Yabancılaşma üzerine gündelik yaşamdan bir öykü | Mahalle Bekçisi Ali – Orhan Kemal

İplikhane Masuracılarından Ali, sık sık hastalanıyor, işe gelmiyordu. Böyle ikide birde «Avarelik, verdiği» için hastane doktoruna muayeneye gönderildi. Doktor muayene etti:
«Zaafiyeti dolayısiyle ise: tahammül edemez» diye rapor verdi. Bunun üzerine fabrikadan çıkarılınca, o da gitti mahalle bekçisi yazıldı. Tesadüf bu, Ali’yi fabrikanın bulunduğu istasyon civarındaki mahalleye bekçi yaptılar. Yani Ali, ise yaramadığı için çıkarıldığı fabrikanın da bulunduğu koca mahalleyi kollıyarak, «Yedekler değişirken» amele arasında «vukuat» olmasın, kadınlara,  çocuklara sarkıntılık edilmesin, issiz takımı, ustalara, kâtiplere satasmasın diye göz kulak olacaktı.
Bu mahalleye, hem de vaktiyle amelelik ettiği: fabrikanın bulunduğu bu mahalleye bekçi olmak, gururunu okşamıştı. Eskiden yüzüne bakmayan, itip kakan «alttarafi iki paralık amele» gibilerden, onu sümsükleyen ustabasından ta fabrika kapıcısına kadar herkes, simdi ona hususî bir kıymet verecekti. Hattâ, kimbilir, belki de patron çağıracak, kulağına usullacık bir seyler fısıldayacaktı. Böyle seylerle patronlar doğrudan doğruya mesgul olmasalar bile, kapıcıları, idare memurları velhasıl «Mahremi esrar» lan olan bir yakınları vasıtasiyle bu işi gördüklerini’ Ali biliyordu. Sonra Ali gene biliyordu ki, fabrikaların polis ve bekçiye sık sık işleri düser, öyle ya, memleketin her tarafından çekilip gelmiş, «Ne idiği belirsiz, bin ananın doğurduğu bu ipallah, sivri külahı takımını idare etmek kolay mı.
Ali eskiden beri bir şeye imrenirdi: Mahalle bekçisinin fabrika kapıcısı Arnavut Recep’le ahbaplık etmesine… Çoğu gece paydoslarında rastlamıştı, işbası yapanlarla, paydos edenlerin kalabalığı çekilip ortalık «mayna» oldu mu, kapıcı ile bekçi sandalyelere kurulurlar, mevsimine göre, çay içer, dondurma yer, cigaralarını tüttürerek dereden tepeden konusurlardı. Ali de bundan sonra böyle yapacaktı.
Kahverengi bekçi elbisesini giyip, tabancasını da beline taktıktan sonra berbere girdi. Saçlarını kısalttırdı, yüzünü iyice kazıttı. Berberin kocaman aynası önünde kendine çeki düzen verip bilhassa kasketini sol kasına «Külhanca» eğdi. Bu haliyle kendini amele arkadaslarından yüksek buluyordu. «Nasıl? Bekçi olduk iste… Fabrikadan çıkarıldıksa isin daha fiyakasını bulduk!» der gibilerden, fabrika önüne geldi.
Paydos yakındı. Fabrikanın büyük demir kapısının kanatları artlarına kadar açılmıstı.
Kapıcıyla, kontroller isçilerin üstünü basını aramağa hazırlanıyorlardı.
O, yani bekçi Ali, elleri arkasında, dehsetli bir gururu yüreğinde tasıyarak yürüyordu.
Fakat… Neden. Hâlâ, hâlâ onu kimse farketmedi. Fabrikanın karsısındaki Kooperatif bakkalı, kasabı, manavı önünden ağır ağır, kendini bilhassa göstererek geçti. Geçerken durakladı, sözde tabancasının kayısını düzeltti. Hayır, hiç kimse onu görmüyor, yahut da görmek istemiyordu. «Aldırıs mı etmiyorlar. Bunu yapamazlar. Çünkü…»
Paydos baslamıstı. Kapıdan çabucak aranan isçiler itise kakısa ve büyük bir kalabalık halinde çıkıyor, bu terli ve bütün sevinç ve ferahlığını asikâr eden yüzleriyle dağılıyor, bazıları kapıdan çıkar çıkmaz kosuyor, birbirini kovalıyor, yüksek sesle sakalasıyorlardı.
Erkeklerden sonra beyaz basörtülü ve siyah göğüslük kalabalığı halinde kadın isçiler de çıkmağa baslamıstı.. Kadınlar erkeklere bakarak daha ağırbaslıydılar.
Ali, kırılan nesesiyle bir kenarda bekliyor, onu orada görmemelerine, «Vay, Ali’ye bak yahu, bekçi •olmus… Lan bekçi olmus Ali beee… Lan yasa be Ali. bekçi olmus Ali, bekçi oldun ha. Nasıl olabildin yahu!» gibilerden imrenmemelerine kızıyordu.. Tam bu sırada, Ali’nin eskiden çalıstığı atelye arkadaslarından birisi kapıdan göründü, bezgindi. Ali’nin yanından ağır ağır geçti, fakat… Ali öksürdü. Arkadası gene fark etmedi. O zaman Ali, bir parça da sinirlenerek onu kolundan çekti. Çatık kaslı durusuyla: «Kör müsün, bak, bekçi oldum ben!» demek •istiyordu.
Beriki hâlâ oralı değildi. Hep o bezgin, bir parça da uyusuk haliyle Ali’ye baktı, sonra lâf olsun diye konustu:
— Bekçi mi oldun simdi de?
— Ya, bekçi oldum.. Nasıl?
Beriki omuz silkip yere tükürdü. Bu haliyle anlatmak istiyordu ki, «Ha bekçi olunmus, ha amele..»
Ve burusuk pantolonu üzerinde zorla tasıdığı vücuduyla çekilip gitti. Ali, arkasından hınçla baktı: «Hergele!» diye söylendi. Kasketini sol kasına az daha eğdi. «Görürsünüz!» diye aklından geçirdi, «hele biraz eskiyeyim. Amele değil misiniz, en iyinizin…»
Hırslı hırslı birkaç adım attı, fabrika kapısının önünde gitti, geldi…
isçiler tekmil çıkmıs, kapı kanatlarından birisi kapatılmıstı. Bir meydan hamalı uzun saplı süpürgesiyle kapı önünü süpürmeğe baslarken, Ali, Arnavut kapıcının kulübesine geldi.
Kapıcıya gülerek askerce bir selâm verdi, bekledi. Kapıcı Recep onu tanımamıstı. Dikkat edince gözü ısırır gibi oldu. Fakat ;bozuntuya vermedi.
— Ooo… Gel bakalım! dedi, sen mi oldun bekçi?
Ve onu, onun gururunu oksıyacak sekilde karsılıyarak sandalye verdi, cigara ikram etti.. Ali, sandalyeye azametli kurulusu, bacak bacak üstüne atısiyle sanki eski fabrikasına, onun süklüm püklüm halini bilen parke taslarına, dekovil raylarına filân: «Ben artık sizin bildiğiniz iki paralık amele değilim. Adam oldum…» demek istiyordu.
O gün geç vakte kadar kapıcı Recep’le ahbaplık ettiler. Bu arada fabrika bas ustasıyla ve ötekilerle de tanıstı. Vaktiyle çalıstığı iplikhanenin asık yüzlü ustası elini nezaketle sıktı, muvaffakiyet diledi.
Ali, dünyadan memnun, içinde tasıdığı gururlu havayla Recebin yanından kalktı.
Mahalle arasına kıvrılan yolda düdüğünü gücünün yettiği kadar üfliyerek karanlığa karıstı.
Günler geçiyordu. Bekçi Ali her aksam paydosta fabrika kapısına geliyor, itise kakısaçıkan isçi kalabalığına ters ters bakıyor, onlardan birisine çıkısmak için en ufak fırsatı kaçırmıyordu. isçiler dağılıp, kapının demir kanatları çekildikten sonra kapıcı Recep’le kulübede cigara içerek iâf atıyorlardı. Uzaklardan Kontrol düdüğünün yaklastığını duyduğu halde bekçi Ali, aldırıs bile etmiyor, «Bana kontrol filân vız gelir. Ben bizim karakolun göz bebeğiyim» gibilerden bir umursuzlukla sivri burnunu kasıyor, sandalyesinden kımıldamıyordu bile… Neden sonra,, kontrol düdüğünün duyulduğundan bir müddet sonra, kontrolden değil de, is icabı vazifesini bilen âmirsiz, kumandansız insanların pervasızlığıyla, karanlık yolda düdüğünü üfliyerek kayboluyordu.
Bir gün fabrikada bir hırsızlık oldu: Yardacı Parmaksız Yusuf, beline doladığı sekiz metre kaput beziyle kapıda yakalandı. Bir yaygaradır basladı… Kapının demir kanatları çekildi, düdükler öttü. Ustalara, idare memuruna haberler uçuruldu ve Parmaksız Yusuf bir anda kendini bu gürültücü kalabalığın elleri üstünde, içeri, idare memurunun odasına doğru götürülür gördü.
Bu isler olduktan, ameleler daha sıkı bir kontrole tâbi tutulup inceden inceye arandıktan sonra ortalık yatıstı. Bekçi Ali’yle kapıcı Recep sandalyelere kuruldular. Kapıcı Recep alabildiğine memnundu.
— Pa.:. diyordu, bu islerde kül yutmayız evvel Allanın sayesinde.. Anam olsun
karım, uçurtmam kus, more!..

Saatlerden beri bire bes katarak her önüne gelene anlattığı bu hırsızlık vakasını kimbilir kaçıncı sefer, Bekçi Ali’ye ballandıra ballandıra «nakil» ettikten sonra, uzun bıyıklarını avuçlarının içiyle sıvazladı ve cigara tabakasını uzattı:
— Yak more.. Olsam ben yerinde hükümetin, bülelerini…
Bekçi Ali birden kapıcı Recebin sözünü kesti:
— Sen öyle yaparsın, ya ben. Sandalyesinden kalktı, gazaplı gazaplı:
— Allahımı inkâr edeyim, diye devam etti, derilerini yüzerim kör bıçakla.. Amele milleti değil mi, bırak… Bunlarda din, iman, namus… Ulan düsün be serefsiz, ekmek diyorsun… Nasıl vicdanın kaail geldi de…
Bu sırada eski arkadasını, hani su, Ali’yi ilk bekçi olduğu gün görüp omuz silkerek «bekçi mi oldun?» diye umursuzca yere tüküren arkadasını hatırladı, büsbütün kızdı:
— Simdi, dedi, idare memuru onu bir güzel benzetir. Sonra bana teslim edecekler…
Gösteririm ona gününü, karakola götürürken…
Durdu, düsündü, ilâve etti:
— Onu bunu bilmem, amelelik namuslu insan harcı değil… Neden dersen…
Fabrika her zamanki gürültüsüyie, sanki hiç bir sey olmamıs, bu fabrikada bu bir sürü adamın sisirip dallandırdığı hırsızlık vakası geçmemis gibi telâssız, sakin, bütün bu bir sürü çabalama ve hayhuya bıyık altından gülerek onlarla alay ediyormus gibi çalısıyordu.
Bekçi Ali’ye gelince.. O, kendisine az sonra teslim edilecek «Hırsız»ı sabırsızlıkla bekliyordu.

Öykü | Mahalle Bekçisi Ali – Orhan Kemal

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dostoyevski: ‘Kendimi, etrafımdaki insanlardan daha akıllı görmekten büyük bir utanç duyuyordum’

Fransız edebiyatçı Andre Gide'nin  Dostoyevski'nin yazarlık hayatının zirvesine ulaştığı, onun bütün eserlerinin kilit taşı olarak gördüğü, aslında uzun bir monolog...

Kapat