett’in Mercier ve Camier adlı oyununu sunuyor ve ünlü Alman yazarı Botho Strauss’un kendi toplumunun kişisel çıkmazlarını anlattığı Kalldezuey, Farce oyunlarıyla etkinliğini sürdürüyor. Bu tiyatronun Türk seyirciler için düzenlediği programda da şimdilerde Sünnet adlı bir çocuk oyunu var. 82/83 dönemi için tasarlanan oyunlar da şunlar: Ostrowski: Orman; Shakespeare: Hamlet; Genet: Zenciler. Diğer önemli sahnelere değinirsek: Renaissance: Genç Werther’in Acıları, Goethe; Sevgi Oyunları, Arthur Schnitzler. Schiller: Amadeus, R Schaffer; Othello, Shakespeare; Schlosspark: Coşkunlar (Die Schwiirmer) Robert Musil.

Theater Heute dergisi, tiyatronun sorunları ile ilgili bir soruşturma yapıp tiyatroda çalışanlara sorular yöneltmiş. “Tiyatronun umudu, beklentisi, korkunuz.” Berlinli ünlü tiyatro oyuncusu Bernhard Minetti’nin kısa yanıtları çok ilginç: “Sevinçler ve öfkeler geride kaldı. Umutlar ve korkular gelecekte, önümüzde. İnsanın soluğu kesiliyor dünyada olup biten savaşlar karşısında. Gene de umut denen ecinli duygu üstün geliyor. Tiyatro daha yaşıyor. Thomas Bernhard, Heiner Müller, Handke Strauss yazıyor, biz oynuyoruz.”

Bochum Schauspielhaus, Claus Peymann’ın sahne düzenlemesi ile Kleist’ın Hermann Savaşı, Shakespeare’in Kış Masalı adlı oyunları yanı sıra, aynı tiyatroda reji asistanı olarak çalışan Emine Sevgi Özdamar’ın, yabancı işçi sorunlarını irdeleyen Almanya’da Karagöz (Karagöz in Germania) adlı oyununu da programına almış.

Önemli tiyatro olaylarından biri de ünlü İngiliz film yönetmeni Joseph Losey’in Köln Tiyatrosu’nda sahneleyeceği Brecht’in Galilei adlı oyunu olacak. Losey, henüz sinemaya geçmeden aynı oyunu 1947 yılında Kaliforniya’da sahnelemiş. Öteki büyük kentlerde şu oyunlar göze çarpıyor: Düsseldorf: Shakspeare, Venedik Taciri; Frankfurt: Goldoni, Mirandolina; Frankfurt: Shakespeare, Kral II. Richard; Oda Tiyatrosu’nda: Peter Weiss, Bay Mockinpott Acılarından Nasıl Kurtarıldı; Hamburg: Schiller, Maria Stuart; Kiel: Brecht, Cesaret Ana ve Çocukları; Münih: Ostrowski, Orman; Hennel, Maria Magdalena.

Tiyatro programlarına genel olarak bakıldığında Goethe yılı olması nedeniyle Alman klasikleri içinde Goethe’nin büyük yer tuttuğu, ama her kentte de bir Shakespeare sahnelemesinin yer aldığı, bu iki büyüğü, Alman klasiklerinin ve dünya klasiklerinin izlediği, çağdaş Alman tiyatro yazarlarına da önemli yer verildiği, ancak Brecht ve Peter Weiss gibi politik içeriği ağır basan yazarların en dar kapsamda sahnelendikleri dikkat çekiyor.

Almanya’daki sinema olaylarının başında, Rainer Werner Fassbinder’in son filmi Querelle geliyor. Fassbinder’in bu filmin çekimini bitirdiği günlerde ölmesi, film çevresinde doğallıkla büyük bir olay yaratıyor. Fransız yazarı Jean Genet’nin 1947 yılında hapishanede yazdığı Querelle de Brest adlı romanın senaryosunu gene Fassbinder kendine özgü öldürücü acelecilikle dört-beş günde yazmış. Brad Davis, Franco Nero, Jeanne Moreau’nun önemli rolleri paylaştıkları film, renkli, 106 dakika. Çekim sırasında yapılan bir konuşmada Fassbinder filmi için şu önemli sorunlara değiniyor:

“Genet’nin romanı şaşılacak bir mitoloji. Bu yabancı dünya, gene kendi yasaları ile, şaşılacak bir gerçekçiliğin mücadelesini getiriyor. Kitapta bir anlamda gücün, cinayetin, gammazlığın efsaneleştirilmesi söz konusu. Bu da filmin yanlış anlaşılmasına, zevksizlikle damgalanmasına ve faşist eğilimler taşımakla suçlanmasına yol açabilir. Bu nedenle arayı bulmak zorundayım. “Fassbinder hemen ardından da kendi şeytansı yaşamını belirleyen bir açıklama yapıyor: “Öyle insanlarla karşılaştım ki, öldürülmeyi kendi yaşamları için gereksinim sayıyorlardı…” Bizim dünyamızla bağdaşmayan bu karmaşık dünyanın karmaşık açıklamasıyla Fassbinder konusunu daha uzun bir yazıya bırakıyorum… Biz, yaşamayı gereksinim sayan insanlardanız.

Alman rejisörü Wim Wenders’in son Venedik Film Festivali’nde büyük ödülü alan Der Stand der Dinge (filme Türkçede belki Hal ve Gidiş adı verilebilir) şu günlerde önemli kentlerde gösterilmeye başlanacak. Broşürde ilk sayfada filmi niteleyen bir cümle yer alıyor: “Ondan yalnızca bir öykü istediler. Yaşamını değil.” Gerçeklerin belgesel bir anlayışla sinemaya aktarıldığı bu film, 1981’de Portekiz ve Holly wood’da çekilmiş. Siyah-beyaz. “İnsan yaşamının yarı yolunda kendimi karanlık bir ormanda buldum ve sağdaki yol kaybolup gitmişti.” Senaryosuna Dante’nin 35 yaşında iken yazdığı İlahi Komedya’nın bu “cehennem” şarkısıyla başlayan Wim Wenders, filminde iki sorunu irdelemek istiyor: Nasıl yaşamalı? Öyküler yalnız öyküleri mi içerir? Patrick Bauchau, Paul Getty III, Sam Fuller’in önemli rolleri paylaştığı filmin senaryosunu Wim Wenders ve Robert Kramer yazmış.

Kadın rejisörler arasında son yıllarda adından en çok söz edilen von Trotta da dördüncü filmini bitirdi. Hanna Schygulla ve Angela Winkler’in entelektüel kadının bunalımlarını canlandırdıkları film, Berlin ve Mısır’da çekilmiş. Mısır’da Üçüncü Dünya ile karşılaşmak, öyküleri anlatılan kadınların kendi dünyalarının bunalımlarından sıyrılmalarına yardımcı oluyor.

Völker Schlöndorff’un son filmi Tolstoy’un ünlü romanının adını taşıyor: Savaş ve Barış. Ama Tolstoy’un romanıyla adı dışında, konusal bir bağlantısı yok. Belki de izleyici bir bağlantı çıkarabilir, çünkü belgesel çekilen bu film, atom savaşı karşısında duyulan korkuyu konu ediniyor.

Per Wahlöö’nün 31. Katta Cinayet adlı romanından Wolf Gremm’in yaptığı Kamikaze 1989 filmi de, bu filmde Fassbinder’in başrolü oynamasıyla dikkati çekiyor.

Alman sinemasına değinirken, Türk izleyicisinin tanıdığı adlara öncelikle değindim. Bunun dışında Syberberg’in, Wagner’in Parcifal operasını perdeye yansıttığı, aynı adı taşıyan film, Werner Herzog’un geçen sezonun filmi, Fitzcarraldo sinemalarda sürüyor. Sezon başı gösterilen yabancı yapımların başında, Costa Gavras’ın Kayıp, Francis Ford Coppola’nın romantik aşk öyküsü Yürekli Biri geliyor.

15 milyon dolara mal olan bir USA yapımı; gene korku filmi: Steven Spielberg ve Tobe Hoopers’in Gürültünün Ruhu. Bu filmin yalnız görüntüleri 5 milyon dolara çıkmış.

Yaşadığımız dünyanın gerçek korkularını algılamak istemeyen kitleler, en çok bu tür filmleri izliyor. En büyük sinemalarda, her ülkede, aylarca. Sanırım saydığım filmler içinde Şişli sinemalarına da en önce Gürültünün Ruhu gelir.

Küçük sinemalarda ölümleri dolayısıyla Ingrid Bergman, Grace Kelly gösterileri dikkati çekerken, Sinematek gibi kuruluşlarda da her zaman Visconti, Losey, Rossellini, gibi ustaların filmlerini görme olanağı var. Sinema tarihinin her döneminin her filmi, her ay Berlin’de gösteriliyor… Almanya’nın diğer belli başlı kentlerinde.

İsteyene istediği kadar sanat olayı. Atasözleri kullanmayı hiç sevmem ama, yazıyı böyle bir sözle bitirmemek mümkün değil: “Dansı Başımıza.”

Milliyet Sanat, 15 Ekim 1982
Tezer Özlü – Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Apolas Lermi “Kalandar” Albümünden Karadeniz Rumcası ve Türkçe Şarkılar

Kapat