Haraç Mezat, Paramparça – Oya Baydar | Dünya bir pazar olmaktan çıkamadı mı binlerce yılda?

Bitpazarı, kentin en güzel yaya köprüsünün ayakları dibinden başlayıp ırmağın sol yakası boyunca uzanır. Yaz kış, yağmur soğuk demeden, her cumartesi, Afganlıların Fransızlara, Almanların Çingenelere, Polonyalıların Türklere karıştığı bir renk, dil, ırk ve halklar cümbüşüdür. Main ırmağının kenarında, özenle budanmış bodur çınarların altında, saf ipek Hint sarileri Amerikan piyade üniformalarına; tülden, dantelden gelinlikler yaldız işlemeli Özbek takkelerine; patiska gecelikler beyaz yakalı, çıpalı bahriyeli kazaklarına, ince naylon çamaşırlar meşin punk ceketlerine sarılır.
Kırık dökük Bohemya kristallerinin yanıbaşında Afrika maskları, Gineli tanrı heykelcikleri, Mozambikli, Seyşelli midye kabukları, Kütahyalı çiniler, şaşırtıcı bir uyum içinde geç kalmış, belki de hiç gelmeyecek alıcılarını bekler. Belle Epoque afişlerindeki kankancı kızların yıldızları işaret eden ince uzun bacakları, yerde döküntüler arasında yatan kolu bacağı kırık taşbebeklere nispet yapar.

Çoktandır yeni baskısı yapılmamış, artık ne yazarı ne konusu anımsanan eski bir kitap; artık kimselerin dinlemediği cızırtılı bir taş plak; hemen yanıbaşında köpek resimli, çiçek gibi açılmış sarı pirinç mikrofonlu Sahibinin Sesi gramofon; eski ayakkabılar, sivri burunlu yumurta topuklu çizmeler, renk renk, biçim biçim, boy boy elbiseler, paltolar, ceketler, çamaşırlar… Bir mürekkep hokkası, bir yağdanlık, bir buhurdan, bir sürme kabı; kimbilir kimlerin ne zaman, nerelerden, kimlere, hangi duygularla gönderdiği pulları üstünde kartpostallar; eski sikkeler, paralar, banknotlar; sararmış, unutulmuş, vazgeçilmiş eski fotoğraflar ve renk renk, çeşit çeşit binlerce takı; akla ne gelirse her şey…

Bitpazarının cıvıl cıvıl çeşitliliğini, meraklı kalabalığını, insana tepeden bakmayan, pazarlıktan bıkmayan dost satıcılarını; onların, sattıkları mala yabancılaşmamış özenlerini, sevgilerini, ama asıl o gürültülü, neşeli havada titreşen incecik hüznü, ezik pişmanlığı, bir daha hiçbir şeyin sahibine dönemeyeceği, sahibini bulamayacağı, eşyanın insandan daha ömürlü, daha direngen olabileceği, kendi bağımsız yaşamını sürdürebileceği duygusunun yarattığı, esefle rahatlama karışımı o garip duyguyu severdim.
Hiç satın alamayacağımı bildiğim, bebeğini emziren, dudakları memelerinden daha etli, tahtadan oyulmuş çıplak kara tanrıça heykelini okşamayı; tavus tüyleriyle süslü bir şapkayı başıma geçirip oymalı yaldız çerçeveli kırık aynada kendime yabancılaşan yüzümü seyretmeyi; dantelli, fistolu bembeyaz patiska geceliklere dokunmayı, bir eski kitabın sayfalarını çevirip boyalı bir sandığı koklamayı -elma ve ceviz karışımı, tanıdık bir koku-; sıcak güney denizlerinin derinliklerinden çıkarılmış ya da mercan adalarının bembeyaz kumsallarından toplanmış, şimdi denizlerden uzak bir yabancı kentte yapayalnız üşüyen sedef rengi denizminarelerini kulağıma dayayıp dinlemeyi -oysa dalgaların sesi kesildi mi denizminareleri de susar, bilirim- ve asıl, yerde yığın yığın dağınık duran sararmış eski fotoğrafları karıştırmayı severdim.

Baharda, ırmak boyu japoneriklerinin ve bademlerin pembesini, süs kirazlarının duru beyazını ve filizlenen çınarların körpe yeşilini giyinince; yaz geldiğinde, hiç sararmayan, canlı, yeşil çimenleri ve özenle dikilmiş bakımlı renk renk çiçekleri takınınca; kışları, bu kadar lekesiz ve temiz olmasına hep şaştığım beyaz kar kürküne bürününce; hele de sonbahar, şanlı, büyük bir isyanın renkleriyle gelip hep isyana hevesli, devrime tutkun, ama yenilgiye yazgılı yüreğimi kızıl renkleriyle donatınca, kentin sokaklarını aceleyle ardımda bırakıp ırmak kıyısına kavuşmaya çalışırdım. Main uzakta Rhein’la birleşir, koca Rhein, vadileri, ovaları, ülkeleri aşıp Okyanus’a akardı, bilirdim. Sadece denizlerde genişleyen, hafifleyen yüreğime, ırmak serin bir su gibi gelir; denizlerden uzak bu kentte ufka açılan bir pencere olurdu.

Eylül sonu ılık, neredeyse sıcak geldi. Belki sonbahar yağmurları geç kaldığından, belki de güneş, haftalar boyunca bulutsuz, masmavi bir gökte buğulu buğulu parladığından, 1990 sonbaharı her yılkinden daha renkli, daha parlak, daha isyankar oldu. Main’ın sarı rengi, duru olmasa’da dumanlı bir maviye dönüştü.

Günlerden cumartesiydi. Yalnızdım, özgürdüm, mutluydum. Kenti çevreleyen korulardan başlayıp, ayaklarımın altında çıtırdayan kuru yaprakları dinleye dinleye güz rengi sokaklardan geçerek, ırmak boyunun bodur çınarlarına, salkımsöğütlere taş çıkartan incelik ve döküklükteki telli kavaklarına, şarabi renklere bürünen japoneriklerine koştum.

Main’dan Rhein’a, Mosel’e kadar nehir boylarınca süzülen dizi dizi beyaz tenezzüh vapurlarının küpeştelerine ve köprülerin parmaklıklarına; uzak denizlerden gelip nehirlere, ırmaklara alışıp denizleri unutup ırmak kuşu olmuş martılar tünemişti. Çığlıkları bitpazarının neşeli uğultusuna, gürültücü renkliliğine karışıyordu.

Her şeyin mutluluğu anımsattığı bu güzel eylül günü, renklerin, seslerin, kuşların, güz yapraklarının, eşyanın ve insanların çağrısına karşı durabilmeliydim.
O gün, dökülen çınar yapraklarının ve martıların tarafında kalıp zaten hiçbir şey almayacağımı bildiğim bitpazarından kaçabilmeliydim. Orada, haraç mezat satılığa çıkarılmış yenik, yitik, paramparça kimliklerimizle, hayatlarımızla, umutlarımızla karşılaşmadan ırmak boyundan ayrılabilmeliydim. Dalından sessizce kopup döne döne, ağır ağır düşen bir çınar yaprağının peşine takılmamalıydım…

Köprünün koyu pembe taş ayaklarının hemen altında, bitpazarının ilk tezgahlarının kurulduğu, yerlere serilmiş naylonların üzerine ilk hazinelerin yayıldığı basamakların yanındaydım. Kuru çınar yaprağı o kadar büyük, o kadar hareli, o kadar güzel kızıl-kahve renkte olmasaydı gözüm takılmayacak, peşinden koşmayacak, süzüle süzüle düştüğü tezgaha yaklaşmayacak, onları görmeyecektim.

Ama yaprak neredeyse iki elim kadar kocaman, ancak usta bir ressamın elinden çıkabilecek kadar güzel renkli, dağ başında ince bir türkü kadar yumuşak ve hafifti. Havada salına salına düşüp, yere serilmiş dağınık, yoksul, karmakarışık bir tezgahın üstüne konuvermişti.

Onları çınar yaprağını tutmak için yaklaştığımda gördüm. Tezgahlarını köprünün ayaklarının altına; yersiz yurtsuzların sabahladığı, eski gazete, paçavra, boş bira şişesi dolu, kusmuk ve sidik kokulu kuytuların yanıbaşına açmışlardı. Özentili, garip giysileri: Dapdar siyah deri pantolonların üstüne parlak renkli gömlekler, ya da paçaları tiftilmiş eski blucin bermudalar, yakası kolu açık, göğüsleri yazılı incecik tişortlar, boyunlarında kocaman haçlar ya da Mercedes yıldızlarıyla ve bıkkın, umursamaz asık suratları, bakımsız, pis, uzun sarı saçları, kapana kısılmış hayvan bakışlarının ürkekliğindeki gözleriyle hemen dikkati çekiyorlardı. Kıvır kıvır saçlı, siyah derili Afrikalı’dan çekik gözlü Uzakdoğululara, İsveçlilerden Fransızlara, Türklerden Perululara, Almanlardan Afganlılara kadar tam bir ırklar ve halklar karmaşası olan bu acayip pazarda, bir tek onlar başka bir dünyadan gelmişçesine yabancıydılar.

Herkesten farklı birşeyler satıyorlardı. İnsanlar, yere gelişigüzel yaydıkları karmakarışık mallara ciddi, hüzünlü, düşünceli gözlerle bakıyor; şöyle bir dokunup evirip çeviriyor, sonra tezgahlardan sessizce uzaklaşıyorlardı.
Bir tek onların tezgahlarının başında, bağıra bağıra neşeli pazarlıklar yapılmıyor; uzaklaşan alıcının arkasından “Hadi al istediğin fiyata,” diye koşulmuyor; bir bitpazarı alışverişinin alışılmış keyfi çıkarılmıyordu. Sanki satışı yasaklı birşeyleri, gizlemeleri gereken bir malı pervasızca pazara çıkarmış gibiydiler. Vücudunu ilk kez satılığa sunan kadın kadar acemi, ürkek, beceriksiz; onun kadar hırslı, yırtık, şaşkın görünümlüydüler.

Köprünün ayaklarının hemen dibine, alıcısı bol, değerli, aranan mallar satan gedikli satıcıların rağbet etmedikleri bu bölgeye serdikleri, ortası delinip simgeleri çıkartılmış Doğu Alman ve Romanya bayraklarının, yırtılmış parti afişlerinin, pankartlarının, halk milisinin ve halk ordusunun yıldızlı, sırmalı sancaklarının üstüne yaymışlardı mallarını.

Karmakarışık bir rozet; madalya, kızıl yıldızlı apolet ve kokart, çeşit çeşit levha, afiş, üniforma, pul, para, otomobil plakası, bayrak, sancak ve hurda yığını… Ücra kasabaların yoksul evlerinin eski konsollarının çekmecelerinde yıllarca saklanmış zavallı hazineler: Bir eski pirinç şamdan, çatlak; değersiz bir vazo, bir seramik tabak, bir porselen çerçeve, dantel bir yaka ve sanki bir kibrit çakışta yakılmak üzere hazırlanmış, üst üste yığılmış eski fotoğraflar…

Peşinden koştuğum çınar yaprağı düşüp fotoğrafların üstüne konmuştu.
Sapından tutup yavaşça kaldırdığımda fotoğraftaki çocukla göz göze geldik.
Yıkık bir köy evinin kapısında, uzun sarı saçlı, zayıf bir kadının kucağındaydı. Koca sarı kafalı, incecik çöp bacaklıydı. Elinde bir ekmek parçası tutuyordu. Hemen alttaki eski, sararmış, yıpranmış bir başka fotoğrafta gülümseyen genç adamın yumuşak, hüzünlü bakışlarını andırıyordu gözleri. Belli ki aynı yollardan, aynı kaderden, aynı albümden geliyorlardı.

Fotoğraf yığınını usulca, okşarcasına karıştırdım. Korkunun dayanılmaz çekimine kapılmış bir çocuğun yürek çırpıntılarıyla, tek tek elime aldım eski resimleri. Çocuk büyümüştü. Boynunda pionier eşarbı, elinde “Biz tarihi yazanlarız” pankartıyla, bir yürüyüş kolunun başını çekiyordu. Artık kafası o kadar kocaman, vücudu öyle hastalıklı, çelimsiz değildi. Bakışlarından tanıdım onu, gözleri değişmemişti. Bir başka fotoğrafta, DDR ve parti bayraklarıyla donatılmış, çiçeklerle bezenmiş bir kürsüde, sağ yumruğu havada nutuk atıyordu. Sonra, on dokuz yirmi yaşlarında bir delikanlı, bir elinde mala, bir elinde tuğla, üstünde işçi tulumu, gözlerinde yumuşacık, hüzünlü bir gülümsemeyle, -arkada, belli belirsiz Brandenburg Kapısı- bir duvar örüyordu. Bir göl kenarında, kendi yaşlarında güzel bir kadınla el ele yürüyor; bir başka fotoğrafta, yine aynı adam, takım elbisesi, dudaklarının ucuna iliştirdiği resmi gülümsemesi ile Honecker’in elini sıkıyordu.

Son bir fotoğraf daha çektim yığının arasından. Daha yeni, renkli bir resim. Arkada Kremlin’in kızıl yıldızı ve bayrağı; bütün dünya içine sığacakmışçasına geniş bir meydan. Gencecik -sanki bildik, tanıdık- bir kadınla yine aynı adam. Gözlerinde, yıkık evin önündeki cılız, hasta savaş çocuğunun yumuşacık hüznü; gözlerinde yıldızların ve bayrakların gölgesi…

Bir eylül sonu; bir koca ırmak boyu… Yerde, kaldırımların üstünde, saçlarımda, omuzlarımda, eski eşyaların, fotoğrafların ve parmaklarımın arasında, kurumuş, sarı yapraklar. Sarı yaprakların arasında Doğu Almanya’daki Sovyet askerlerinin şapkalarını süsleyen görkemli kızıl yıldızlar, milis kasketleri, Lenin nişanları: köy yollarından sökülmüş yön işaretleri; yıkılan Berlin duvarının irili ufaklı parçaları; yerde başak çelenkli, çekiçli, pergelli DDR bayrakları; Honecker’in başina palyaço takkesi çizilmiş büyük boy posterleri, pionier eşarpları, gençlik örgütü kimlikleri, parti üyelik kartları ve yerde, nemli toprak üzerinde, güz yapraklarına karışmış, onlar gibi sarı-kahve fotoğraflar. Yok pahasına satılığa çıkarılmış paha biçilmez, inanç, umut, yaşam değerinde ne çok mal…

Kafamın içinde dönüp duran, çok eskiden, belki de çocukluğumda okuduğum bir kitaptan bölük pörçük bir alıntı: “Semerkant’ta, Buhara’da, Tebriz’de, Atina’da, Milet’te, Sirakuza’da, Kordoba’da, Sevilla’da, Kostantiniye’de, Persopolis’te, Marakeş’te, Tanca’da, binlerce, on binlerce kentte çarşılar, pazarlar kurulurdu. Sur duvarlarının içinde, Acem halıları Hint şallarına; fildişleri kaplan postlarına, deve derisinden altın işlemeli yelekler Tatar kılıçlarına, türlü lezzet ve kokudaki baharat, zambak ve gül yağlarına, İznik mavisi testiler ince boyunlu pembe kristal Moreno sürahilerine, kır atlar doru kısraklara ve birbirinden güzel, güçlü, yalnız köleler uzun sırma saçlı, ince belli Çerkez cariyelere karışırdı. Gece gündüz, karıncalar, solucanlar gibi kaynaşan düzensiz, dağınık, gürültücü, çoğu çullara sarılmış, çoğu yoksul bir kalabalık hırs ve şehvetle doldururdu pazar meydanlarını.”

Binlerce yıl sonra, pazarları dolduran aynı hırslı kalabalık, aynı alışveriş sarhoşluğu, aynı mal ve sahiplenme şehveti. Dünya büyük bir pazar olmaktan çıkamadı mı binlerce yılda? Mallar milyonlarca kez daha çeşitli, daha zengin; satıcılarsa daha acımasız, daha hırslı. Uğruna duvarların yıkılıp yıldızların, bayrakların, inançların, hayatların yerlerde çiğnendiği özgürlük, binlerce yılda, pazar özgürlüğü olmayı bir adım bile aşamadı mı?

1990 yılının bir eylül günü. Dört bir yanda sarı-kızıl güz yaprakları. Güzel, bakımlı, neşeli bir ırmak boyu. Ve yere serilmiş tezgahlarda, belki de binlerce yıldan bu yana ilk kez meta olup pazara çıkarılmış alışılmadık, garip bir mal: en az üç kuşağın kimliği; kimliklerimiz…

Fotoğraftaki mahzun gülüşlü, yumuşacık bakışlı adam, sadece hüzünlü değil şaşkın gözlerle bakıyor şimdi çevresine. Yürüyüş kolunun en önünde gurur ve umutla yürüyen çocuğun taşıdığı pankartın üstündeki yazı siliniyor. Genç duvar ustasının elinden tuğlalar dökülüyor. Kremlin’in yakut yıldızı fonda hala muhteşem ve mağrur parlasa da, ışığı, gencecik kadının yüzünü aydınlatmıyor
artık.

İçimde neden olduğunu bilmedigim bir utanç: pazara gelmenin, satılığa çıkarılmış bu paha biçilmez malların yanına bir alıcı gibi yaklaşmanın ya da bir çağın, bir dönemin, milyonlarca insan hayatının pazarda haraç mezat satıldığına tanık olmanın utancı, bu pazarı dağıtamamanın, bu satışı durduramamanın, yeni dünyayı kuramamanın utancı…

Parmaklarımın arasında sıkı sıkı tuttuğum çınar yaprağının altına gizlenip çevreme baktım. İşte oradayız. Eski asker postallarının, kat kat tül etekleri yırtılmış bale elbiselerinin, kırık gece lambaları ve boş akvaryumların arasında, çığırtkan el radyolarının, açık saçık resimli Playboyların, hurda demir ve lastiklerin, paslı bisikletlerin, oymalı dolapların ve sarkıntılı cam küpelerin yanıbaşında, pembe tuğla köprünün ayakları dibindeyiz. Eskici Türklerin çaputlarının, Pakistanlıların fildişi oyma biblolarının, Romanyalıların işli bluzlarının, Hint kumaşlarının, Yugoslavların seramik fincanlarının arasına karışmışız. Esir pazarlarındaki gibi suskun, utançlı, yenik,  çırılçıplak… Ağaçlardan düşen sarı yapraklar örtüyor çıplaklığımızı ve utancımızı…

Saklandığım yaprağın altından çıktım. Elimde, hüzünlü yumuşak bakışlı adamın Brandenburg Kapısı’nın yakınında duvar örerkenki delikanlı fotoğrafı, bir de kızıl yıldız.

Satıcı sonunda bir alıcı bulmuş olmanın sevinci ve hırsıyla: “Her parça beş mark,” dedi. İlk kez başımı kaldırıp yüzüne baktım. Biraz kadınsı, ama güzel yüzlüydü, boynunda haçı vardı. Özgür pazar ekonomisi’nin ilk girişimcilerindendi.

“İkisine beş mark ver, yeter,” dedi. Beş markı kaçırmanın telaşına kapılmıştı.

Elimde eski bir fotoğraf ve kimbilir Doğu Almanya’da görevli hangi Sovyet askerinin şapkasından koparılmış bir yıldızla şaşkın duruyordum adamın karşısında.

“Pahalı mı geldi?” diye sordu. Söylediği fiyattan kuşkuya düşmüştü.

“Çok ucuz,” diye mırıldandım.

Yüzüme önce şaşkınlık, sonra öfkeyle baktı. Bana öyle geldi ya da.

“Bana sorarsan hiçbiri beş para etmezdi,” dedi.

“Ne verirsen ver, al git!”

Çok ucuz bu insan hayatları; bizi biz yapan, insan yapan kimliklerimiz, tarihimiz, yüzyılın, elli yılın değil, binlerce yılın umutları, bunca acı, bunca sevinç, bunca zafer, bunca yenilgi ucuz, hatta yok pahasına…

Sararmış fotoğrafı ve sırmalı yıldızı yere bıraktım. Bir tek, kuru çınar yaprağını aldım elime. Cebimden bir madeni beş mark çıkarıp yere, fotoğrafların üstüne attım.

Yaprak için, dedim.

Elimde sarıdan kızıla dönmüş koca çınar yaprağı, bitpazarını arkamda bırakıp ırmağın karşı kıyısına doğru yürüdüm.

Haraç Mezat, Paramparça
Öykü: Oya Baydar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ali Nesin, Aziz Nesin’i Anlatıyor: Babam için aydın olmak halkı için çalışmaktı

Aziz Nesin hayatı boyunca kendisini halkına borçlu hissetmiştir ve Nesin Vakfı da bu borcu ödemenin bir parçasıdır, onun bir ürünüdür....

Kapat