Andımız ve çocukların varlığını ırkçılığa armağan etmekten haz duymak!

78 yıldır ilkokul çocuklarına okutulan “Andımız” BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ilköğretim okulu öğrencisi kızının okullarda öğrenci andı okunmasından muaf tutulması için verdiği dilekçeyle yeniden gündeme geldi. Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi’nin Danıştay’a açtığı ‘Andımız’ın iptal edilmesi ile ilgili davada, Danıştay Sekizinci Dairesi, “… Yeni nesillere Türk devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duymaya ve hazzını yaşatmaya yönelik…” gerekçelerle  anayasa ve yasa maddelerine aykırılık bulunmadığını ifade etmesi tartışmalara neden oldu.
Sırrı Süreyya Önder, “Şimdi olayın ‘ırkçı’ yanını falan bir kenara bırakıyorum ve basit bir teklif yapıyorum. Başta Danıştay’ın ilgili daire üyeleri olmak üzere, bu marşı faydalı bulan, bundan bir ‘hazzı yaşatma’ beklentisi içinde olan herkesi günde bir kez yüksek sesle okumaya davet ediyor. Pınar Öğünç, “‘Türk Devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duyma ve hazzını yaşatmak’… Hazcılık perspektifi, varlığımıza yepyeni bir anlam katıyor gerçekten. Nasıl bir haz bu?” diye soruyor. Marş söyleten ve yemin ettiren bir eğitim sistemi, faşist bir eğitim sistemidir diyen Engin Ardıç ise; “Doğru dürüst bir ülkede, hap kadar çocuklara her sabah yemin ettirilmez, marş söyletilmez. Doğru dürüst bir ülkede “Fransız’ım, doğruyum, çalışkanım” diye böbürlenme olmaz.”diyor.

Sırrı Süreyya Önder (Radikal) : bu marşı faydalı bulanları günde bir kez yüksek sesle okumaya davet ediyorum

Prof. Afet İnan ‘Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler’ adlı eserinde onu (Andımız’ın yazarı Reşit Galip) şöyle anlatıyor:
“1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya Köşkü’ne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı. ‘Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir and meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı’ dedi…”
Adam kızlarına bir 23 Nisan sabahı aşka gelerek yazdığı manzumeyi, daha sonra bütün öğrencilere mecburi olarak okutmak için 1933 yılında bir genelge yayımlatmış.
1972 yılında, yine bir genelgeyle ‘Andımız’a eklemeler yapılmış.
Ruhi yapısı şüpheli birinin attığı taşı 78 yıldan beri çoluk çocuğa okutturup duruyoruz.
Danıştay’a açılan ‘Andımız’ın iptal edilmesi ile ilgili davada, Danıştay Sekizinci Dairesi, “… Yeni nesillere Türk devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duymaya ve hazzını yaşatmaya yönelik…” gibi bir gerekçeyle anayasa ve yasa maddelerine aykırılık bulunmadığını ifade etmiş…
Şimdi olayın ‘ırkçı’ yanını falan bir kenara bırakıyorum ve basit bir teklif yapıyorum.
Başta Danıştay’ın ilgili daire üyeleri olmak üzere, bu marşı faydalı bulan, bundan bir ‘hazzı yaşatma’ beklentisi içinde olan herkesi günde bir kez yüksek sesle okumaya davet ediyorum.
İşte Andımız:
“Türk’üm
Doğruyum,
Çalışkanım,
İlkem; küçüklerimi korumak,
Büyüklerimi saymak,
Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe,
Durmadan yürüyeceğime and içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türk’üm diyene!”
Eğer siz sadece sekiz ay bunu yüksek sesle ‘haz duyarak’ okuyabilirseniz, çoluk çocuk da 8 yıl boyunca her gün okumaya devam edebilir.
Olay ırkçılık meselesinden daha vahim olarak pedagojik bir sorun olarak düşünülmelidir.
Vaktinde bir genelgeyle konulmuş, bir genelgeyle de kaldırın gitsin…
Kendinize reva görmediğiniz şeyleri çocuğunuza da görmeyin.
Yıldırım Türker’in dediği gibi “And içireceğinize süt içirmenin yollarını bulmaya çalışın.”

Engin Ardıç: Kürt Eğri ve Tembel mi? Ya Ermeniler?

Doğru dürüst bir ülkede, hap kadar çocuklara her sabah yemin ettirilmez, marş söyletilmez. Doğru dürüst bir ülkede “Fransız’ım, doğruyum, çalışkanım” diye böbürlenme olmaz.

Hiçbir Amerikan çocuğuna “varlığım Amerikan varlığına armağan olsun”dedirtmezsiniz, kıyamet kopar. Hiçbir İngiliz çocuğu büyüklerini saymayı, küçüklerini sevmeyi kendine “şiar” edinmemiştir. Kendisine böyle bir şey dayatılmaz. “Her Türk doğru ve çalışkandır”…
“Her Türk doğuştan askerdir”… Bunlar mis gibi faşist sloganlardır.
Bu “and” muhabbeti, Türkiye’nin faşist döneminden kalmış bir ayıptır.
Sayın Nimet Çubukçu’ya “okul formalarını bir çırpıda kaldırıp tarihe geçme fırsatını kaçırdınız hanımefendi” derken, aynı zamanda bu “and” meselesini de kastetmiştik: Bu devrimi yapamadı. Gitti “çalıştay” kurdu, onlar da tay tay tay çektiler.

Kürt politikacılar da kaldırılmasını istediler, Danıştay reddetti.
Danıştay bu işe ne karışıyor?
Bu gibi durumlarda geçerli ve gerçekçi olan “Büyük İskender çözümüdür”, vurursun kılıcı, düğümü kesersin, olur biter. Bir emir verirsin, ertesi sabah hiçbir ilkokul öğrencisi varlığının Türk varlığına armağan olması için taahhüt altına girmez!

Bırak ondan sonra beğenmeyen de buyursun gitsin mahkemeye, Cem Uzan gibi…
Çünkü sen “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” dedirtirsen çoluk çocuğa, bir başkası da çıkıp “Ermeni’yim, ezilenim, öldürülenim” diyebilecektir!
Danıştay, gerekçeli kararında, bu andın “Türk ilköğretim sisteminin bir parçası olduğunu” belirtmiş. O parçanın o torna makinesinden çıkarılıp atılması gerekiyor. Parçayı beğenmek zorunda değiliz. Bütünü de hiç beğenmediğimiz gibi.
Bu and, ırkçıdır.

Danıştay istediği kadar “değildir” desin, öyledir.
Bu and, faşisttir.
Çünkü ilkokul çocuklarına her sabah bayrak töreni yaptırıp marş söyleten ve yemin ettiren bir eğitim sistemi, faşist bir eğitim sistemidir.
Çünkü Türkiye eskiden faşist bir ülkeydi, bugün de faşizmden “nihayet kurtulmaya çalışan” bir ülkedir.

Bu and, hap kadar çocuklara “ideoloji aşılamanın”, beyin yıkamanın mükemmel bir örneğidir.

Pınar Öğünç (Radikal): ‘Andımız’ sadece Kürtlerin meselesi değil

İlkokullarda her sabah okutulan Öğrenci Andı’nın kaldırılması talebine dair Danıştay’ın ret kararını, 2011 tarihli yeni bir ant gibi okumak, pardon içmek mümkün. Kararda Anayasa’nın ilgili hükümleriyle nasıl çelişilmediğinin teferruatlı dökümü dışında, her gün çocuklara bu yemini ettirmenin başka bir fonksiyonundan da söz ediliyor: ‘Türk Devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duyma ve hazzını yaşatmak’… Hazcılık perspektifi, varlığımıza yepyeni bir anlam katıyor gerçekten. Nasıl bir haz bu?

1981 yılında ilkokula başlamış bir kişi olarak bize söylettirilen versiyonu hatırlamak için kendimi zorladığımda, bilinçaltımda bir kapının açıldığını, içimden bir cinin çıktığını hissettim. O tonlamayla, o yankılı tekrarla geri geliyor, beni başka biri konuşturuyordu sanki.
‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ın hemen arkasından ‘yasam’ denirdi o zamanlar. Sonraları küçükleri koruyup büyükleri saymak, yurdumuzu, milletimizi (bir de buranın ‘budun’ olduğu zamanlar var) özümüzden çok sevmek, yasalaşmasından kaçınılarak bir ‘ilke’ye dönüştürüldü.
* * *
Bir diğer ayar da küçük hatiplerin maharetlerini zirveye ulaştırdığı kısım olan ‘Eeeeey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk’ bölümüne çekildi; ‘Ey büyük Atatürk’ oldu. ‘Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim’ kısmı da ‘Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim’ şeklinde tashih edilmiş. Biz mesela ‘amaçta yürünebileceğini’ düşünerek büyüdük.
Danıştay’ın ret kararının temellerini bizatihi Anayasa’dan aldığı düşünülürse, adamlar ne yapsın? Yine kararda geçen ‘Bilginin tekrarlanma suretiyle öğretilmesi de bir eğitim yöntemidir’ kaidesiyle birlikte ‘Türk Devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duyma ve hazzını’ çocuklara her sabah tekrarlatarak öğretmekte hiçbir tutarsızlık yok. Günde üç vakit okutulsa, demek hazzın doruk noktası…
* * *
Kritik bir noktadayız. Bu reddedilen, Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi’nin açtığı bir davaydı. Yeni anayasayı konuşurken Öğrenci Andı’na muhalefet etme işini Kürtlere bırakmamak gerekli. Mesele sadece anadilinde eğitim alamayan bir Kürt çocuğuna ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dedirtmenin travması değil. Şu hayatta kimse varlığını ‘milli’ bir varlığa armağan etmesin, milliyetini özünden çok sevmesin, mutluluğu, hazzı buralarda aramasın. Bu andın tek başına doğruluğu, çalışkanlığı, iyiliği öğretmeye muktedir olmadığı zaten ortada. Bazı şeyleri kırk defa tekrarlayınca olmuyor, sadece içi boşalıyor.
Ses yükseltme zamanı, bunun bizim ‘Andımız’ olmadığını tekrarlamak zamanı. Hazır yeni anayasa konuşulurken, belki bunu tekrarlamak suretiyle bir yere varılabilir.

Timsahtan dost olur mu?
Tamam, ticari yahut insani, her tür gaye için maskotlaştırılmamış hayvan kalmadı gibi. Tamam, şehrin simgesini burada da yaşatmak istiyorsunuz. İsmini de ‘Robocop’tan kırpıp ‘Robodost’ yapmışsınız. Lakin amaç polisi çocuklara sevdirmekse çevik kuvvet kılığına girmiş timsah doğru bir seçim midir?
Bursa Emniyet Müdürlüğü’nün faaliyeti hakkında, müdür yardımcısı Feridun Turan demiş ki “Yeni neslin çevik kuvveti yakından tanıması çok önemli. Çevik Kuvvet nedir, bunlar ne iş yapar, o dışında farklı giysiler, kafasında kaskı bulunan insanlar nasıl düşünür, nasıl bir kişiliktir bunları bilmesi çok önemli. Umuyorum ki bu çok başarılı bir çalışma olacak.”
Logoyu ilk gördüğüm andaki fikrim değişti, evet timsah Bursa’dan bağımsız olarak dahi doğru seçimdir. Discovery Channel’in meşhur timsah sevdalısı Steve Irwin vardı hatırlarsanız. Sadece timsah da değil, bilimum vahşi hayvanla kurduğu yakın alaka insanı hem ürpertir hem şaşırtırdı. Irwin timsahlarla kurduğu bu samimiyetin tehlikesini bildiğini ve bir gün başına bir şey gelirse mesuliyetin tamamen kendisinde olduğunu söylemişti. ‘Sağlığında’ diyorum, çünkü bir belgesel çekimi sırasında timsah değil ama dikenli bir vatozun ısırması sonucunda beş yıl önce kendisi öldü.
Bursa Emniyeti’nin çocuklara örtük mesajı da bu olabilir: Bir yere kadar samimi bir ilişki kurabiliriz ama ısırırsam mesuliyet senindir.

İlkokullarda her sabah okutulan Öğrenci Andı’nın kaldırılması talebine dair Danıştay’ın ret kararını, 2011 tarihli yeni bir ant gibi okumak, pardon içmek mümkün. Kararda Anayasa’nın ilgili hükümleriyle nasıl çelişilmediğinin teferruatlı dökümü dışında, her gün çocuklara bu yemini ettirmenin başka bir fonksiyonundan da söz ediliyor: ‘Türk Devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duyma ve hazzını yaşatmak’… Hazcılık perspektifi, varlığımıza yepyeni bir anlam katıyor gerçekten. Nasıl bir haz bu?

1981 yılında ilkokula başlamış bir kişi olarak bize söylettirilen versiyonu hatırlamak için kendimi zorladığımda, bilinçaltımda bir kapının açıldığını, içimden bir cinin çıktığını hissettim. O tonlamayla, o yankılı tekrarla geri geliyor, beni başka biri konuşturuyordu sanki.
‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ın hemen arkasından ‘yasam’ denirdi o zamanlar. Sonraları küçükleri koruyup büyükleri saymak, yurdumuzu, milletimizi (bir de buranın ‘budun’ olduğu zamanlar var) özümüzden çok sevmek, yasalaşmasından kaçınılarak bir ‘ilke’ye dönüştürüldü.
* * *
Bir diğer ayar da küçük hatiplerin maharetlerini zirveye ulaştırdığı kısım olan ‘Eeeeey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk’ bölümüne çekildi; ‘Ey büyük Atatürk’ oldu. ‘Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim’ kısmı da ‘Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim’ şeklinde tashih edilmiş. Biz mesela ‘amaçta yürünebileceğini’ düşünerek büyüdük.
Danıştay’ın ret kararının temellerini bizatihi Anayasa’dan aldığı düşünülürse, adamlar ne yapsın? Yine kararda geçen ‘Bilginin tekrarlanma suretiyle öğretilmesi de bir eğitim yöntemidir’ kaidesiyle birlikte ‘Türk Devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duyma ve hazzını’ çocuklara her sabah tekrarlatarak öğretmekte hiçbir tutarsızlık yok. Günde üç vakit okutulsa, demek hazzın doruk noktası…
* * *
Kritik bir noktadayız. Bu reddedilen, Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi’nin açtığı bir davaydı. Yeni anayasayı konuşurken Öğrenci Andı’na muhalefet etme işini Kürtlere bırakmamak gerekli. Mesele sadece anadilinde eğitim alamayan bir Kürt çocuğuna ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dedirtmenin travması değil. Şu hayatta kimse varlığını ‘milli’ bir varlığa armağan etmesin, milliyetini özünden çok sevmesin, mutluluğu, hazzı buralarda aramasın. Bu andın tek başına doğruluğu, çalışkanlığı, iyiliği öğretmeye muktedir olmadığı zaten ortada. Bazı şeyleri kırk defa tekrarlayınca olmuyor, sadece içi boşalıyor.
Ses yükseltme zamanı, bunun bizim ‘Andımız’ olmadığını tekrarlamak zamanı. Hazır yeni anayasa konuşulurken, belki bunu tekrarlamak suretiyle bir yere varılabilir.

Selahattin Demirbaş ne demişti?
Türk sözcüğü yerine Kürt sözcüğü yazılsa da ben kabul etmiyorum

Türkiye’de ırkçı bir metnin ilkokul çocuklarına her gün okutulmasını doğru bulmuyorum. Yani o metne Türk sözcüğü yerine Kürt sözcüğü yazılsa da ben kabul etmiyorum böyle bir uygulamayı. Metnin kendisi ırkçı bir metin. Çocuklara zorla okutulması da bir insan hakkı ihlalidir. Daha önce andımızın kaldırılması için girişimlerimiz oldu fakat hükümet bu konuda da adım atmadı. Yani hem ana dilde eğitim yasaklanıyor, hem de her sabah çocuklara ırkçı bir metin zorla okutuluyor. Bunu en azından fiilen kabul etmeyeceğimizi çocuğuma yönelik böyle bir uygulamayı da fiili olarak red ettiğini ifade etmek için bundan sonra çocuğumu andımız faaliyetine katmayacağım Resmi olarak çocuğumun bu etkinlikten muaf tutulması için dilekçe verdim.
Milli Eğitim Bakanlığının artık andımız ile ilgili bir düzenleme yapması, zorunlu olmaktan çıkarması gerekir. Ben illa çocuğumu okutmak istiyorum diyen varsa ona diyeceğim bir şey yok. Ama, Türk olsun Kürt olsun fark etmez. Çocuklara ırkçı bir metni okutulması bir zulümdür. Bu zulmün durması lazım.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kalabalık yalnızlıktan kadına kapalı kentlere | Uzaklar: Bir yol öyküsü – Erinç Büyükaşık

Sokağa yöneldiğinde, akşamın ıssızlaştırdığı kentin insanları evlerine hapseden yalnızlık duygusuna içten içe kızmıştı. Yürüyordu daracık sokaklarıyla bu eski kentin varoşlarında....

Kapat