Amin Maalouf: Barışçıl bir dünya için etnik ve dini aidiyetler aşılmak zorunda

Dini devletten ayırmak artık yeterli değil; dinseli bir kimlik bildirimi olmaktan çıkartmak da aynı derecede önemli. Tam da bu noktada, bu tuhaf karışımın, fanatizmi, terörü ve etnik savaşları beslemeye devam etmesinin önüne geçilmek isteniyorsa, kimlik ihtiyacını bir başka şekilde doyurmak gerekecektir.

Ben dinsel aidiyetin aşılmasından söz ederken dinin kendisinin de aşılması gerektiğini söylemeye çalışmıyorum. Bana göre, din asla tarihin zindanlarına gömülemeyecek, ne bilim tarafından, ne bir doktrin, ne de siyasal bir rejim tarafından. Bilim ilerledikçe insan, sonunun ne olacağı üzerine kendini daha çok sorgulayacak. “Nasıl”ın Tanrı’sı bir gün gelecek silinecek ama “niçin”in Tanrı’sı asla ölmeyecek. Bin yıl sonra belki aynı dinler olmayacak ama ben hiçbir biçimiyle bir din olmadan dünyayı düşünemiyorum.

Şunu da hemen eklemek istiyorum, benim bakış açıma göre, maneviyat ihtiyacı ifadesini mutlaka bir inanç cemaatine ait olmada bulmamalıdır. Aslında burada her ikisi de farklı düzeylerde, doğal ve meşru, ama karıştırılması yanlış olan iki eğilim var: bir yanda varlığımızı, acılarımızı, düş kırıklıklarımızı yakınlaştıracak, hayata ve ölüme -yanılsamalı da olsa- bir anlam katacak bir dünya görüşüne özlem; öte yanda, her insanın içinde yaşattığı, onu kabul eden, onu tanıyan ve fazla söze gerek kalmadan anlaşacağı bir cemaate bağlı olduğunu hissetme ihtiyacı.

Ben artık dine yer olmayan bir dünya hayal etmiyorum, ama maneviyat ihtiyacının aidiyet ihtiyacından ayrıldığı bir dünya hayal ediyorum. İnsanın inançlara, bir külte, muhtemelen kutsal bir kitaptan esinlenen manevi değerlere bağlı kalırken, artık din kardeşleri ordusuna yazılma ihtiyacını hissetmeyeceği bir dünya. Dinin savaş halindeki budunlara çimento rolünü artık üstlenmeyeceği bir dünya. Dini devletten ayırmak artık yeterli değil; dinseli bir kimlik bildirimi olmaktan çıkartmak da aynı derecede önemli. Tam da bu noktada, bu tuhaf karışımın, fanatizmi, terörü ve etnik savaşları beslemeye devam etmesinin önüne geçilmek isteniyorsa, kimlik ihtiyacını bir başka şekilde doyurmak gerekecektir.

Bu da beni en baştaki soruma geri götürüyor: bir inanç topluluğuna ait olmanın yerine bugün ne konulabilir?

Önceki sayfalarda hissettirilen sıkıntı, bu aidiyetin artık, en son, en az gelip geçici, en güçlü kökleri olan, insanın pek çok temel ihtiyacını rahatlıkla karşılayabilecek tek aidiyet gibi görünmesidir; ve hepsinin de -ulus, budun, ırk, hatta sınıf- daha dar, daha kısıtlayıcı ve hiç de daha az ölümcül olmadığı ortaya çıkan geleneksel aidiyetler tarafından kalıcı olarak çiğnenemeyeceğidir; eğer bir “gezegen kabilesine” aidiyet aşılmak zorunda ise, belki de bu, ancak daha eksiksiz hümanist bir ufkun taşıyıcısı olan çok daha geniş bir aidiyete doğru ilerlemekle mümkündür.

Hiç kuşkusuz bana denilecek ki, hangi aidiyete? Hangi “daha geniş aidiyete”? Ve hangi “hümanist ufka”? Tarih boyunca insanlığı seferber etme başarısını göstermiş güçlü bilinç-dışı aidiyetler karşısında denge sağlayabilecek hiçbir yeni aidiyetin ortaya çıkmadığını saptamak için dünyaya şöyle bir bakmak yeter. Üstelik bugün küresellik iddiasındaki her görüş, ya onlara safça geldiğinden, ya da kimlikleri için bir tehlike olarak algılandığından çağdaşlarımızda bir güvensizlik uyandırıyor.

Güvensizlik hiç kuşkusuz zamanımızın anahtar sözcüklerinden biridir. İdeolojilere karşı, mutlu yarınlara karşı güvensizlik, politikaya, bilime, akla, modernliğe karşı güvensizlik. İlerleme düşüncesine ve pratik olarak bütün bir XX. Yüzyıl boyunca -büyük işlerin gerçekleştirildiği, tarihin başından beri eşi benzeri olmayan bir yüzyıl ama aynı zamanda bağışlanmaz suçların ve kırık umutların yüzyılı- inanabildiğimiz her şeye karşı güvensizlik. Küresel, dünya ya da gezegen ölçeğinde gibi görünen her şeye karşı da güvensizlik.

Daha birkaç yıl önce, pek çok insan gezegensel aidiyeti, bir bakıma, insanlık tarihinin doğal sonu olarak gören düşünceyi kabul etmeye hazırdı; sözgelimi, Torinolu bir adam, önce Piemonteli’yken İtalyan vatandaşı olacak, sonra da sırasıyla Avrupa vatandaşı, ardından da dünya vatandaşı olacaktı. Son derece basitleştiriyorum, ama gitgide daha geniş aidiyetlere doğru geriye dönüşü olmayan bu gidiş fikri hiç de abartılı görünmüyordu. İnsanlık birbirini izleyen bölgesel kümeleşmelerden yola çıkarak, bir gün en üst toplaşmaya ulaşacaktı; birbirine rakip iki sistem üzerine, kapitalizm ve komünizmin, birincisi gitgide sosyalleşerek, ikincisi ise güdümcülüğü gitgide daha az uygulayarak, tek sistem haline gelinceye kadar birbirlerine yöneleceklerine dair büyüleyici kuramlar bile ortaya atıldı. Huzur veren geniş bir sentezle birleşecekleri öngörülen dinler için de aynı şey olacaktı.

Bugün artık tarihin asla kendisine çizilen yoldan gitmediği biliniyor. Doğası gereği yeri zamanı belli olmadığından, anlaşılmaz ya da çözülemez olduğundan, insan aklına sığmadığından değil, ama tam da insanların yaptıklarından başka bir şey olmadığı için, onların bireysel olarak ya da ortaklaşa bütün eylemlerinin, bütün söylemlerinin, karşı karşıya kaldıkları şeylerin, acılarının, nefretlerinin, yakınlıklarının toplamı olduğu için. Tarihteki oyuncular çoğaldıkça ve özgür oldukça, bunların eylemlerinin bileşkesi daha karmaşık, kavranması daha zor, basitleştirici kuramlara gelmez olacaktır.

Tarih her an sonsuz yollar üzerinde ilerlemekte. Bütün bunlardan her şeye rağmen herhangi bir anlam, bir yön çıkacak mıdır? Biz bunu elbette ancak “varış”ta bilebileceğiz. Üstelik bu sözcüğün de bir anlam kazanması gerekecektir.

Gelecek, umutlarımızın mı yoksa karabasanlarımızın mı yarını olacak? Özgürlükle mi donanacak, yoksa kölelikle mi? Sonuçta bilim kurtuluşumuzun mu aracı olacak yoksa felaketimizin mi? Bir Yaratıcı’nın aydın yardımcıları mı olacağız, yoksa adi büyücü çırakları mı? Daha iyi bir dünyaya doğru mu gideceğiz, yoksa “dünyaların en iyisine” mi?

Öncelikle de, daha yakınımızdaki gelecek onyıllar bize ne gösterecek? Bir “uygarlıklar savaşı” mı, yoksa “küresel köy”ün huzurunu mu?

Ben geleceğin hiçbir yerde yazılı olmadığına derinden inanıyorum, gelecek bizim ona yaptıklarımız olacak.

Bazıları anlamlı anlamlı göz kırparak, Doğulu olan bana, “ya kader?” diye soracaktır. Buna hep bir yelkenli için rüzgâr neyse, kaderin de bir insan için aynı şey olduğu cevabını veriyorum. Dümen başındaki insan rüzgârın nereden eseceğine karar veremez, ne şiddette eseceğine de, ama kendi yelkenini yönlendirebilir. Ve bu da kimi zaman inanılmaz derecede fark eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken, bir başkasını sakin bir limana ulaştıracaktır.

Gezegen üzerinde esen küreselleşme “rüzgârı” hakkında da aynı şeyler söylenebilir. Bunu baltalamaya çalışmak saçma olur; ama kıyı kıyı gidip kör kayalardan sakınarak ustaca dümen açılırsa “doğru limana” varılabilir.

Bu sınırlı deniz manzarasıyla yetinmek istemem; durumları daha açık bir şekilde ifade etmek zorunlu görünüyor bana: teknolojide birkaç yıldır hızlanan, özellikle de iletişim ve bilgiye erişme alanında yaşamlarımızı derinden dönüşüme uğratan müthiş ilerlemenin bizim için “iyi” mi, “kötü” mü olduğunu sormamız hiçbir işe yaramaz, bu bir referandum konusu değil, bir gerçek; bununla birlikte geleceğimizi nasıl etkileyeceği de geniş ölçüde bize bağlı.

Bazılarının içinden bir çırpıda her şeyi reddetmek ve dünyalılaşmaya, küreselleşmeye, egemen Batı’ya ya da dayanılmaz Amerika’ya karşı dokunaklı lanetler okuyarak “kimliklerine” sarılmak gelecektir. Tersine, başkalarıysa ne kim olduklarını, nereye gittiklerini, ne de dünyanın nereye gittiğini bilemez hale gelecek derecede fark gözetmeden her şeyi kabule, her şeyi “sindirmeye” hazır olacaktır! Taban tabana zıt, ama her ikisi de boyun eğme özelliği taşıdığından sonunda birleşen iki tavır. İkisi de -buruk ve yüze gülücü, somurtkan ve bön- dünyanın bir tren gibi raylar üzerinde ilerlediğini ve hiçbir şeyin onu yolundan çıkartamayacağını sanan aynı önvarsayımdan kaynaklanıyor.

Benim duygularım farklı. Dünyalılaşma “rüzgârı” bana, bizleri gerçekten felakete de, en iyiye de götürebilecekmiş gibi geliyor. Bizi birbirimize çabucak yakınlaştıran yeni iletişim araçları, bizleri tepki olarak farklılıklarımızı ortaya koymaya itse de, aynı zamanda ortak kaderimizin bilincine varmamızı da sağlıyor. Bu da bana, bugünkü evrimin sonuçta kimlik kavramına yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasını destekleyebileceğini düşündürüyor. Bütün aidiyetlerimizin toplamı gibi algılanacak ve içinde insanlık toplumuna aidiyetin gitgide daha fazla önem kazanarak, çok yönlü özel aidiyetlerimizi de silmeden, sonunda bir gün esas aidiyet haline geleceği bir kimlik – elbette küreselleşme “rüzgârı”nın bizleri ister istemez bu yöne sürüklediğini söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim, ama bu rüzgâr bana böyle bir yaklaşımı göze almayı daha az zor hale getirecekmiş gibi geliyor. Aynı zamanda da kaçınılmaz.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Nietzsche: Ne de çok kan ve dehşet var tüm “iyi şeyler”in temelinde!..

“Suç”, “Vicdan Rahatsızlığı” ve Benzeri Şeyler Vicdanı mı?.. Burada en yüce ve neredeyse yadırgatıcı biçimlenimi ile karşı karşıya bulunduğumuz “vicdan”...

Kapat