Aşkın Diyalektiği: Versus Efendi / Köle Diyalektiği – Rasim Özdenören

Hegel, Efendi- Köle diyalektiğini aşka da uyguluyor. Nasıl ki, insansal varlık ancak Efendi ile Köle arasındaki ilişkiye ulaşan mücadelede ve bu mücadele ile ortaya çıkabiliyorsa ve bu mücadele iki özerk benin kendini karşı tarafa tanıtmanın mücadelesi olarak gerçekleşiyorsa; aşk da erkek ile kadın arasındaki bağıntıda istenmek, sevilmek ve dahası bilinip tanınmak İSTEĞİ ile ortaya çıkıyor. İnsansal istek, ancak bir başka isteğe yönelmek suretiyle insansal olabilir ve hayvansal istekten, kendi verili varlığını (gövdesini) aşabilen ırasıyla ayrılır. Hayvanın bütün istekleri, aslında, hayatını korumaya ilişkin isteğine kilitlenmiştir. Oysa insansal isteğin ırası, isteğini gerçekleştirmek ve başka-ben’e kabul ettirebilmek için hayatını ortaya koyabilmesiyle belirlenir. Kendi benini tanıtma mücadelesinde Efendi, ancak hayatını ortaya koyarak kazandığı mücadele sonunda efendi olmaya hak kazanmıştır ve Köle de hayatını feda etmekten kaçındığı için köle olmaya müstahak olmuştur.

İmdi, aşk da, erkekle kadın arasında bir bilinip tanınma isteği olarak ele alındığında insansal bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Ben’in kendini sevdirme mücadelesi, başka deyişle sevilme isteği, öteki ben indinde bir aşk talebini tazammun eder. Ancak Efendi/Köle diyalektiğinden farklı olarak aşk diyalektiğinde “hayatını tehlikeye atma” faktörü söz konusu olmadığından (insanı hayvandan ayıran özsel farklılık zaten bu “tehlikeye atma” faktöründe temerküz etmektedir), aşk olgusu ciddiyetten yoksun kalmaktadır. Hayatı tehlikeye atmayı önkoşul olarak gerektirmeyen aşk, genel olarak eylemi de önkoşul olarak gerektirmez. Demek ki, aşk konusunda bilinip tanınan (sevilen) şey, insansal olan eylem değil ve fakat verili-varlık (yani insansal olmayan değer: onun ne ise o olduğu hâli) sevilmektedir. Bu da, bir bakıma bir ölünün (ya da bir hayvanın) sevilmesine denk bir durum meydana getirir. Çünkü gerçek hiçbir şey yapmamış insan, bu demektir ki, bir eyleme girişmemiş insan zaten önceden ölmüş gibidir. Aşk bu yüzden (yani hayatını tehlikeye atmayı gerektirmemesi yüzünden) insanın kendini ortaya koyuşunda ikincil (tali) bir olgudur. (Hegel’in fikirlerinin özetlenmesinde Hegel Felsefesine Giriş kitabından yararlandım; A. Kojeve, YKY, çev. S. Hilav, İst. 2000; özellikle s. 82 ve 258)

Fakat bence, Hegel’in mülâhazalarını burada kesip bırakmak doğru olmaz. Çünkü Hegel, işi, tam da başlaması gereken noktada bırakıyor. Onun mülâhazasını tasavvufi bağlamda sürdürdüğümüzde, “önceden ölmüş gibi olma hali”nin eylemsizlik demek olmadığı, bilakis bu halin bir çaba ile gerçekleştirilebileceği anlaşılır. Ölmeden önce ölmek, farklı bir deyişle “fenafillâh” hali (yani maşukta kendini yitirme durumu), âşığın ancak dünya ilişkilerinden kendini uzaklaştırma eylemiyle elde edilebilecek bir sonuçtur. Aşk eylemi kendi varlığından vazgeçip sevgilinin varlığında varlık bulma olarak adlandırılabilir. Bu da, insan hayatının gayesi bakımından tali değil, bilakis en temel ve aslî olgusunu teşkil eder ve yüceltilmeye layık bir değer olarak ortaya çıkar.

***

Hegel’in aşkın mahiyeti üzerindeki mülâhazalarına itibar edecek olursak, aşk ilişkisinde ilk hareketin (aşkı başlatan momentin) maşuk tarafından başlatıldığını kabul etmemiz gerekecektir. Çünkü o, aşk ilişkisini de, tıpkı Efendi/Köle diyalektiğinde olduğu gibi, iki özerk benin kendini karşı tarafa tanıtmanın mücadelesi olarak görüyor. Şu farkla ki, Efendi/Köle diyalektiğinde başlangıçta her iki taraf da eşit şartlarla ve eşit şartlarda mücadeleye başlamışken ve mücadelede yenen taraf efendi, yenilen taraf köle olarak belirlenirken; aşk ilişkisinde taraflar erkek ve kadın olarak ortaya çıkıyor ve ilişkiyi sevilme isteğinde bulunan taraf başlatıyor ve onun mücadelesi kendini sevdirme mücadelesi olarak başlıyor. Bu mülâhaza tarzı biraz tuhaf görünmektedir. Aşk ilişkisinde etken tarafın âşık, edilgen tarafınsa maşuk olduğu varsayımı burada tepetaklak oluyor. (Bu noktada Montherlant’ın mülâhazaları da Hegel’inkini andırıyor: O da, aşkı, sevilmek isteyen kadının başlattığını ileri sürüyordu. Bkz. bu kitabın ilgili bölümü, s. 86 vd.). Aşk ilişkisini başlatanın, zorunlu olarak âşık olduğunu varsaymamız gerekmektedir. Her ne kadar sevilen sevdirmezse seven sevemez biçiminde ifade edilen bir fehvaya da itibar etmek durumunda bulunuyor olsak da, bu fehvanın bağlamı sürecin başlamasından sonraki bir momente tekabül eder. Başlangıçta, maşukunu arayan, âşıktır.

Öte yandan aşk ilişkisine Efendi/Köle diyalektiğini uygulamanın bu ilişkinin mahiyetine uymayan başka aykırı sonuçları da ortaya çıkıyor. Şöyle ki, sevilme isteğini karşı tarafa kabul ettirmeyi başaran taraf (ki burada bu tarafın âşık mı yoksa maşuk mu olduğu hususu tümüyle birbirine karışmaktadır), aynı zamanda, efendi konumunun zorunlu bir yansıması olarak mütehakkim duruma geçiyor. Böylece aşk ilişkisinin tahakküm etme insiyakı (ve talebi) ile başladığını kabul etmek gerekecektir. Fakat acaba gerçek durum böyle midir? Eğer aşk ilişkisini başlatan tarafın zorunlu olarak âşık olduğu kabulünden yola çıkarsak, âşıkın daha başlangıçta, etken olmakla birlikte aynı zamanda ilişkinin madun tarafı olduğunu da kabullenmemiz gerekiyor. Âşık, karşı tarafa tahakküm etmek üzere değil, bilakis kendini karşı tarafa kabul ettirmek üzere yola çıkıyor. Hegel’in terminolojisini ödünç alırsak, âşık efendiliğini kabul ettirme istikametinde bir mücadeleye girişmiyor; bilakis karşı tarafın kölesi olarak mücadelesini başlatıyor ve köleliğinin kabulü için mücadele ediyor.

Hegel’in aşk açıklaması, bizi, zorunlu olarak âşıkın maşuk üzerinde tahakküm kurması vargısına ulaştırır. Aşk tarafların (veya yalnızca âşıkın) karşı taraf üzerinde tahakküm kurma arzusu ve talebi ile mi başlıyor ve böyle mi sonuçlanıyor, yoksa âşıkın maşuku temaşa etme arzusu ve talebi ile mi başlıyor ve bu talebin kabul ettirilmesiyle mi sonuçlanıyor?

Âşıkın biricik hedefi maşuku tarafından kabul edilmesini sağlamaktan ibarettir. Kendini kabul ettirebilirse o, muradına ermiş sayılacaktır. Onun muradı, maşuk üzerinde tahakküm kurmak değil, fakat onu temaşa etmektir. Nitekim cennetteki en yüce mevkiin de, kul tarafından cemalullahın temaşa edilmesi olarak betimlenmesi manidardır. O konuma (temaşa konumuna) ulaşmak âşık (kul) için ulaşılabilecek mertebelerin en yücesi sayılmaktadır. Bu bağlamda, âşıkın sevgilisine “tanrım!” “tanrıçam” diye seslenmesinin de boşuna olmadığı anlaşılmaktadır.

Rasim Özdenören
Aşkın Diyalektiği [İz Yayıncılık]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Son Sözler: Beni o kadar yükseğe asın ki, beni asanlar ayaklarımın altında kalsın

Kapat