Yolda – Seçme Öyküler: Hırsız – Yaşar Kemal

Bunca yıldır ahbabımdır, dostumdur. Bizim buralarda, Menekşede, Florya yörelerinde onu herkes tanır, bilir, sever. Kimseye gözünün üstünde kaşın var, dememiştir. Hiç kimse onun adını da, nereli olduğunu da bilmez. Konuşması daha çok bir çocuğun konuşmasına benzer. Azıcık r’leri yutar. Kesik kesik konuşur. Bir karıncayı bile incitmekten korkar. Öyle de bir hali vardır. Bunca yıllık dostumdur. Çakırın asıl adını ben de bilmem. Nereli olduğunu da hiçbir zaman soramadım. Sordurmaz bir hali vardır. Çakır gevezeliğe de gelemez. Bizim buralarda balıkçı milleti hep biribiriyle dalaşır, hep biribiriyle şakalaşır, ama kimse Çakıra bir tek söz söyleyemez.

Korkularından, çekindiklerinden mi, değil, ama Çakırda bir yan var, şaka götürmeyen, şakaya gelemez. Bir dokunulmazlığı, kutsallığa benzer bir saflığı var.

Bunca yıllık ahbabımdır, dostumdur, dedim. Doğru değil, şu darıdünyada üç beş sevdiğim insandan birisi, belki de birincisidir. Öyle çok çok buluştuğumuz, anlaştığımız mı var, o da değil. Biribirine uygun huyumuz mu? Düşüncelerimiz mi biribirine benzer? Gerçekten Çakır ne düşünür, nasıl düşünür, onu da bilmem. Ama neden bu kadar severim bu adamı, bilmem. Çakıra da sorsanız, benimle onun dostluğunu, o da bilmez. Nedenini söyleyemez. Belki de başından savuşturmak için, “O mu, o mu be, o mu? Haaa, o mu, o dost adamdır be,” der, sonra da oradan uzaklaşır.

Şimdiye dek onun benden bir şey istediğini, verdiğim herhangi bir şeyi kabul ettiğini bilmiyorum. Ne kadar zorlasam, “Olmaz,” der. “Senden bir şey alamam. Ne borç, ne de bir şey… Hiç alamam. Sen benim dostumsun. İstemem. Ben tuhaf bir adamım. Sonra dostluğumuza gölge düşer.” Ben bin dereden su getirir, onu kandırmaya çalışırım. “İnsan,” derim, “düşmanından bir şey isteyemez ki, dost tutar dostun elinden. Düşman tutamaz ki… ” Çakır çok güzel güler. Gülünce daha da gençleşir. Sahi, Çakır kaç yaşında acaba? Onu da kimse bilmez. İnsan tahmin bile edemez onun yaşını. Bazı kırkından yukarı, bazı otuzundan aşağıdır. Çakır gününe göre değişir. Çakır bu sözlerime hiç karşılık veremeyince kafası allak bullak, yüzünü buruşturarak, tırnaklarını kemirerek kalkar, deniz kıyısınca, düşüncelerine bir iyice yumulmuş, yürür gider.

Gene böyle bir konuşmadan sonra, yüzü sevinç içinde kalmış geldi. Buldum, ama bu sefer ne buldum, der gibi geldi. Karşımda durdu. Yüzüme övünerek baktı. Yüzünde hiç görmediğim bir hava vardı. “Oldu,” diye ağzından kaçırdı, sonra buna pişman oldu. Yüzü birden değişti, gene telaşlandı. Sonra çabuk çabuk: “Dosttan düşmandan başka insan mı yok yeryüzünde… Ben de öteki insanlarla alışveriş yaparım,” dedi.

Çakırla başa çıkılmaz. Bunca yıl aradı taradı, düşündü taşındı buldu, dosttan da düşmandan da başka insanlar olduğunu dünyada. Artık bir daha Çakırı üsteleyemezdim.

Sarı saçlıydı. Saçları kalın, tel tel, parlaktı. Omuzları çok geniş, güçlüydü. Bir heykel ağırlığınca küt küt yürüyordu. Gülse de, öfkelense de hep dudağının yanındaki kıvrım ağlamsı bir havayla kırışıyordu. Ve çakır gözleri ela, büyüktü. İçinde yeşil, çok parlak kıvılcımlar ipileyip ipileyip sönüyordu. Her zaman partallar içindeydi. Pantolonu, ceketi, gömleği dört bir yandan pırtık pırtık sarkıyordu. Bir de yakışıyordu ki Çakıra…

Uzaktan, pırıl pırıl, tertemiz deniz kokuyordu Çakır. Yosuna benzer, tuzlu, iyotlu, taze balık kokusuna benzer, lodos kokusuna benzer bir kokuyla kokuyordu. Yanından geçerken sanki sıcakta, dumanlı bir deniz geçer gibi geçiyordu. Üstünde ak pak bulutlar. Elleri kocaman, kabaydı. Uzun parmakları boğum boğumdu. Birer balyoz gibi sarkıyordu iki yanından.

Onunla denizin kıyısına, kayalıkların üstüne oturur, hiç konuşmazdık. Ama hiçbir şey konuşmadan öyle, denizin üstündeki martılara, karabataklara bakardık Bir de deniz bazı günler parça parça ışıklanırdı. Parça parça renklenirdi. Bir parçası aydınlık içinde, bir parçası kapkara, karanlık bir gece, karanlık bir kuyu suyu gibi dalgalanırdı. Bir yanı som ışığa keserdi. Bir yanda mosmor, üstü kızıltılı bir alan, bir yanda mavi, bir yanda turuncuya vurmuş, bir yanda yeşil yuvarlanmış gitmiş, bir yanda karmakarışık ışığa bulanmış, uçuyor. Deniz sert bir ışıkla, kılıçla kesilmiş gibi ikiye bölünürdü bir an, Çakır, bu anda kendini tutamaz: “Deniz denize benzedi,” diye coşardı. Gözlerinin içi güler, ışıklanırdı. Oturduğumuz kayalığın üstünden nasıl kalkar, ne zaman kalkar, biribirimize ayrılırken neler derdik hiç ansımıyorum. Belki hiçbir şey söylemezdik. Belki ışık içinde, belki karanlıkta ayrılırdık, hiç ansımıyorum.

Bir gün balıktan gelmişti. Her gün balıktan gelirdi ya… Elleri pul içindeydi. Kurumuş renk renk pullar ta bileklerine kadar sıvanmıştı. Beni görünce güldü. Yanardöner bir balık uzattı bana ta uzaktan: “Bu senin kısmetindir. Tuttuğum andan beri senin kısmetindir, diye düşündüm.” Çocuk gibiydi. Bir balığa, bir denize, bir bana mutlulukla, bir çocuk sevincinin coşkunluğuyla bakıyordu. Bir anda elindeki balık, yüzü, elleri masmavi kesildi. Gün batıyordu. Gittikçe mavileştiler. “Gördün mü?” diye sordu. “Gördüm,” dedim. Balığı uzaktan bana fırlattı, tuttum. “Afiyet olsun,” dedi. “Sağ ol,” dedim, hemen oradan uzaklaştım. Kayıktakiler ona içten içe gülüyorlardı. Bir tek balık tutmuş, gelinceye kadar balığı bana nasıl vereceğini anlatmış, ya da düşünmüş durmuştu. Balıkçılar cin gibidirler, insanın yüreğini ayna gibi okurlar. “Abi,” dediler birkaç gün sonra, “görecektin Çakırı balığı tuttuğunda. Bir görecektin ellerini çırpışını, sevincini. Aklını tüydürecekti.”

Her gün balığa çıkar, tuttuğu balıkları renk renk boyadığı tablasına sıra sıra dizer, Floryada, kampinglerde, Basınköyde, Yeşilköyde bir çocuk gibi balıklarıyla, insanlarla, ağaçlarla, çiçeklerle oynayarak, “Taze balıııııııık,” diye bir tuhaf şarkı söyleyerek, dolaşır, satardı. Paralarını pantolonunun sağ cebine koyar, bıçkın bakışlarla dört bir yanı kollayarak, burnu havada, yoldaki taşları şutlayarak, eli cebindeki bozuk parasında, arada çıkarıp saya saya evine gelirdi.

Her günkü oturduğumuz kayanın üstündeydik gene. Martılar denize inip inip kalkıyorlardı, cırlak sesleriyle de ortalığı kıyamete boğuyorlardı. Çakırı hiç böyle görmemiştim. “Bağırın domuzlar, bağırın alçaklar, mendeburlar, bet sesliler,” diyor, durmadan dört bir yana küfür dağıtıyordu. Arada sırada da bana dönüyor, dudaklarını uzatıyor, burnunu kıvırıyor, bir şey söylemek için çabalıyor, vazgeçiyordu. Gene martılara dönüyor, veryansın ediyordu. Oturmuş orada martılara konuşuyor, çok kızdığı bir adamla dövüşür gibi martılara dövüşüyordu. Martılar karşılık vermedikçe de deli divane oluyor, kuduruyordu. “Ulan geçmişi kınalılar, ulan uğursuz sesliler, ulan eşşoğlu eşşekler… Ulan, ulan…” Dişlerini sıkıyor, “ulan ulan it suratlılar… Ulan bir geçirirsem sizi ellerime… Ulan o pis gaganızdan tutup boynunuzu sündüre sündüre iki saatta, iki, iki, iki saatta koparırım.”

Öfkesinin altında, dilinin altında bir şeyler vardı. Ben de kızdım: “Ne istiyorsun be kuşlardan?” diye bağırdım. “Söyle dilinin altındakini. Neye sıkılıyorsun öyle de hıncını zavallı kuşlardan alıyorsun? Ne yapıyorlar onlar sana?”

Uzun bir süre sustu, sonra başını ağır ağır kaldırdı, azıcık yanakları kızarmış, gözleri parlayarak utangaç, belli belirsiz gülümsedi, başını gene yere indirdi: “Boş ver,” dedi.

“Git cehennemin dibine,” dedim, “Allahın baş belası herif!”

Aradan birkaç gün geçti. O günden sonra bana hiç yaklaşmadı. Ben de onu izlemeye başladım. Uzaktan uzağa. Balığa çıkmadı bu günler. Köprünün üst başına, toprağa bir sandal çekilmişti. İnce uzun bir sandaldı bu. Boyaları dökülmüş, kararmış tahtaları çatlamış, küpeşteleri kırık. ..

Bir baktım, hiç kimseye belli etmeden Çakır sandalın yöresinde dönüp duruyor, eğiliyor altına bakıyor, sağına soluna bakıyor, uzağa çekilip seyrediyor, sonra varıp okşuyor, ölçüyor biçiyor… Bir de dönüyor, beni seyrediyorlar mı diye yöresine telaşla, ürküntüyle bakınıyor, bakmadıklarını anlayınca gene uzun araştırmasını sürdürüyor, gidiyor, geliyor, yüzünden umutlandığı, kedere gömüldüğü, kızdığı, sevindiği, hayal kurduğu, sevince daldığı belli oluyor. Çakırın yüzü bir iyice konuşuyor. Ben işi anlamıyorum. Var bunda bir iş, diyorum. Kahvenin köşesine, pencerenin arkasına bir iyice saklanıyorum, beni görmüyor. Çakır bu kahveye hiç girmez. Kellesini kesseler girmez. Bunun nedenini de hiç kimse bilmez. Kahveci de bilmez. Ben de bilmem. Ama herkes bilir ki Çakır bu kahveye öldürseler giremez.

Üç gün, dört gün, belki bir hafta, Çakır sabahın köründen akşamın alacakaranlığına dek sandalın yöresinde döndü durdu, okşadı, baktı, sevdi, sonunda beni geldi kayamızın üstünde buldu. Hiç martılara falan kızmadan, öfkelenmeden, bir çocuk yüzü gibi yüzü pembeleşmeden, olanca bıçkınlığı, mahalle çocukluğu üstünde: “Nusret Beye söyle,” dedi. “Oraya bir sandal koymuş, ben o sandalı boyamak istiyorum.”

“Ondan kolay ne var bre Çakır,” dedim. “Ondan kolayı can sağlığı… Nusret benim çok yakın arkadaşım, biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedi gene bıçkın çocuk havasıyla, şımarık.

“Başka,” dedim.

“Başka?” Düşündü. Başka bir şey daha isteyecek oldu. Gene masum çocuk dudakları sundu. “Başka? Başka? Bu kadar canım. Başka ne olacak. Sandalı boyamak istiyorum…” Dudaklarını yaladı… “Çok güzel,” dedi, içten, ta derinden.

Daha gün doğmadan boyaya başladı, öğleye bitirdi. Açık, bulut mavisine boyamıştı. Sonra başı, kıçı cilaladı. Sonra iki üç gün çalışarak sandalın başının her iki yanına ak bir boyayla güvercin yazdı… Hiç görülmemiş, bir tuhaf bir yazıydı bu. Ama okunuyordu çok uzaktan bile. Bir de yazının altına bir güvercin resmi yaptı. Bu resme ne kadar uğraştığını hiç bilmiyorum ama, böyle bir güvercin resmini dünya dünya oldu olalı hiçbir hünerli el çizernemişti. Anlatamam. O resmi kimse de anlatamaz. Görmeden olmaz. Güvercin sandal, bir ışık ortasında kalmış, hep birden sonsuz bir ışık pusuna bulanmış, adı sanı duyulmadık uzak ummanlara uçuyordu. Çakır artık işi gücü bıraktı. Evi barkı bıraktı, hep sandalın yanında. Hep gözleri sevgiyle dolu, sandalda.

İkide bir kendini yenemiyor, sandala bakıp bakıp: “Güzel,” diyordu. “Güzel.” Dudaklarını şapırdatarak.

Sonra sandala naylon ipler aldı. Hem de mavi, hem de sarı, hem de başka renklerde. Bir parça da ince dokunmuş ağ serdi teknenin içine. Sonra bir çapa aldı, çok eski… Nusret Bey sandalını tanıyamadı. Söyleyince çok sevindi.

Her şey bittikten sonra Çakır gene, çakır ela, kocaman gözlerini döndürerek yöremde dönmeye başladı. Bu sefer martılara sövmüyordu ama, sıkıntıdan patlıyordu. En sonunda gene eski, bıçkın tavrını takındı, yıldırım gibi düştü:

“Ben bu kayıkla balığa çıkmak istiyorum, bir seferliğine,” dedi. Bunu benden istediğine bin pişman oldu. Dudaklarını kemirrneye başladı. “Yok. yok istemez,” dedi. “Adamın aklına kim bilir ne gelir,” dedi. “Boyadık ya, sağ olsun, o da bize yeter,” dedi, yürüdü. Arkasından koştum: “Nusret beye söyleyeceğim,” dedim. “Ne olacak bir seferlikten.”

“Yok,” dedi, “söyleme. Kim bilir adamın aklına ne gelir, kayığını boyadık diye. Boyadık ya, yeter.”

Nusret Bey:

“Ne acayip adam öyle o,” dedi.

Çakır, kayığı denize, korka korka, kutsal bir varlığa dokunurcasına ürkek, sevinçli, mutluluktan taşarak … Mahallenin tüm insanları bu mutluluğu seyre denizin kıyısına çıkmıştı. Çakır bir kuş gibi atladı kayığa, bir kuş gibi Güvercin bir anda kendisini açıkta buldu. Gittikçe soldu, yitti, silindi, denizin ışığının içinde eridi.

Çakır gün batarken geri döndü. Sırılsıklam olmuş titriyordu. Balıkları mavi ağa sarmıştı. Balıklar mavi ağda çırpınıyorlardı. Hemen orada, herkesin gözü önünde balıkları ikiye böldü, bir parçasını bana verdi, öbürünü de gene ağa sardı, koşarak yola düştü. Akşam Nusret Bey eve geldi:

“Balıklar enfesti üstat, enfesti, enfesti… ” diyordu.

Bir zaman kayık orada kaldı. Çakır da kayığın yöresinde gene eskisi gibi döndü durdu. Durmadan yalanıyordu.

Çakır bizim eve hiç gelmemişti. Nedendi belli değil. Bir gün kapı çalındı, şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum az daha. Çakır karşımdaydı ve başı yerdeydi. Buyur ettim, içeriye girdi. Başını hiç kaldırmıyordu. Gözleri ayaklarının ucunda… Akşama dek kıpırdamadan oturdu. Sonra birden ayağa kalktı.

“Ben bu kayığı istiyorum,” dedi. “Söyle Nusret Beye, kayığı bana satsın. Orada çürüyor. İki yıldır kayık orada durup duruyor. Nusret Bey bir kere olsun kayığı denize sürmedi. Ne isterse veririm. Balık tutar, kazanır, ona veririm. İyi bilsin, borcumu öderim.”

Mahalle bir bayram günü yaşadı. Mavi kayık, allı pullu, süzüle süzüle denize indi. İşte o gün Çakırın giyitleri yeniydi, hem de yepyeni, ayakkabıları da gıcır gıcırdı. Çakır kravat bile takmıştı. Beyaz gömlek giyilir mi denize çıkarken! Birkaç kişi Çakırla alay etti arkasından. Eşşekler, hem de eşşoğlu eşşekler, Çakırın bunca yıllık, deli özlemini anlamadılar. Çakır belki de, doğduğundan bu yana böyle bir kayık özlüyordu. Yoksa, gelir de benden Nusret Beyin kayığını almamı ister miydi? Anlamadılar Çakırı. Tadına varamadılar onun…

Ve bizim evin kapısından elinde kılıçlarla, mercanlarla geçiyordu iki günde bir Çakır. Lüferlerle, tekirler, pisiler, barbunyalarla geçiyordu. Oynar oynar. Işıklı…

Belki bir yıl sürdü bu. Çakırın sevincinden yanına varılmıyordu. Ağzı kulaklarında, gülüyor, şakalaşıyordu bile.

Neden sonra kayığın gene eski yerine çekildiğini fark ettim. Ne olmuştu acaba? Çakırın benimle karşılaşmak istemediğini de fark ettim işte bu sıralar. Ben denize gelsem o ne yapıp ediyor, bir yandan bana gözükmeden kayıveriyordu. Üstü başı da gene dökülmeye başlamıştı. Nusret Beye de uğramıyormuş. Son geldiğinde: “Sana borcumu ödeyernedim Nusret Bey, aaah! Bu olacak iş mi? Balık çıkmadı, attığım taş, dediğim kuşu vurmadı. Kusura kalma Nusret Bey,” demiş, başı yerde çekmiş gitmiş.

Bir süre sonra da Çakır ortadan silindi gitti. Evine vardım kimsecikler yoktu. Ne karısı, ne çocukları… Kapıda kocaman bir asma kilit asılıydı.

Nusret Bey:

“Gece, yağmur yağarken, çok karanlıkta, ikikere bir adam gırtlağıma sarıldı, boğuştuk. Az daha beni boğuyordu, ikisinde de ayağı kaydı, sonra da kaçtı. Elleri Çakırın ellerine benziyordu,” dedi.

“Mümkünü yok, Nusret Bey,” dedim. “Senin yüzüne utancından bakamadığından evini barkını koydu da gitti. Borcunu ödeyebilseydi gider miydi sanıyorsun?” dedim.

“Gitmezdi,” dedi Nusret Bey.

Sonra kayığı da, Çakırı da unuttu Nusret Bey. Ondan söz açarken gözlerinin içi gülüyordu Nusret Beyin: “Sayesinde bir balık yedik Çakırın, bir balık yedik… Bir balık. Kayık ona anasının sütü gibi helal olsun,” diyordu.

Çok karanlık vardı. Seni Nusret Bey arıyor, dediler. Gittim, önünde bir mor binlik duruyordu.

“Biraz önce Çakır geldi,” dedi. “Konuşmadı, merhaba demedi. Başı yerdeydi. Eli kanıyordu. Kulağı da kanıyordu, yırtılmıştı. Dizlerine kadar çamura batmıştı. Zayıflamış bitmişti de… Şu binliği uzattı ağır ağır… Uzatır uzatmaz da arkasını döndü, yürüdü gitti. Ta avludan, sağ ol Nusret Bey bana iyilik ettin, dediğini duydum. Ne dersin?

“Hiçbir şey demem. Bir daha kimse gırtlağını sıkmayacak.”

Nusret Bey bir kurtuluş ohu çekti: “Sıkmayacak,” dedi.

Ben inanmıyorum. Nusret Beye de, kendime de. Çakır kimsenin boğazını sıkmaz. Çakır ekmek yediği sofraya bıçak sokmaz.

İşte bunu yazamam. İşte buna dilim varmaz. Kahrolurum. Çakırın bir hırsızlıktan dolayı tutuklandığını gazeteler yazdı. Tam da Nusret Beye geldiği gece, belki Nusret Beyin evinden çıkar çıkmaz tutuklanmıştı. Mahpushaneye gittim. Çıkmadı. Ona biraz para, sigara bıraktım. Bir daha da aramadım, arayamazdım.

Birkaç gece karanlıkta bizim evin köşesinden, ben gelirken birisinin kaçtığını gördüm. Bir anlam veremedim, aldırmadım. Ya da polis sandım. Bana gözükmek istemeyen. Sonra bir gece karşıma birden dikiliverdi: “Kim o?” dedim. “Sen kimsin?”

Kırık, belalı, yılgın, belki de birazcık mutlu bir ses: “Benim,” dedi. “Beni tanımadın mı?” Sonra da çabucak ekledi: “Borcumu ödedim.” Son sözcükler birer zafer türküsü gibi çıktı ağzından. Koşarak bir anda karanlığa karıştı.

Sabahleyin onu köprünün altında Güvercini maviye, hem de masmaviye boyar gördüm. Teknenin ucunda ak Güvercin öyle şanlı duruyordu. Beni görünce şöyle içten, ışık gibi candan güldü.

“Merhaba,” dedim.

“Merhaba,” dedi. Bıçkın, kurnaz, yenmiş, sevinçliydi. Merhaba! Merhaba bre Çakır!

Yaşar Kemal
Yolda – Seçme Öyküler
Yapı Kredi Yayınları Seçme Öyküler Dizisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Salah Chouaki’nin öldürülmesine sebep olan makale: “Siyasal İslam İle Uzlaşmak İmkansızdır”

Cezayirli eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet...

Kapat