Sonunda İyilerin Kazandığı Yeşilçam Filmlerinin Halkçı Yönetmeni: Ertem Eğilmez – Zahit Atam

Ertem-EğilmezErtem Eğilmez Türkiye Sinema Tarihinin belki de en nevi şahsına münhasır kişilerinden biriydi. Sinema tarihimizdeki yerinin çok önemli olmasının yanı sıra, aynı zamanda belirli görüşlerin, kişisel duruşların da keskin savunucularından birisiydi. Eğilmez’i önemli yapan unsur bizzat 1970’li yılların yükselen yıldızı olmasıdır. Bu tarihsel kesit bir anlamda Yeşilçam’ın tükeniş yıllarına denk geldiği için, Eğilmez Arzu Film bünyesinde yaptığı filmlerle bu yıllarda ayakta kalmış, kendince geliştirdiği üretim modeli ve topluma yansımaları ile bir çıkış yolunu keşfetmiş ve uygulamış bir isimdi.

Bu yazı kapsamında kısmi olarak sinemasına, daha çok da bir aydın olarak entelektüel kimliğine değinmek istiyorum. Niçin? Sevgili dostlar Ertem Eğilmez, birçok açıdan farklı görüşlerin çatıştığı yerde ve dönemde sinemamız içinde yer almış birisi olarak bu çatışmaların, mücadelelerin ortasında kendine has sağduyusuyla bir anlamda ayrıksı kalmış bir insandır. Ama bunların da ötesinde özellikle 1970’li yıllarda yaptığı filmler olmak üzere Ertem Eğilmez’in sanatçı/yapımcı/aydın kimliğinde ben, deyim yerindeyse, halkçı Kemalist bir çizginin en net ifadesini görüyorum. Bu nedenle bir Cumhuriyet aydını olarak, sanatından yola çıkarak ve aynı zamanda çeşitli vesilelerle ifade ettiği görüşlerinden yola çıkarak bir sağduyu sanatçısının yaşamını ve sanatını, belirli eğilimlerin kesiştiği yerden incelemek bana doğurgan ve düşündürücü geldi. Bir başka unsur ise Eğilmez’in hem yapımcı hem de yönetmen olmasıdır, dolayısıyla ikili konumu, yapısı gereği birbiriyle çatıştığı için Eğilmez kendi içinde değerli bir örnek olarak Yeşilçam’ın işleyişi ve gelişimi içinde anlamlı bir yer kazanıyor. Daha da önemlisi özellikle 1990’lı yıllarda özel televizyonların yaygınlaşması sonrasında Eğilmez’in yoğun olarak (yeniden) keşfedilmesi, halk tarafından yoğun olarak sevilen bir insan tipi olarak sinema tarihimizde yaşadığı döneme göre çok daha fazla anılır olmasının gerekçesinin de benim tezimi doğruladığını düşünüyorum:

Ertem Eğilmez bir bütün olarak halkçı/içten/ilerici/sağduyulu/barışla insanlara yaklaşarak kişinin kendini bilmesi ve tutması, başkalarını da düşünerek bencil yönlerinden feragat ederek yaşaması durumunda toplumsal sorunların ciddi olarak çözülebileceği yönündeki halktaki yoğun kanının sinemasal tezahürü olarak da görülebilir. Bu anlamda Eğilmez halkın düşünme biçimlerini büyük oranda yansıtan, onlara onların düşünme sistematiğiyle seslenen bir yönetmen/yapımcı olması vesilesiyle halkçı aydın tipinin ideal örneklerinden birisini oluşturur. Ancak halkçı aydın tipinin görüşlerinin önemli eksiklikleri ve tartışmalı tezleri olduğunu da bilelim. Aynı zamanda bu halkçı tipi genel olarak halkın kurtuluşunu düşünürken bile, halkın kendi kendisinden sürekli şikâyet eden ve herkesin bencilce çıkarlarının peşinde koşması nedeniyle hayatımızın mahvolduğuna inanan, kısaca “biz adam olmayız” söylemini her zaman için zulada saklayan tavrın da yetkin bir dışavurumudur.

Ben tarihsel olarak şu tezi savunuyorum:
Eğer 1980’li yıllarda
1. Bizim toplumsal ahlak kalıplarımız çok köklü olarak değişmeseydi, yani Özalizm ülkemizde yaşanmasaydı;
2. Bu dünya düzelmez, sen kendi çıkarlarını korumayı bileceksin, o zaman “olacaksan tokmak ol davul olma” diyen anlayış ülkemizde hem siyasal söylemde hem de çok köklü olarak fiilen iktidar olmamış olsaydı, Eğilmez’in kendisi de sineması da bu denli ülkemizde gündeme (yeniden) girmezdi.
3. Bu anlamda Eğilmez bir tür toplumsal bilinçaltında unutulanları ya da Eğilmez’in seveceği şekilde söylersek unutturulduklarını hatırlatan vicdanla/sağduyuyla/sevgiyle her şeyi çözme isteğini temsil etmektedir.
4. Artık olan oldu, bari vicdanımızda bazı şeyleri korumayı bilelim diyen, başka türlüsü de elinden gelmeyen;
5. Daha da önemlisi olanlar olurken kaybedenler çoğunlukta olduğu için onların feryatlarını seslendiren bir figüre dönüşmüştür. Eğilmez günümüzde sevilen bir halk kahramanı rolünü, okumuş/okumamış kesimler için sahneleyebilmektedir. Pek çokları için Eğilmez filmleri temiz kalplilerin kazandığı ve insanlara haklı olduklarını gösterdiği bir “sinemasal gerçekliği” düşündürür. Yaman çelişki ise hemen yanı başımızda durmaya devam eder. Bu sinemasal gerçekliğe rağmen, hayat bu sinemasal gerçekliğin kaybedenlerine kazandırmaya devam etmektedir.

2. Kemalist aydının Türkiye ve sinema hakkındaki düşünceleri nasıl özetlenebilir?
Şimdi adım adım bunları tarihsel süreç ve Eğilmez’in düşünme biçimiyle örmeye çalışalım.
Çok ilginç bir karşılaşmayla başlamak anlamlı olabilir; 1986 yılında bir başka sağduyuyu temsil eden Cumhuriyet yazarı Yalçın Pekşen ile yaptıkları söyleşi iki önemli ismi yan yana getirmektedir. Soran Pekşen, yanıtlayan Eğilmez… Daha sonra analizimize ve altmetinleri okumaya başlayalım.

25 Ocak 1986, Cumhuriyet
Yalçın Pekşen: Peki, Ertem Bey, siz sinemanın içinde 22 yıldan beri bulunuyorum diyorsunuz. Nedir bizim sinemanın hali? Daha doğrusu neden bu haldedir hala. Bu konuda sizin de sorumluluğunuz olmalı…

Bu soruda önemli iki ön varsayım var: Birincisi sinemamızın hali berbattır, ikincisi ise sinemanın içinde 22 yıldır bulunduğuna göre Eğilmez’inde bunda bir rolü vardır. Sinemamızı neden kurtaramamıştır ya da sinemamız kurtarılabilir mi?

Sevgili dostlar sinemamız hakkında sürekli olarak şikâyet eden, onu beğenmeyen, hatta düpedüz halkın geriliğini sömüren bir kurum olarak gören, batılı örneklerden yola çıkarak kafada oluş(turul)muş bir ideal film tablosuyla yerli filmi karşılaştırdığında, yerli filmin biçareliğini “görerek” zayıf olarak niteleyen bir yaklaşım vardır. Hatta çoğu kere bu zayıflık teşhisi bir tür yok saymaya ve alay eden tavra sinemamızı meze yapmıştır. Reddedilen ise kendi tarihimizdir. Bu yaklaşımın kökleri incelendiğinde özellikle 1980 sonrasında çok daha belirgin olarak ortaya çıkan bir orta sınıf tavrı denebilir buna. Bu yaklaşıma sahip aydınlarımızın sayısı sinemamızı anlamaya çalışan, onun tarihini inceleyen insanlara göre devasa ölçüde daha fazladır. Türkiye Sineması genel olarak aydınlarımız nezdinde başarısız olarak görülmekte, halkı uyutan mekanizmaların en etkililerinden birisi olarak nitelenmektedir. Oysaki Eğilmez’e göre kazın ayağı öyle değildir.

Sinemamızda halk/sinema ilişkisi, geri bilinç/sömürü problematiği, halka erişme/aydının yalnızlığı gibi alanlar elinizdeki çözümlemenin temel ilgi alanını oluşturmaktadır. Bu tartışmaların üzerinden Yeşilçam özelinde aydın/yarı-aydın/aydın bozuntusu ifadelerine bir açıklık kazandırmaya çalışacağım; aynı zamanda bu tartışmanın doğmasının nesnel koşullarını yazı içinde örmeye çalışacağım.

Ertem Eğilmez: Herkes ne derse desin, bizim sinemanın bir tek sorunu var: Yetenekli, kültürlü, art niyetsiz ve sinemaya kendini adamış beyin yokluğu… Galiba, bu bütün Türkiye’nin de sorunu…

Eğilmez başta kendi deneyimleri olmak üzere içinde bulunduğu sektöre ilişkin sağduyuyu temsilen sinemanın sorunu ile Türkiye’nin sorunu arasında bir özdeşlik kuruyor: sorun belirli niteliklerin eksikliğinde, ama bu nitelikler aynı zamanda Türkiye’de diğer alanlarda da var: yeteneklilik/kültürlülük/art niyetsizlik/sinemaya gerçekten kendini adamışlık. İşte ideal Kemalist dörtlümüz ortaya çıktı. Daha da önemlisi bu dörtlüyü bir araya getirmek gerçekten zordur, aslında bu dörtlü ideal başarı reçetesidir.
Bir de yukarıdaki kısa Pekşen ve Eğilmez konuşma parçasında bir başka önemli nokta ortaya çıkıyor: Pekşen sinemayı tek bir cüsse olarak alıyor. Cüssenin bileşenleri arasındaki çekişmeler, farklılıklar, farklı özneler kayboluyor. Niçin? Bence bu sorunun yanıtı çok karakteristiktir: varsayılan cüssenin bileşenleri, farklı aktörler ve bunların arasındaki mücadeleler, daha doğrusu cüssenin tarihi hakkındaki derin bilgisizlik bunlar arasında ayrım yapılmasını imkânsız hale getiriyor. Dolayısıyla aslında son derece eşitsiz ve çelişkili olan cüsse basit bir “yerli film”e indirgeniyor, ardından bunun üzerine tepe açısıyla karşı söylem inşa ediliyor. Eğilmez tek bir bütün cüssenin sorununu Türkiye’nin cüssesinin genel sorunuyla özdeş haline getiriyor. Ardından bizzat sektörün içinde olup içinden gördüğü için kendince parçalara ayırarak şikâyetler dizisi ortaya çıkaracak. Belirli bir kesimi öne çıkartmaya çalışırken, belirli bir başka kesime karşı çıkacak. Ancak karşı çıktığı kesimi de bir başka bütün cüsse olarak görecek…
İkinci önemli ayrım şuradan kaynaklanıyor: Türkiye’deki koşullar göz önüne alındığında çoğu eleştirmen ve aydınımız için Türkiye’de sinema yapılmıyordu o yıllarda. Sinemacılarımız için ise sinema bir yandan geçim kapısıydı, yani üretim yapılmalıydı, diğer yandan ise yaptıklarını kendilerini eleştirenler yapamazlardı. Bilip bilmeden konuşuyorlardı. Bu ikili konum temel atışma söylemini başlatıyor ve arada iletişimsizliğin büyük uçurumları oluşuyordu. Eğer Eğilmez’in yukarıdaki ideal dörtlüsüne bir itirazımız olacaksa o da şudur:
Türkiye’de ne sinemacılar ne de eleştirmenler sinemamızın genel ve yapısal sorunlarını açık yüreklilikle ve anlamaya çalışarak sosyolojik düzlemde tarihimizi yazmaya çalışmadılar. İşte iletişimsizliğin başladığı ve çatışmanın şiddetlendiği ortamın temel yokluğu. Ama iletişimsizliğin oluşması karşılıklı iki tarafın da şiddetli olarak birbirlerine hücum etmesini engellemiyordu, bu da çok önemli bir soruna dönüşüyordu.

EE (devam ediyor): Şimdi size bir misal vereceğim. Bir film yapıyorsunuz… Adamın biri size karşı çıkıyor… Neden karşı çıkıyor?… Filmlerimden dolayı değil, fikirlerimden dolayı… Neden? Çünkü ben onun düşüncesinde değilim (…) Artık ben ağzımla kuş tutsam, kıymeti yok. Ama kötü bir film yapsam, benden kötüsü yok… İyi bir film yap. Tıss yok. Yahu ben sanatçıysam eğer… Beğenilmekten, övülmekten, takdir edilmekten hoşlanırım. Bu benim en doğal hakkım. Hayır, “tıss” yok. Ertem Eğilmez gibi bir adam ortada yok sayılıyor… Evet, ben kötü filmler yaptım, ama hiç mi iyi film yapmadım. Hepsini görmezden gelseler, bir “Sürtük” filmim var. Klasik olmuş… (…) Bunlar insanı kırıyor. Sadece beni değil, sadece sinemada değil, her alanda herkesi kırıyor.

Eğilmez eleştirmenleri karşı cepheye aldı, onların kendi fikirlerinden olmayanı sanatına bakmadan yere çalmasını “asıl suç” haline getirdi. Üstelik buradaki asıl dürtüyü kendisinin siyasal tercihlerine ve dünya görüşüne bağladı. Dolayısıyla siyasi farklılıklarından ötürü eleştirmenlerin “sanatını yok sayması” ve “başarılarının görmezden gelinmesi” sinemamızın asıl önemli engel haline geldi. Elbette ki bu ne Pekşen için ne de bizler için geçerli bir uslamlama. Dolayısıyla “problematik”, yani Türkiye Sinemasının “bu anki ya da o anki” genel olarak sorunları tartışmanın ana zemini olmaktan çıktı.

Kendinin de kötü eserlerinin yanı sıra önemli filmleri olduğunu bunların kıymetinin bilinmediğini söyledi. Ardından “klasik” haline gelen “Sürtük” (Eğilmez, 1965) filmini öne çıkardı. Ama orada durmak gerekir. Gerçek anlamda Sürtük bir “klasik” midir? Eğer sanatsal açıdan bakarsak, eğer sinema tarihi içinde kısa erimli değil de uzun erimli olarak düşünürsek, o zaman dönemin bir fenomeni olan Sürtük filminin tarihsel bir fenomen olduğunu düşünmüyoruz. Bu açıdan bakıldığında Ertem’in çok daha önemli filmleri var: bunların başında Canım Kardeşim geliyor. Oysaki Canım Kardeşim dönemin eleştirmenlerinin hemen dikkatini çekmişti ve aslında Yedinci Sanat’ın kendisiyle çok uzun bir söyleşi yapmasına neden de bu filmdi. Aslında eleştirmenler ve aydınlarımız kitle üzerinde ne o dönemde ne de bu dönemde hiçbir zaman sanıldığı kadar etkili olamadılar. Yani onların beğenisi ve tercihleri seyirci bazında ticari olarak da görü olarak da çok etkili değildi. Dolayısıyla Ertem Eğilmez’in kendi tezlerinin ne kadar havada kaldığı bir anda ortaya çıkmış oldu. Çünkü aydınların beğenileri ve sanat anlayışları sinemamızın temel sorunu değildi, aslında temel sorun aydınların beğenileri ve sanat anlayışlarının halk nezdinde hiçbir zaman çok güçlü etki ve yönlendiriciliğe sahip olmamasıydı. Bu anlamda düşündüğümüzde bir Sürtük filmi halktan inanılmaz bir ilgi görürken, Canım Kardeşim filminin tam bir ticari fiyaskoya dönüşmesi sinemamız için çok ciddi sorunlardan bir tanesidir ve bu tartışmanın merkezine konulması gerekir.

[Ama eğer ticari açıdan bir fenomeni düşünürsek bu kez de Ertem’in başta Hababam Sınıfı olmak üzere, diğer filmleri öne çıkıyor. Sürtük yapısı gereği 1960’lı yıllarda ticari olarak büyük ün kazanmış bir filmdi, ama kendi başına önemli bir yapısı yoktu; Sürtük birçok romanın, oyunun ve filmin yapısından türetilmiş, zamanı için ticari açıdan değerli olmuş ve orijinal olduğu düşünülen kalp bir filmdir. Eğer 1990’lı yıllarda örneğin Hababam Sınıfı yerine Sürtük filmi televizyonlarda gösterilseydi, daha sonra Sürtük’ün değişik versiyonları ile bir seriyal oluşturulsaydı, insanlar televizyon başına koşmazlardı, dillerden dillere dolaşmazdı. Ancak Türkiye’de eleştirmenler ne Hababam Sınıfı için ne de Sürtük gibi filmler için “klasik” bir film yaklaşımını ne tarihte ne de bugün kullanmazlar, eleştirmenlerin söyleminde bir seçkincilik var, ama daha da önemlisi bu filmleri bir klasik olarak nitelemeyi bırakın, bir sürtüğün halkın gönlünü çalması olarak bakarlardı.]

Eğilmez kalbinin kırıldığını söyledi, sinema yönetmenleri adına kendisi gibilerin kıymetinin bilinmediğini söyleyerek kendi mesleğinden olanları tekil bir cüsse olarak temsil hakkı kazandı. Sonra kendinden misal vererek herkesi aynı duygunun sahibi haline getirdi.

Yalçın Peşken: Sinemanın tek sorunu bu mu şimdi?
Ertem Eğilmez: İnanır mısınız, bu çok önemli. Çünkü sinemada ilke politika değildir. Sinema çok yaygın bir sanat eseridir. Sinema, sanat sineması ve ticari sinema diye ayrılmaz. İyi sinema kötü sinema vardır sadece. Bunlar için en güzel film şudur: film hiç iş yapmayacak, sanat filmi olacak ve kimse anlamayacak. Yahu bunu toplumlar, kitleler seyretsin diye yapıyorsun. İnsaf et.

Karşıdaki sağduyu bu ifadelere şaşırdı, inandırıcı bulmadı. Eğilmez bunun çok önemli olduğuna vurgu yaptı. Türkiye Sinema Tarihinin sorunları geçici olarak rafa kaldırıldı: ama nedense geçici olarak rafa kaldırılan neredeyse daimiymiş gibi rafta kalıyor. Arkadaşlar eleştirmenlerimiz yıllar boyunca Türkiye Sinema Tarihinin yazılması ve kültürel arka planlarının anlaşılması için yeterince çaba göstermediler diyoruz, ama yapımcılar ve yönetmenler de sinemamızın sorunlarını hiçbir zaman düşün soframıza getirmediler. Onlar da her zaman açıkça sorunların tartışılmasından kaçtılar. Hatta basit bir şekilde kendilerince kötüler icat ederek, “aydınlar tarafından anlaşılmıyoruz, bizi bir tek halkımız anladı” nidalarına sığındılar. Oysaki sinemamızın köklü olarak krizlerden kurtulduğu bir on yıllık dönem bile hiç olmadı. Her zaman yapısal sorunlarımız vardı: bu açıdan sinemacılarımız belki de eleştirmenlerimizden çok daha fazla sorunların kaynaklarından ve uygun çözüm yollarının bulunamamasından sorumludur. Şu gerçeği kabul edelim, halkın anladığı, sevdiği ve gönlünde taht kurduğu Yeşilçam masalları artık bitmelidir. Yeşilçam’daki yapımcılar ve yönetmenlerin büyük bölümü için sinema bir iştir. Onları sanatın kendisi ve doğası çok az ilgilendirmiştir, asıl ilgi kaynakları gişe üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu çok apaçık bir gerçek, bu nedenle Yeşilçam analizlerini bu gerçeğin bilincine vararak inşa etmemiz gerekiyor.

Yukarıda da Eğilmez bir yönetmenden ziyade bir yapımcı gibi konuşmaktadır, artık konumu büyük oranda yönetmen/sanatçı Eğilmez’den bütün kariyeri boyunca çekişen ikili içinde yapımcı/patrona doğru kaymaya başladı. Gizli yanıt olarak kitlelerin asıl söz sahibi olduğunu belirtti; çünkü sinema kitleler tarafından seyredilmezse ayakta kalamaz, sektörün içinde çalışan insanlar bunu çok iyi bilirler, hayat bunu öğretmiştir onlara. Kitle beğenisini tümden göz ardı eden “saf eleştirmenler” insafa çağrıldı. Biraz önce Pekşen’in inandırıcı bulmadığı yanıtından sonra bu kez Eğilmez için sektörün büyük meramının ne kadar doğal ve kaçınılmaz olduğu hatırlatılıp gizli efendi halka göndermede bulunuldu. Ve bunları görmezden gelen ve dolayısıyla bu nedenle sinemacıları küçük gören yaklaşım ortaya çıkartıldı; eleştirmenler ve onlar gibi düşünen (çoğunlukla) aydınlar insafa çağrıldı. Bir denge kuruldu. Artık sinemamızın temel sorunları büyük oranda es geçilebilir. Maddi varoluş koşullarımız ve sanatçılarımızın genel yaratı sorunları es geçilince ortaya bir kısır döngü içinde “tuhaf suçlular” çıkarıldı, gerçek sorunlar ve bunların sonuçları arka plana atılınca, kolayca hadleri bildirilecek kesimlere veryansın edilerek sorun bir kez daha ertelenmiş oldu. Ertem Eğilmez’e sorulan iki sorudaki küçümseyici ifade de, basit bir manevrayla başka bir hedefe yönlendirildi, bu kez manevraların yıkıcı gücü artırılmış oldu.

Oysaki şu konuşmaya bakalım:
Metin Erksan: Bak Nijat ne kadar güzel ve özgün bir yargı getiriyor. “Türk sineması, Türk aydınlarının ezici bir çoğunluğu için yabandır. Ve genel kültür düzeyi ortalaması en açık biçimiyle kendini nasıl sinemada gösteriyorsa, aydın takımı ile büyük kütle arasındaki yabancılaşmanın en keskin örneği de yine sinema alanında ortaya çıkar.” Diyor ki Nijat burada: çok önemli olarak, “sinemamız, kültür düzeyi çok gerilerde olan milyonlarca seyirciyi şartlandırmaktan çok daha büyük ölçüde bu milyonlar tarafından şartlandırılmaktadır.” Yani bu kadar güzel ve fevkalade bir yargıyı bu işi çok iyi bilen biri söyler ya. Ne kadar yerinde bir yargı bu. Sinemayı, sinemacıları bu kütle şartlandırır diyor. Ee tabi kardeşim yani, tabiî ki o kütle şartlandırır. Bak ne kadar doğru düzgün yargı. Efendim siz kütleyi şartlandırıyorsunuz, hayır ya, kütle beni şartlandırıyor.”

Denklem bu kadar basit, ben yukarıdaki Erksan’ın sözlerine ve alıntı yaptığı Nijat Özön’e bütün kalbimle katılıyorum. Başka hiçbir şey yapılamazdı demiyoruz, ama asıl sorun başkayı ya da daha iyiyi nasıl üretiriz, işte buydu; bunun yerine başka alanlara tartışmayı ve sorunların çözümünü taşımak gerçek anlamda sorunlardan kaçmaktır. Başlangıçta durum değerlendirmesi yapmak, kendi koşullarını bilmek, somut durumun somut tahlilini yapmak esastır.

Halkın film tercihleri, gerçekten gişe yapanlar ekseriyetle kötü filmlerden oluşuyorsa; yapımcıların sinema bilgisi, estetik bilgisi gerçekten yetersizse; daha da kötüsü kötü filmlerin gişe yapması onları yalnızca mutlu ediyorsa; halkımız eğitimsizse; sansür genel olarak iyiyi baskılıyorsa bu koşullar altında yönetmenleri ya da senaristleri küçük görmek gerçekten anlamsızdır. Basit bir şekilde söylersek, eğer Ertem Eğilmez tümüyle sıradan bir film olarak Sürtük filmini yönetmişse, bu film o yıl gişede inanılmaz bir iş yapmışsa, aynı Eğilmez kendini riske ederek gerçekten çok değerli bir Canım Kardeşim’i yönetmişse ve bu film nedeniyle iflasın eşiğine gelmişse o zaman kim kimi koşulluyor?

Bu anlamda geride olanın iyi yönetilmesi, eldeki kıt olanakların en iyi kullanılmasından başka bir çare yoktur. Oturduğumuz yerden Hollywood filminin tekniğini övmek, Fransız filminin duygusallığına âşık olmak hakikaten budalaca bir tavır değil mi? Amerikanın en sıradan ticari filmlerinin ülkemizde gösterilmesi, ticari başarılar kazanması, parasını dolar olarak bizim ödememiz, bunun karşısında o filmlerin yerli versiyonlarını üreten Yeşilçam’ın bu sistemde paraya ortak olması durumunda Yeşilçam’ı aşağılayarak kim kazançlı çıkar? Bence burada bunu yapan insanlardan öte bir sistem sorunu var. Bir ülkenin kültür politikaları sorunu var. Bir halkın eğitim sorunu var. Eğer o ülkenin genel olarak mürekkep yalamışlarında Amerikan filmi hayranlığı varsa, o ülkede kültür emperyalizmi sorunu vardır. Eğer bir ülkenin televizyonları Aşk Gemisi dâhil devlet televizyonlarında düzenli olarak Amerikan dizileri gösteriyorsa, bunları ülkemize ithal ediyorsa, burada hükümetin ulusallığı/meşruiyeti/halkçılığı/ulus yönetimi tartışmalıdır. Denklemi böyle koymak başkadır, sinemamızın hali ne olacak diyerek tepeden bakmak başkadır. Dolayısıyla Yeşilçam için geriliği sömürü edebiyatı var, ama bunun yanı sıra Yeşilçam’ın büyük senaristi Bülent Oran’ın 1990’lı yılların başında ülkemizde Brezilya dizileri bir hastalık düzeyinde tutulduğunda yaptığı yorum gerçekten anlamsız mıdır? “Yemeyenin malını yerler”.

Neden Cumhuriyetimizin bağımsızlığını, kültür politikalarını, sansür yapısını, eğitimimizin halka yayılmamış olmasını, kültürümüzün bağımsızlığını tartışmıyoruz? Şimdi eleştirmenleri küçük görüp, akıldışının temsilcileri olarak görmek, yönetmenlerimizin/senaristlerimizin eserlerini hakir görmek… Bunlar kısaca kayıkçı dövüşü değil mi? Sorunlarımızla yüzleşmekten kaçınmak/yüzleşememek değil mi?

Neden biz, yıllardır, Amerikanın büyük zaferleriyle biten savaş filmlerini seyrediyoruz, Amerikan askerlerinin Amerikan bayrağı önünde selam durmasından haz mı alıyoruz? Nedir bunlar, nasıl açıklanabilir?

Dolayısıyla asıl tartışılması gerekenleri tartışmak yerine başka alanlarda birbirimize girmek ilk önce yüzeyde kalıp kısır döngü içinde kaybolmaktan başka ne anlama gelir? İnsanlığın kültüründen beslenmek, güzel görünüyor. Peki, Amerikan sinemasının böyle enternasyonalist ve evrenselci bir karakteri olduğunu iddia edebilecek aydınlar var mı dünyada? Öyleyse neden ülkemizde sansür Amerikan Soğuk Savaş Propaganda Dairesinin filmlerinden görüntüleri bize yüzü hiç kızarmadan Karanlık Dünya filminde kullanılması için önerebiliyor?
Soruyu doğru sorunca ardından bir başka soru gelir? Kaçınılmazdır bu, ama zaten ancak böyle yapınca halimizi pürmelâlimizi görebilir hale gelmez miyiz? Böyle yapmayınca başlıyor “aydın bozuntuları”, başlıyor ilkel Yeşilçam filmi… Bir yandan devam ediyor, büyük sanatçı, öte yandan Yeşilçam’ın sultanı, Halkın sevgilisi, eksik olası Kralı… Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nin kariyerine bakınca ben hiç büyük aşk filmi göremiyorum, ne olacak şimdi?

DEVAMI>>

Zahit Atam 
Sinema Tarihçisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bugüne kadar yazılmış en özgün cinayet romanı: ‘Suç ve Ceza’ | Radyo tiyatrosu

Raskolnikov terden sırsıklam uyandı. Soluk soluğaydı. Yattığı yerden korkuyla doğruldu. Bir ağacın altına oturup derin derin soluyarak: "Tanrıya şükür, yalnızca...

Kapat