“Yalnızlık çünkü, sonsuzdur; insan gibi…” Gelmiş Bulundum – Edip Cansever

0

Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur

Derin, sessiz, iyi böylece
Güz, ölülerini bırakan kuşlar
Yer kalmadı acıya ülkemizde
Derin, sessiz, iyi böylece
Gün ortası alacakaranlık bakışlar.

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz
Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün meduzalar
Asar söylediklerimizi çeker gideriz
Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz
Kıyısında camların bozbulanık rakılar.

Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler.*

“Bir”in Derdi “İki”

Kendini, anlatmak, hep anlatmak… bıkmadan, usanmadan, sonuna kadar anlatmak şeklinde vareden bir bitmez tükenmez dil akışı-aktarımını bilebildiyse şiirimiz, bunu öncelikle Nâzım Hikmet’e, ama pek çok yönden ve daha fazlasını Edip Cansever’e borçludur; iddiayı daha anlaşılır kılmak adına eklemek gerekir ki mesele nicelikle ilgili değildir ve mesela, külliyatının cesametiyle hem Nâzım Hikmet hem de Edip Cansever’in yazdıklarını geride bırakan Fazıl Hüsnü Dağlarca anlatmamış, söylemiştir.

Anlattığı, tek kelimelik bir maceradır Edip Cansever’in… ama işte, öyle bir “tek kelime”dir ki o macera, geçmişi ve şimdiyi, içine geleceği de katıp “ân”da kavrayan binbir kollu kapsayışıyla “varoluş”un akla geldik gelmedik tüm konaklarına uğrar; eğleşir de o konaklarda bir zaman, ama hangi konakta ne süre eğleşirse eğleşsin, bir sonraki konağın çağrısı kaçınılmazdır ve bir zaman da söz konusu o “yeni” konağın suyundan içmek üzere yola koyulmak zorunda kalır; sonra bir konak daha, sonra bir daha… yalnızlık çünkü, sonsuzdur; insan gibi; ki bunu, başı sonu yalnızlık demek olan ömür adlı o kutlu macerayı, Şairin Seyir Defteri adını verdiği kitabının girişindeki şu dört dizeyle, (dünya durdukça duracak, ancak has şairlerin harcı bir mükemmel dille) gene Edip Cansever’in kendi özetler: “Doğanın bana verdiği bu ödülden / Çıldırıp yitmemek için / İki insan gibi kaldım / Birbiriyle konuşan iki insan”.

Bu şah şiir, Edip Cansever’in (reddettiği İkindi Üstü ve ölümünden sonra yayımlanan Gül Dönüyor Avucumda adlı kitapları da dahil) onsekiz kitaplık külliyatının da özetidir gerçi… ama söz konusu dört dizeyi epeyce indirgemeci davranarak “doğa-ödül-insan” kavramlaştırmasıyla ele aldığımızda, sadece kişi ve şair olarak Edip Cansever macerasının bir mükemmel özetiyle değil, felsefe’nin bin yıllardır çözmeye uğraştığı bir “çözülmez bilmece”nin, Şiir’ce tam (ve ona mükemmel niteliğini kazandıran) alçakgönüllü çözümüyle de karşı karşıya kalırız; “çıldırıp yitmemek için” vurgusu ise meseleye (felsefe’ye) şair katkısıdır, ki yukarıda anıldığı üzere ancak has şairlere mahsustur. Buradaki “ödül”, başlıbaşına “yaşamak” olarak okunabileceği gibi, pekâlâ, bahşedilmiş (durmaksızın kaynayan, taşan, uçan, sonuç olarak hiç susmayan), kişiyi çıldırtacak ölçüde gözalıcı-güzel-zengin-sonsuz bir iç dünya olarak… ya da eldeki kalem (yazma yeteneği, bahtı) olarak okunabilir; bu ya da bunlarla (bu arada yalnızlıkla da) başedebilmenin yegâne yolu, kişinin bir kendi “daha” bulabilmesidir ancak… ki Şair, kendinden bir “kendi” daha çıkarıp karşısına koyarak, onunla konuşup ona anlatarak bulacaktır çözümü. Toparlamak adına son bir çabaya daha girişirsek söylenecek söz şudur: Yalnızlığın ilacı yoktur… ama işte söz konusu bu devâsızlık nedeniyledir ki, kişiye “kendini bulmak” gibi eşi menendi yok bir armağan bahşeder; fazladan, bu armağanı başkalarıyla, mesela insan kardeşleriyle de paylaşabilmek gibi bir çoğalma-çoğullama-çoğullaşma konağına varır ki serencâm, varana-bulana ne mutlu!

Edip Cansever’in (daha sonra çocuksu ölçüde “naif” bulup da reddedeceği) İkindi Üstü’nden başlayarak varmak özlediği konak budur; öyle bir konak ki, çaresi yok yalnızlığa bir çare, bir eş bulsun, avunsun.
Dirlik Düzenlik’in “Masa Da Masaymış Ha…” başlıklı şiirinde “Adam ha babam koyuyordu” derken aradığı budur; Yerçekimli Karanfil’in “Yangın” şiirinde “Tıkır da tıkır işleyen apartmanlar vardır ya, sakın ha! / Ya da her sabah / Göğe bir yüz metre kollarınızla” ya da “Buz Gibi” şiirinde “Aşk iyidir bak / Duyumunu artırır insanın” derken; Umutsuzlar Parkı’nın “Amerikan Bilardosuyla Penguen V” şiirinde “Siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden / O ne mi, yaşadıklarınız belki” derken; Petrol’ün “Phoenix” şiirinde “Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum / Yeniden doğmak için çıkardığım yangından” derken; Nerde Antigone’nin “Medüza” şiirinde “Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur / Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler” derken; Tragedyalar’ın “Tragedyalar III – Koro” şiirinde “Bir yankı: durmadan yalnızsınız / Durmadan yalnızsınız” derken; Çağrılmayan Yakup’un IV. şiirinde “Biz işte onunla birlikte savunacağız beni / Düşlerimi ve düşlerimden arta kalan ellerimi / Biz ikimiz” derken; Kirli Ağustos’un “Ha Yanıp Söndü Ha Yanıp Sönmedi Bir Ateş Böceği” şiirinde “O kadar yalnızım ki birden, gördüm de / Binlerce yıldızıyla bu sonsuz mağaranın içini / Ha yanıp söndü, dedim / Ha yanıp sönmedi bir ateş böceği.” derken; Şairin Seyir Defteri’nin “Kuşatma” başlıklı şiirinde “Doğasın sen, doğasın, yarat beni yeniden / Ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık” derken… Sonrası Kalır; Ben Ruhi Bey Nasılım; Sevda ile Sevgi; Bezik Oynayan Kadınlar; İlkyaz Şikâyetçileri; Oteller Kenti… derken, aradığı budur: Bulunca biz kardeşleriyle de paylaşacağı bir “kendi” daha yaratmak… ya da daha doğru ifadesiyle “kendini keşfetmek”.

Gene has şairlerin harcı bir kehânetle, “Sonrası Kalır” diye, olabilecek “en son sözü” söylemek bahtı da Edip Cansever’in olmuştur; sonsuzluk diye bir şey varsa ve biz “burda”ysak, sonrası hep kalacaktır çünkü; sonrası, olsa olsa “bir sonra” gelenle, gelenlerle… “bir”ken “iki” olmayı özleyenlerle; mesela, Gelmiş Bulundum’dan yola çıkıp “sonrası”nı merak edecek sizlerle gelecek… Öyleyse, bir daha: Şair’e, okuruna, ne mutlu!

Bedirhan Toprak
Edip Cansever – Gelmiş Bulundum – YKY- 2015
Şiir: Meduza, Yerçekimli Karanfil – 1957

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz