Orhan Kemal’den bir öykü: Revir Meydancısı Yusuf | Alt tarafı ne, bir tabak yemek değil mi?

Revir meydancısı Yusuf. Trakya’nın kıraç bir köyündendi. Bir gece, koyun çalmağa gelen bir hırsız öldürüp gömmekten on sekiz yıla hüküm giymisti. Hapishaneye düstükten sonra sık sık memleketini hatırlar, iri çoban köpeklerinin gürler gibi havlayarak dolastığı koyun sürülerini, tarlalara yiyecek götüren kadınları, mavi göklerde kıpkırmızı akan bulutları görür gibi olur, garip garip içini çekerdi.
Simdi, revir «Malta»sının bir kösesindeki karyolasına sırt üstü uzanmıs, gene memleketini düsünüyor, bir taraftan da ağırlasan göz kapaklarını zorla açarak tavana bakıyordu.
Beyaz badanalı tavanda bir tahtakurusu gözüne ilisti. Dikkatle baktı, tamam, bir tahta kurusu… Geceyi hatırladı: ılık ılık kımıldayan havasıyla ağır gece… Taze buğday tanelerine benzeyen diri tahtakuruları, sanki avuç avuç serpilmisti. İnsanın vücudunu ürperterek haslıyorlar, insan iki yana çırpındıkça, les gibi kokuyorlardı.
Yusuf, «Ulan, ne boktan is!» diye aklından geçirdi, «Çobancılıkta ne tahtakurusu olur, ne bir sey.. Ah çobancılık, simdi olmalı ki…»
Bu sırada ecza odasının önünde iki hasta iri iri konustu:
— Terledin mi?
— Tabii yahu…
— Ya ben? Mintan nereme deyse ates dokunmus gibi yakıyor..
Yusuf’un gözü tekrar tavandaki tahtakurusuna «Ulan namussuz, sistin sistin yürüyemiyorsun değil mi?» diye söylendi. «Yatağı, yorganı, somyayı, yastıkları bir güzel filitlemeli. Filitlemeli mutlaka.. Su kaynatıp karyolayı tekmil haslama!!…»
Karyolasında doğruldu. Kalın bilekli, iri yumruklarıyla uykulu gözlerini ovaladı, esnedi.. «Yatağı güzelce kaldırmalı, diye tekrar aklından geçirdi, somyada da tahtakurusu kaynar simdi.. Somyayı da haslamadan olmaz…»
Bu isi yapmak için geç kalmıs gibi bir rahatsızlık duyarak karyoladan telâsla atladı.
Ecza odasından filit tulumbasını aldı. Küçük teneke pompaya ‘.’.Ukrol» doldurdu. Sonra, geldi, karyolasındaki battaniyesini yere serdi, yorganı, yastıkları çabucak battaniyeye indirdi.
Bu isi yaparken ılık ılık terliyor, «Kazan kulpuna benzeyen simsiyah kaslarından sızan teri koluyla siliveriyordu. Ot somyanın üstünden yataklar kalkıverince, aydınlığa çıkan tahtakuruları kaçısmağa basladılar. Yusuf keyifli keyifli gülerek, kaba bir küfür savurdu. Tulumbayı kaptı, sehvetli bir hamleyle pompayı iki sefer bastı. Çağırdılar:
— Yusuf!
Yusuf pompayı bırakıp seğirtti.
— Buyur..
— Bir bardak su getir!
Yarım kalan isini düsünen dalgın Yusuf çabucak, bir bardak su doldurup götürdü ve karyolasına döndü. Pompayı aldı. Yarım kalan istahıyla yeni bastan, iki sefer daha sıktı, üçüncüyü sıkmağa vakit kalmadı:
— Yusuf!
Gene pompayı bırakıp kostu:
— Buyur!
Bu sefer ecza odasından seslenmislerdi.
— Git, çayla seker al!
Uzatılan parayı, içini çekerek aldı. Alnından sızan teri silerek revir kapısına yürüdü. Çıkarken basını çevirip karyolasına, bilhassa filit tulumbasına hazin hazin baktı, merdivenleri hızla indi.
O gittikten sonra mutfaktan, hasta koğuslarından seslendiler:
— Yusuf!
— Yusuf!
— Yusuf laaan!
— Yusuf çayla sekeri getirdi, sahibine verdi. Isıl ısıl parlayan terli, esmer yüzünü nasırlı avuçlarıyla silerek karyolasının yanına geldi. Tulumbayı aldı, sıkacaktı ki:
— Yusuf!
«Eeeeee…» diye bir küfür mırıldanarak mutfağa seğirtti.
Asçıbası onu sert karsıladı:
— Nerdesin lan? Sabahtan beri tellâl olduk… Yusuf, Yusuf, Yusuf, yok. Adam olmayacak mısın sen
— Çay almağa gittim ağa…
— Çay almağa gitmis.. Hep dalga… Doldur su kovaları!
Yusuf yutkunup sustu. Kovaları kaptı. Uzun boyuyla revir kapısında kayboldu.
Çabucak bu isi görüp bir an evvel karyolasına gelmek, tahtakuruları dağılmadan pompalamak istiyordu.
Kovaları doldurup getirdi, mutfağa bıraktı. Dirseklerine kadar sıvalı iri kollarını böğürlerine dayayarak, kısa boylu asçıya baktı; «isim bitti mi. gideyim mi?» der gibi.
Asçı ocakta kaynayan tencerelere dalmıs, düsünüyordu. Yusuf usullacık sıvıstı.
Karyolasına geldi. Elini pompaya tam uzatırken, gene:
— Yusuuuuuuf!
Sanki mahsus yapıyorlardı.. Revir halkı söz birliği etmis, Yusuf tahtakurularını öldürmesin, tahtakuruları bu gece de onu yesin, diye ise tutuyorlardı. Simdi de revir kapısı çalınmıstı… Pompayı gene bıraktı, kostu, kapıyı açtı. Pansuman yaptırmağa gelen adamı içeri aldı, demir kapıyı usullacık kilitledi, sonra gene karyola ve filit tulumbası.
Bu sefer de öteki sıhhiye:
— Yusuuuf!
Yusuf gene kostu, gene bir seyler ısmarladılar. O gene hep aynı itirazsız, sikayetsiz, kocaman bir erkeğin biraz kızgın uysallığıyla gitti, ısmarlananları aldı, geldi, yerlerine verdi. Bu sırada gözü revirin duvar saatına ilismisti. «Ulaaan, ikindi olmus be!» diye mırıldandı. «Nerdeyse hastalar aksam yemeğine oturacak.. Ondan sonra sofa süprülecek, ondan sonra su tasınacak, ondan sonra…»
Füit tulumbasını kaptı, iki defa hırsla pompaladı.
— Yusuf!
Gene asçı çağırmıstı. Asçının içeri içeri, kanlı gözlerini ayıra ayıra, küfrede ede söz söyleyisini hiç sevmezdi. Tulumbayı bırakıp kostu.
— Hazırla su sofrayı.. Masayı çek, tabakları diz, kasıkları…
Yusuf masayı çekti, tabakları dizdi, kasıkları koydu. Bütün bunları olağanüstü bir çabuklukla yaparken, isi erken bitirirse hastalar yemek yerken bulasık vaktına kadar «su namussuz tahtakurularını» pompalayıvermeyi aklından geçirdi.
Dısardan çağırdılar:
— Yusuf!
Asçıbası’ya hastaların yemek kaplarını veriyordu, aldırmadı.
— Yusuuf!
Gene aldırmadı. Bu sefer ses gürledi:
— Yusuuuuuf!
116
Yusuf telâsla kostu. Asçıbası zaten sıcak mutfağı hamama çeviren maden kömürü ocağının önünde haslanmısa dönmüstü. Yusuf’un «gene niçin isi. bıraktığının» farkında değildi. Simdi yanında bulunmayısına müthis kızdı: «Ulan hey Allah belânı versin be!
Kovmalı bu deyyus oğlu deyyusu… Amma; dalgacı yahu…»
— Yusuf, Yusuuuf, Yusuuuuuf!
Yusuf bunu sahiden duymadı. Asçının ona seslendiği sıra, o, revir sofasının alt basında, sıhhiyemahkûmlarından birisiyle konusuyordu:
— Bu karyola neden dağılmıs? diye çatık kaslı sıhhiye, Yusuf’un karyolasını göstererek sordu… Amma da intizamsız herifsin bel Somya bir tarafta, yataklar bir tarafta, pompa öbür tarafta… Hele pompa… O senin eline yakısır mı, ayı! Ya müdür filân gelse de görse bunları böyle? Ha? Ne olur sonra? Topla kaldır haydi…
Yusuf yerdekileri kaldırırken asçı tekrar, hem* de daha beter, gazaplı, bağırdı:
— Ulan dinini imanını… evlâdı!
Sıhhiye mahkûm ecza odasına çekilmisti. Yusuf asçıbasının sesine kostu:
— Ne cehenneme gittin gene hergele! Tam bu sırada revir kapısı hızlı hızlı çalındı:
— Nerde buranın anahtarı?
— Heeey, kapıcı? .
— Buranın adamı yok mu, öldünüz mü be heey’ Basgardiyan bıçak ve esrar aramak için gelmisti. Đçeriye usullacık girip, hastaları yataklarında bastırmak istiyordu. Fakat böyle yaygaraya verilip ortalık ayağa kalkınca, tabii hastalar çoktan isi anlamıs. simdiye kadar bıçaklar da, esrarlar da «zula» edilmis olacaktı. Buysa, kapının geç açılması yüzündendi.
Kapı boyuna çalınıyordu. Kilit sıkırdarken «Basgardiyan geldi!» diye haber vermediği için, Yusuf bunu herhangi bir mahkûm sanarak; «Beklesin… Patlamadı ya…» diye aldırış etmedi.
Halbuki kapı omuzlanıyordu âdeta.. Kapının açılmamasından manalar çıkarıyor, kapıyı mahsustan geç açıp «zulacı»lara vakit kazandırmak istediğini sanıyordu.
Neden sonra, ilk önce sıhhiyeciler ecza odasından fırladılar, kapıda Basgardiyanı görünce, revir sofasında bir telâstır basladı:
— Yusuf!
— Yusuuf!
— Yusuf nerede be?
— Ne cehennemde bu herif yahu?
— Zaten hiç yerinde durduğu yok ki…
— Heey, Yusuf!
Yusuf isin ehemmiyetini kavrayıp da kapıya kostuğu zaman is isten geçmisti. Basgardiyan hırslı hırslı bağırmağa basladı:
— İsiniz gücünüz dalga! Alt tarafı bir kapı açacaksınız.. Bir saattir kapı önündeyiz..
Reviri sallasırt etseler haberiniz olmayacak!
Asçı ıslak bir tavuk gibi, mutfaktan telâsla geldi. Simdi her kafadan bir ses çıkıyor, kapının geç açılma kabahati doğrudan doğruya Yusuf’a yükletiliyordu. Basgardiyan uzun uzun bağırıp çağırdıktan sonra:
— Değistirin bu herifi! diye sıhhiyecilere emir verdi. Atın içeri gitsin… Söyle daha bir
gözü açılıca yok değil ya bu kadar mahpusun içinde…
Ve hasta koğuslarından birisine girdi. Mahkûm sıhhiyecilerle mahkûm asçı, mahkûm Yusuf’a baktılar. Asçı:
— Topla yataklarını! dedi.
Meydancı Yusuf, «içeri atılıp, bir kap yemekten olmanın» kaygısını yüreğinde tasıyarak, yatakların»; eski bir çula sararken, asçı basucuna dikilmis, «giderken bir seyler alıp götürmesin!» diye onu dikkatle kolluyordu. Yusuf’a gelince… O serin, hovardaca bir sarkı mırıldanıyor, oyuncağı elinden alınmıs bir çocuk hırsıyla, yataklarını bağlıyordu. Đsini bitirince hasta koğuslarını teker teker dolasıp hastalardan helâllik aldı. Sonra yataklarını omzuna vurdu, revir kapısından çıkarken:

— İçeri atılınca gebermem ya., diye hınçla söylendi. Alt tarafı ne, bir tabak yemek değil mi?.

Revir Meydancısı Yusuf
Öykü | Orhan Kemal

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aziz Nesin’den bir hikaye: Aslan Payı | Bundan sonra köpeklerin sözüne inananın…

Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, orman kanunlarının yürürlükte olduğu bir ormanda bir aslan varmış. Bu...

Kapat