“Biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor!”* Seneca ile Plutarkhos’un Savunması

Mümkün ve imkânsız olanı bizce inanılır ya da inanılmaz oluşuna göre yargılamamak gerekir. Bu, yine de çoğu kişinin kendilerinin yapmayı bilemeyecekleri ya da isteyemeyecekleri şeyi yapabilen başkalarına inanmak istememekle düştükleri vahim bir hatadır…

Bu önemli kişilerle içli dışlılığım, yaşlılığıma ve tamamen kendilerinden aldığım parçalarla duvarları örülmüş olan kitabıma yaptıkları yardım beni onların amacını savunmaya yöneltiyor. Seneca için şunu söyleyeceğim: Din’in sözde reform yapmış olduğu, bazen iyi ellerden çıkan ve en iyi konulara kullanıldığını görmenin memnun edebileceği binlerce risale amaçlarını savunmak için elden ele dolaştırılıyor. Bir zamanlar, bunlardan zavallı müteveffa kralımız Charles IX’un yönetimiyle Neron’unki arasında benzerlik bulmayı geliştirmek ve güçlendirmek isteyen, her ikisini de hükümdarlarına danışmanlık yapmaya götürmüş olan kaderlerini, aynı zamanda da davranışlarını, doğalarını, koşullarını karşılaştırarak müteveffa Bay Loraine Kardinali’yle Seneca’nın kıyaslayan bir tanesini gördüm. Bu risalede, kanımca, şu soylu bay Kardinal’e iyice onur mal edilmektedir. Zira onun aklını, belagatini, din ve kralına hizmet yönünde çabasını ve kamu yararına böyle soylu ve liyakatli, uzman ve görevinde etkili bir kilise adamının pek yeni, pek ender ve pek gerekli olduğu bir çağda doğmuş olma talihini son derece takdir edenlerden biri bile olsam, gerçeği dile getirmek üzere, onun niteliğini, daha açıkçası erdemini yine de Seneca’nınki kadar belirgin, tam ve sağlam saymıyorum.

Ve söylemeliyim ki, sözünü ettiğim bu kitap, amacına ulaşmak için, tanıklığını kesinlikle reddettiğim tarihçi Dion’un yapmış olduğu sitemlerden alıntılarla Seneca’nın çok elverişsiz bir portresini çiziyor. Zira bu yazar Seneca’yı bazen “pek bilge” ve “Neron’un kusurlarının can düşmanı” diye niteleyip, sonra onu pinti, tefeci, muhteris, gevşek, hazcı ve niteliklerine sahip olmaksızın filozof geçinen biri diye tasvir etmesi dışında hükümlerinde değişkenlik gösterir – Seneca’nın yazılarındaysa cesareti pek canlı ve güçlü, son derece büyük zenginliği ve harcamalarını içeren konudaki gibi bu yakıştırmalara karşıtlığı pek açık görünür; bunun hakkında aksi hiçbir tanıklığa inanamam. Ve zaten, Grek ve yabancı tarihçilerdense bu konularda Romalı tarihçileri inanmak akla çok daha uygundur. Oysa, Tacitius ve diğerleri, onun yaşamıyla ölümünden çok saygın diye söz edip, bize dikkate değer ve erdemli bir kişiyi tasvir ederler. Dion’un hükmüne, şu yadsınması olanaksız olanıyla tek bir kınamada bulunmak bana yetecektir: Roma’nın sorunlarına yönelik çok kötü bir tavır içindedir kendisi; Pompeius’a karşı Julius Sezar’ın, Cicero’ya karşı Antonius’un tarafını tutmayı göze alır.

Plutarkhos: O, bize erdemi öğreten bir filozoftur

Jean Bodin, çağdaşları olan niteliksiz yazarlar kalabalığı içinde yargı yeteneği çok daha gelişkin olan çağımızın iyi bir yazarıdır; üzerinde bir hüküm verilmeye ve özenle incelenmeye layıktır. Onu, Tarih’in yöntemi’ndeki ilgili bölümde Plutarkhos’u sadece cahillikle (onu konuşmaya bırakacağım; zira bunu hedef almıyorum) değil, ama inanılmaz ve tamamıyla masalımsı (bunlar onun sözleri) şeyler yazmakla da suçladığı zaman fazla atak buluyorum. Eğer o, “olaylar olduklarından farklılar” demekle yetinseydi, bu ağır bir eleştiri olmazdı; zira bir şeyi kendimiz görmediğimiz zaman bunu başkası aracılığıyla ve onun iyi niyeti üzerinden ele alırız. Zaten ben de Plutarkhos’un, örneğin hiçbir zaman sahip olmadığı üç en iyi komutanı hakkında hükmünden söz ettiği zamanki gibi aynı öyküyü çeşitli biçimlerde anlattığını görüyorum; bu hüküm bir biçimde Flaminius’un yaşamında, bir başka biçimde Pyrrhus’un yaşamında sunuldu. Ama Plutarkhos’u cepte keklik saydığı inanılmaz ve olanaksız şeyleri ele aldığı için kınamak, dünyanın en nitelikli yazarlarından birini bir düşünüş hatası yüzünden suçlamaktır. Ve işte Jean Bodin tarafından verilmiş örnek: “Plutarkhos’un Lakedemonyalı bir çocuğun çalmış olduğu bir tilki yavrusunun karnını deşmesine suçunu ortaya koymaktansa ölmeyi tercih ederek izin vermesini anlattığı gibi.” İlk önce bu örneği kötü seçilmiş buluyorum; çok daha kolaylıkla tespit edebildiğimiz fiziki gücü söz konusu ederek yapmanın pek kolayca olduğu sırada ruhun özelliklerine sınırlar koymak pek güçtür. Bu nedenledir ki, bana kalırsa en iyisi ikinci türden bir örnek seçerdim; bu örnek yine de ötekiler arasında daha az inanılabilirdir. Bu, Pyrrhus’un kendisi tamamen yaralı olsa da, tepeden tırnağa zırhlı düşmanlarından birine çok güçlü bir kılıç darbesi indirip, onu başının üstünden aşağıya kadar ikiye ayırdığını, öyle ki bedenin iki parça olduğunu anlatır. Onun örneğinde pek büyük bir mucize havası bulmuyorum. Bununla kendisine göre, “söylendiği gibi”yi ekleyerek inancımızı kısıtlamaya çalışan Plutarkhos’u savunduğunu sanmıyorum. Çünkü o, kesinliği ve eskiliklerine ya da dinsel doğalarına saygı dolayısıyla kabul gören şeyler durumu dışında kuşkusuz kendisi de inanmayı istemeyip, ne de inanılmaz şeylere bize inandırmayı isteyecekti. Şu halde, onun burada “söylendiği gibi” deyimini kullanması bu nedenle değildir. Onun kendi çağından alınmış örneklerle Lakedemonyalılar’ın dayanıklılığı konusunda zaten bizzat bize anlattığına göre bunu ve Cicero’nun da ondan önce bulunduğu yerlerde (kendi dediği üzere) bunlara inandırmanın çok daha zor olduğunu görmek kolaydır. Bunda yine onun çağında, ağızlarından en ufak feryat ve inilti çıkmaksızın, bazılarının ölüme gönüllü gittiği çocukların Diana tapınağı önünde kanları her yana saçılarak akıncaya kadar kırbaçlanma sınavına tutulma dayanıklılığı söz konusuydu. Plutarkhos’un birçok başka anlattığından sonra bir de şu var; bir kurban töreni sırasında buhurluk sallayan bir çocuğun yeninden içeri ateşli bir kömürün düşmesiyle, çocuk kızaran et kokusu hazır bulunanların burunlarına ulaşıncaya kadar kendini yanmaya bıraktı. Lakedemonyalılar’ın ününün bağlı olduğu geleneklerinde hırsızlığa gafil avlanmış olmaktan daha fazla ayıp ve utanç duyumsadıkları hiçbir şey yoktur. Bu kişilerin (yazarların) yüceliklerine, sanmıyorum ki sadece Bodin’den farklı olarak bunca inanmakla kalmayıp, inanılmaz olan bu öyküyü ne pek garip, ne de olağanüstü buluyorum.

Sparta’nın tarihi daha sert ve daha olağanüstü bir yığın örnekle doludur; bu hesapla tümüyle bir mucize yerine geçecekti!

Hırsızlık konusunda Marcellinus, kendi çağında Mısırlılar’ı böyle bir kötülüğü yaptıkları sırada – onlarda bu pek yaygındı – basitçe adlarını söylemekten başka onları zorlayabilen hiçbir cezanın henüz bulunamamış olduğunu anlatır.

Tefeci Lucius’un katlinde suç ortaklarının adlarını vermesi için sorguya çekilmiş olan bir İspanyol köylüsü, işkencenin ortasında arkadaşlarına yerlerinden kımıldamamalarını, onun yanında güvende kalabileceklerini, acının ağzından en ufak bir itiraf koparamayacağını bağırıyordu. İlk gün onun ağzından hiçbir şey alınamadı; ertesi gün, tekrar işkence yapılmak üzere götürülürken adam kendini gardiyanların elinden zorla kurtarıp başını duvara vurdu ve öldü.

Epicharis, Neron’un zaptiyelerine kafa tutmuş ve günler günü komplosuna dair hiçbir şeyi açıklamaksızın ateşlerine, vurmalarına, işkence âletlerine dayanarak onların acımasızlığına sonunda bezginlik getirmişti. Kolları ve bacakları kırılmış olan kadın ertesi gün hamalların taşıdığı bir koltuk üzerinde tekrar işkenceye götürülürken, giysisinin bir bağını koltuğun bir koluna takıp başını geçirdiği bir ilmik yaptı ve beden ağırlığıyla kendini boğdu. Bu şekilde ölme cesaretini sahip olarak ve işkencelerinin tekrarından kendini kurtararak kadın bu zorbayla daha iyi alay etmek için bir sonraki günün sınamalarına hayatını feda etmiş ve başka kişileri de ona karşı benzer girişimlerde bulunmaya kışkırtmış gibi görünmüyor mu?

İç savaşlarımız sırasında edindikleri deneyimler üzerine atlı okçularımızı ya da arkebüzcülerimizi sorgulayan kişi, sefil çağımızda ve eski Mısır toplumundan yumuşak ve daha kadınsı bu aşağılık halk içinde, az önce dile getirdiğimiz Spartalı kişilerin erdemiyle kıyaslanmaya layık dayanıklılık, inat ve dik başlılık örnekleri bulacaktır. Kendisini sadece haraca bağlattırmaktansa tabanlarını dağlattırmaya, bir tabancanın horozuyla parmaklarının uçlarını ezdirmeye razı olan basit köylülerin bulunduğunu bilirim. Bunlardan tüm gece öldürmek için değil, ama acı çektirilmek ve yıldırılmak üzere bir atın kuyruğunda sürüklenmiş olduğu yuların hâlâ sarktığı boynu tümüyle morarmış ve şişmiş olan birinin çırılçıplak bir çukura atıldığını gördüm. Söylediğine göre bir söz vermektense acı çekme konusunda, gerçekten bin kez ölüme gitmeye kararlı bir halde, sözcüklerin anlamı kayboluncaya ve bayılıncaya kadar tüm bunlara katlanmıştı. Ve o, bununla birlikte, tüm bölgenin en zengin çiftçilerinden biriydi. Bunlardan kaç tanesinin başkalarından edindikleri ve gerçekte kendilerine yabancı kanılar için yanmaya ve dağlanmaya razı oldukları görüldü?

Öfke etkisi altında tasarlanmış bir kanıdan vazgeçmektense kızgın demirle ağzını dağlatabileceğiniz – Gaskonya kafaları bunda bir parça imtiyaza sahiptir – yüzlerce kadın tanıdım. Zorlama ve vuruşlar bunları sadece öfkelendirir. Tehditleri, cezaları ve dayakları yüzünden kocasına “bitli” demeye ara vermeyen, suya atılmış halde ve boğulurken bitleri öldürme hareketi yapmak için ellerini başının üstüne kaldıran kadının öyküsünü uyduran kişi, gerçekten de içinde kadınların inatçılığının görüldüğü bir şey buldu. Ve inatçılık, en azından güçlülük ve sağlamlık için sebatın kız kardeşidir.

Zaten önceden de söylediğim gibi, mümkün ve imkânsız olanı bizce inanılır ya da inanılmaz oluşuna göre yargılamamak gerekir. Bu, yine de çoğu kişinin kendilerinin yapmayı bilemeyecekleri ya da isteyemeyecekleri şeyi yapabilen başkalarına inanmak istememekle düştükleri vahim bir hatadır, – ama bunu Bodin için söylemiyorum. Herkes onun insan doğasının en iyi örneği olduğunu düşünüp, onunla tüm diğerlerini kıyaslıyor ve onunkilere benzemeyen davranışları sahte ve yapay sayıyor. Ne hayvanca aptallık! Beni ilgilendiren tarafıyla, bazı insanların, özellikle de eski insanların arasında bulunanların benden çok uzak yükseklikte olduklarını düşünüyorum. Ve kendilerini izlemekteki güçsüzlüğümü kabul etmeme rağmen, onları bin adımdan bile olsa yine de uzaktan gözlemlemeye, onların bu düzeyde olmasına yol açan etkinlikleri, bende tomurcuk gibi gördüğüm etkinlikleri düşünmeye uğraşıyorum. Ama aynı şeyi hayret etmediğim ve dahası inanmayı reddetmediğim daha alt düzey akıllara da yapıyorum. Bu adamların yükselmek için kullandıkları şekli iyice görüyor ve pek güzel bulduğum yüceliklerine hayranlık duyuyorum; bunları benimsiyor, gücüm oraya ulaşmayı başaramasa da, aklım buna seve seve bağlanıyor.

Bodin’in Plutarkhos tarafından söylenmiş inanılmaz ve tümüyle masalımsı şeyler hakkında verdiği başka örnek, yurttaşlarının kalbini ve istencini kendi çıkarına kötü yoldan ele geçirmiş olmakla Ephorelar (Sparta yüksek yargıçları) tarafından para cezasına hükmedilmiş Agesilaus’un öyküsüdür. Onun bunda hangi yanlışlık belirtisini bulduğunu anlamıyorum; ama kesin olan, Plutarkhos’un burada kendince bizden çok daha iyi bilmesi gereken şeylerden söz ettiğidir. Ve Grek ülkesinde yurttaşları tarafından sadece aşırı değer verilmiş olduğu için sürgüne hüküm giymiş kişiler görmek bir yenilik değildi; Siraküza’daki gibi Atina’da da sürgün cezası üzerine yasalar buna tanıklık eder.

Metnin bu bölümünde Plutarkhos hakkında Bodin’in canımı sıkan bir başka ithamı bulunuyor; bu, onun Plutarkhos’un Romalılar’ı Romalılar’la, Grekler’i kendi arasında iyice ve dürüstçe kıyaslarken Romalılar’ı Grekler’le böyle kıyaslamadığını söylediği yerdir. Bodin, Demostenes’le Cicero’nun, Cato ile Aristides’in, Sylla ile Lisander’in, Marcellus’la Pelopidas’ın, Pompeius’la Agesilaus’un arasında yapılmış ortaklık kanıtlaması için, bu çiftlerde Plutarkhos’un bunların yoldaşlarıyla uyumsuzluğu aracılığıyla Grekler’i desteklemesine içerliyor. Ama burada tamı tamına Plutarkhos’un en dikkat çekici ve en övgüye değer yanına saldırmaktır bu; zira bu kıyaslamalarda (kanımca bunlar eserlerinin ustaca belgesini oluşturup, Plutarkhos özellikle bunda tatlandı), onun hükümlerinin doğruluğunun ve içtenliğinin derinliğinin ve ağırlığının dengi yoktur. O, bize erdemi öğreten bir filozoftur. Onu bu yandaşlık ve sahtecilik kınamasına karşı güvenceye alıp alamadığımıza bakalım.

Bodin’i yargısında kışkırtabilen şeyin, kafamızda bulunan bu Romalı adlarının parlaklığı ve ışıltısıdır diye düşünüyorum; aslında, Demosthenes’in şanı bize bu yüce Cumhuriyet’in bir konsülünün, bir konsül yetkili valinin ya da idare amirinin şanına eşit olur gibi gelmiyor. Ama olguların gerçekliği ve bizzat insanların kendilerinin gerçekleri, Plutarkhos’un hedeflediği şekilde, kaderlerindense davranışları, mizaçları, bilgileri teraziye koyarak gözden geçirilirse, o zaman Bodin’in aksine, Cicero ile Yaşlı Cato’nun Plutarkhos’un ortak ettiklerinin niteliklerinden altta olduğunu düşünüyorum. Bodin’in yerinde ve bakış açısında, ben Genç Cato’nu Phocion’la kıyaslamayı tercih ederdim; bu ikisin arasında üstünlük daha ziyade Romalı’ya verilirdi. Marcellus, Sylla ve Pompeius’a gelince, onların savaşçı başarılarının Plutarkhos’un birbiriyle eşleştirdiği Grekler’inkilerden daha büyük, daha şatafatlı ve daha şanlı olduğunu kesinlikle görüyorum; ama bundan başka savaş gibi daha erdemli eylemler, her zaman daha fazla bilinenlerden değildi. En ufak liyakate sahip başka adların görkemi altında komutanların adlarının sıkça boğulduğunu da görüyorum. Labienus, Ventidius, Telesinus ve birçok başkası bu şekildedir. Ve eğer olgular bu açıdan ele alınırsa, eğer Grekler’i savunmalıysam, Camillus’un Themistocles’in, Gracchelar’ın Agis ile Cleomenes’in, Numa’nın Licurgus’un iyice altında olduğunu söyleyemeyecek miydim? Ama bunca çeşitli görüntüsü olan olguları tek bir çizgide yargılamayı istemek çılgınlıktır.

Plutarkhos bu kişileri kıyasladığı zaman, bunu o kadar eşdeğer kişilikler arasında yapmıyor. Ondan daha iyi ve daha vicdanlı bir biçimde kim bunların farklarının altını çizebilirdi;? O, zaferleri, silah olgularını, Pompeius tarafından yönetilmiş orduların gücünü ve onun başarılarını Agesilaus’unkilerle karşılaştırdığı zaman şöyle bildirir: “Hâlâ yaşıyor olsa ve kendisine Agesilaus lehine tüm istediklerini yazma izni verilmiş olsa da, Ksenophon’un onu bu kişiyle karşılaştırmayı göze alabileceğine inanmıyorum.” Ya Lisander ile Sylla’dan söz edişi? “Ne zafer sayısı, ne de savaşta tehlikeye atılma için, hiçbir kıyaslama olanağı yoktur; zira Lisander sadece iki deniz savaşı kazandı… vb.” Bu, Romalılar’dan hiçbir şey götürmez; onları basitçe Grekler’in karşısına koymakla, aralarında saptanabilen bir takım tutarsızlıklarla ancak onlara hata yapmış olabilir. Ve öte yandan, Plutarkhos bunların tümünü birden teraziye koymayıp, birliktelerinde hiçbir tercih belirlemiyor. O, sırasıyla olguları ve koşulları karşılaştırıp, bunları ayrı ayrı yargılıyor. Bu nedenledir ki, onun taraf tutması kanıtlamak isteniyorsa, özel bazı hükümlerinin ayrıntılarıyla incelenmesi ya da bunda birbirine daha uygun düşen ve daha benzeyen başkaları var olduğu, dolayısıyla bir kıyaslamaya daha uygun düştüğü sırada, genel biçimde, kesinlikle onun filanca Grek ve falanca Romalı’yı birbiriyle kötü eşleştirdiğinin bildirilmesi gerekirdi.

Michel de Montaigne
Kaynak: Denemeler 3
* Seneca

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz