Uygarlık tarihin en önemli eseri Gılgamış Destanı üzerine – Prof. Stefan Landsberger

Gılgamış destanı, Babillilerin ulusal destanıdır. Destanın bu nitelemeye hak kazanmasının nedeni, ulusun her bireyine seslenmesinden; destan kahramanının, halkın erkeklik ülküsünü en özlü biçimde canlandırmasından ve insan yaşamı sorununun destanda büyük bir yer tutmasından ileri gelmektedir. Babilliler bu destanla, Yunanlıların ulusal destanları İlyada’yı oluşturmasından çok önce, eski kavimlerde görülmeyen bir yapıt yaratmışlardır.
Mısırlılar da, Etiler de Gılgamış ayarında bir destan yaratamamışlardır. İsrailoğullarının dünya tarihinde bıraktıkları etkiye karşın, büyük öykülerinde, bu destanlarda görülen görkem ve deyiş yoktur. Önasya’da Babillilerden başka destan tekniğini geliştiren biricik kavim Fenikelilerdir. Fakat bunların destanları da, yüksek bir sanat yapıtı izlenimi vermediği gibi, Babillilerin destanlarındaki derinlik ve güzellikten de yoksundur. Babillilerin bu farklı sanat gücünü gösterebilmeleri, kendilerine miras kalan düşünceyi verimli bir biçimde kullanabilmiş olmalarındandır. Sümer düşlemi, görkemli mitolojik biçimler yaratmıştı. Bunlar, zengin düşlemlerini işletip gerçekleştirerek büyük destan biçimini yaratmışlardı.

II.

Bu şiirin güzelliğine, derinliğine girebilmek bizce çok zordur. Bunu yapmak istersek, o zaman büsbütün yabancı bir kavrayışa, bambaşka bir evrene dalmak zorunda kalırız. Bundan başka destan elimize kırık bir yontu gibi geçmiştir. Destanın en önemli bölümleri eksiktir.
Sonra, sağlam kalan bölümlerde de dizelerin ya başları ya da sonları yoktıır.

Akatça dilbilgisinin, sözlük bilgisinin araştırılmasında bugüne dek elde edilen ilerlemelere karşın, kimi parçaların asıl anlamları hala bilinemiyor. Çevirmen sık sık metin onarımı ve düzeltmeler yapmak zorunluğunu duymuştur. Her yerde yaptığı bu onarım ve düzeltmelerin nerelerde olduğunu da gösterememiştir. Onun için, yapılan çeviride metnin aslı bazan silik kalmıştır. Destanın başından sonuna, okurun anlamasına engel olan noktaları saymış olduğumuza ve yapıtı anlamak konusunda çaba göstermesini ayrıca kendisinden dilediğimize göre, şiirin sanat ve düşünce bakımından göstereceği değeri, okurun anlayıp beğeneceğinden kuşkumuz yoktur

Gılgamış destanının oluşumunda üç gelişme evresi
vardır:

1. Sümerce yazma: Bunun tarihi, İsa’dan önce 2000 yıllarıdır. Bu Sümerce yazma elimize eksik olarak geçmiştir.
Anlaşılması da güçtür. Konu, bütünlük gösteren  bir destan biçimine sokulmamıştır. Gılgamış’ın başından  geçen birçok şey anlatılmaktadır. Bu destansal öykülerin  kimileri, bize Gılgamış’ın, bir zamanlar Güney  Babil sınırları içinde olan eski kentlerden Uruk’un beyi  olduğunu, Kuzey Babil kentlerinden Kiş kralı Agga’ya  karşı savaştığını anlatmaktadır. Bu yazmada, Gılgamış’ın  tarihsel bir kişilik olarak gösterilmesi olgusuna,  son yazmalarda raslanmaz. Bununla birlikte, kahramanın  Uruk’a sıkı sıkıya bağlı kaldığı, sonraki yazmalarda  da belirtilir. Gılgamış, Uruk surunun kurucusu  olarak tanınmaktadır. En son yazmanın ozanı, okurunu  sanat yapıtı olan bu suru gözden geçirmeye çağırır; surun  üzerinde Gılgamış’ın yazıtını okutmakla da bu yiğitin  gerçekten yaşadığını kanıtlamak ister. Eski yazmalardaysa,  Gılgamış tümüyle bir söylenceler dünyasında  yaşar. Gılgamış’la ilgili öykülerin kökenleri Sümerce  yazmada da görülür. Örneğin, gökyüzünün boğasıyla  olan savaşı, dev yapılı Huvava’yı öldürmesi gibi. Yine  Sümerce yazmada, Engidu, Gılgamış’ın hep yanındadır;  ama sonraki yazmaların tersine, onun eşit bir yoldaşı,  arkadaşı olmayıp, sadık bir kölesidir. Sümerce yazılan  Gılgamış destanının büyük bir bölümü, yeni yazmada  görülemez. Örneğin, Gılgamış’ın kendi ecesi tanrıça İştar  için yaptırmak istediği göz kamaştırıcı tahtın kerestesini  sağlamak amacıyla korkunç cinlerin koruduğu  cins bir ağacı nasıl kestiğini, yeraltı dünyası tanrıçasının  bunu kıskanıp kesilen ağacı yeraltından yeryüzüne  açtığı bir yarıktan cehenneme nasıl düşürdüğünü, Gılgamış’ın  kölesi Engidu’nun bir hileyle bunları nasıl yeniden  yeryüzüne çıkardığını anlatan öykü, son yazmada  bulunmaz. Yalnızca bu öykünün içerdiği yeraltı dünyasının  şaşırtıcı gelenekleriyle, kurallarıyla ilgili bilgi,  yapıtı yazıya geçireni öylesine ilgilendirmiştir ki, destanın  bütün dünya bilgilerini içermesi gerektiğini düşünerek  Engidu’nun yeraltı dünyasına gidişini, öykünün  bütününden ayırıp, sözcüğü sözcüğüne yapılmış bir çeviri  olarak destana eklenmiştir. İşte bu başarı, destanın  12’nci tabletini ortaya çıkarmıştır. Okurlarımız bu 12’nci  tableti gözden geçirmekle eski Sümerlerin, Gılgamış’ın  yiğitlikleriyle, ünüyle ilgili ne düşündüklerini, ne düşlemlediklerini anlamış olacaklardır.

2. Eski Babil yazması: Bu yazma, Hamurabi zamanında  (M.Ö. 1800 yıllarında) yazılmıştır. Elimize üç  tableti eksik olarak geçmiştir. Bununla birlikte, söylencenin  tarihsel evrelerini açıkça göstermeye yeter. Ozan,  Sümer yazmasından, halkın dilinde dolaşan masallardan  yararlanarak, tümüyle serbest bir yöntemle, Gılgamış’ın  sonsuz yaşamı arama destanını yaratmıştır. Gılgamış  destanı da, ozanın elinde, bizim Faust’a benzer dediğimiz  şiirin özelliğini, yani ‘sorunsal şiiri’ özelliğini kazanmıştır.  Destan, insan yaşamının bütün yorgunluk ve güçlüklerinden doğan sorunlarını yanıtlamak için yazılmıştır.
Yanıt, son derece kötümserdir; bütün emekler  boşunadır. İnsan yaşamının bütün karışıklığı içinde parlayan  tek şey, dostluktur. Bu değer, kadın aşkına karşı  derin bir nefretin tersi oluyor. Ne yazık ki bu değer de  ölümlüdür. Çünkü tanrıların yönettiği, ama sonsuz düzene  bağlı olan alın yazısının gücü, en parlak dostluğu  bile yıkar, bitirir. Ölümün de ortadan kaldıramadığı dostluk,  hep insanı boş yere uğraştıran alın yazısına olan inanç,  bu bulanık destan havasında tek olumlu noktayı  oluşturmaktadır. Bu düşüncenin derinliği, ozanın ortaya  koyduğu konunun biçimiyle tam bir karşıtlık durumundadır. Şiir, en basit bir halk şiiri deyişine sokulmuştur.
Ozan dizelerinde “bahri recez” (1) kullanmıştır. Destanın  yapısı çok açıktır. Olayların akışı, dramatik birtakım  kurallara bağlanmıştır. Kahramanlar, güçlerinin her  ölçünün sınırını aştığı sırada, yazgılarının birdenbire  değiştiğini görürler. Bu düşüş, gökyüzü boğasının öldürülmesinden  sonra olur. Bunu Engidu’nun ölümü ve Gılgamış’ın boş yere sonsuz yaşamı araması izler.

Destanda egemen olan ana düşünceyi, bunun kalıba  sokuluşunu, öykünün akışına katılan kişilerin seçimini,  değişik kişiliklerin taşıdıkları özellikleri, kişilerin  oynadıkları karşılıklı oyun biçimini, bu eski Babilli ozan bulmuştur.

3. Destanın son bölümünün oluştuğu tarihi kesin  olarak söyleyemeyiz. Bu tarihi 1250 olarak kabul edersek;  o zaman kilise örneksemesine (canonisation analojisine)  uymuş oluruz; çünkü 1250 tarihinde Babillerin  bilimleri, yazınları doruk noktasında, kesin biçimini almış durumdadır.

Gılgamış destanının en son ozanı, Kassitler çağında yaşamış olan Sin-lekke-unnini adında bir sanatçıdır.
Bu ozan, yapıtı, bilerek basitleştirilmiş olan biçiminden  kurtarıp, çok sanatlı bir kalıba koymuştur. Yapıtın çağdaşlaştırılması  her bakımdan eski ozanın amaçlarına  bağlı kalınarak yapılmış; ama konu, her bakımdan zenginleşmiş, incelmiştir.

Bu son sanatçının yapıta yepyeni örgeler (motifler)  ekleyip eklemediği, bugün için belli değildir. Belki yapıta,  11’inci tabletin içerdiği tufan öyküsünü karıştırmıştır.  Ozan bu konuyu, eski Babillilerin başka bir destanından, yani ‘Atarharis’ destanından almış olabilir.

Tufan öyküsü ve Nuh’un (2) tufandan kurtulduktan sonra ölümsüzlüğü elde etmesi düşüncesi, tümüyle Sümerlerin malıdır.

III.

Gılgamış destanındaki kişilikler, Tanrılarla insanlar  arasında bulunan kahramanlardır. İşte bu durumda  trajik bir düşmanlık ortaya çıkıyor. Ölüm sorununun bu  gibi kişiliklerde, başka kimselere göre, daha yeğin, daha acı verici bir nitelik aldığı göze çarpıyor.

Bu kahramanların doğrudan doğruya işlerine karışan  tek tanrıça, Gılgamış’a aşık olan İştar’dır. Bu tanrıça kışkırtıldığından, her iki kahraman günahlı sayılıyor.
Bu günahlılık yüzünden de yeniden trajik bir düşmanlık doğuyor. Fakat ozan, bu günahı ciddi bir günah saymamıştır.
Çünkü ozan, kahramanların davranışlarında  günah olacak bir yan bulmamaktadır. Şair, Engidu’yu  işlediği günahtan dolayı değil, raslantısallıkla, eski tanrıların kurdukları düzene karşı geldiği için öldürmüştür.

Ozanın tanrılara karşı davranışı, özellikle tufan öyküsünde  göze çarpar. Burada tanrılar, yakılan adak tütsülerin  kokusunu almakta büyük bir hırs gösteriyorlar.  Ana tannça İştar ise bir kocakarı gibi çene çalıyor, düşünmeden  yaptığı kötülük, Ea’nın kurnazlığıyla gideriliyor.  Tanrılar iki kümeye ayrılıyorlar. Tanrı Enlil, her iki yan arasında arabuluculuk yapıyor.

Ozanın saygı gösterdiği biricik tanrı, Gılgamış’a  yol gösteren Güneş Tanrısı’dır. Ozan saygıyla karışık bir  korku içinde, bilinmeyen bir geçmişte tanrıların kendi  kendilerine ve insanlara koydukları değişmez yasalardan  söz ediyor. Ama ozanın bu konuda ileri sürdüğü düşünceler,  acı olaydan kendisini kurtaramayan yazgıya  boyun eğmekten başka bir şey değildir. Homeros’ta olduğu  gibi, tanrılar insanların yaşamlarını yukarıdan yönetiyorlar,  ama bunlar hırslarının ve kurdukları düzenlerin  etkisi altındadırlar. Buna karşılık insan kahramanlar  (Gılgamış ve Engidu), davranışlarıyla taşkınlık yapan birer suçsuz çocuk gibidirler.

Gılgamış, öykünün ilerleyişi sırasında, derece derece  her şeyi bilen bir kişi olarak göze çarpar. Gördüğü  işlerin hepsi, hep hesaplı, akıllıca verilen kararlardan  doğmuş değildir. Birinci kez içgüdüsüyle harekete geçiyor;  her zaman da başarılı oluyor. Çünkü tanrılar kendisine  yardım ediyorlar. İkincisinde yine içgüdüsüyle  davranıyor; bunda başarısızlıklarla karşılaşıyor. Çünkü destanda görülen sonsuz düzene ve yasaya karşı savaşıyor.
Bu başarısız savaşın sonunda dünya gezisinden dönen  Gılgamış, Babillilere her şeyi anlatan, her şeyi bilen  bir Bilgelik Tanrısı olarak görünüyor. Ama sonraki  kuşaklar, Gılgamış öyküsünün büsbütün kötümser ve hiç kimseyi doyurmayan bir sonla bitmesini beğenmiyorlar.

Sonraki Gılgamış söylencesinde, Gılgamış sonunda ölür. Ama yeraltı dünyasında en yüksek konumu alır.
Bu konum, ölüler mahkemesinin başyargıçlığıdır. O, cehennemde,  yeryüzünde kendisinin koruyucusu olan Güneş  Tanrısı adına yargılar. Böylece Gılgamış’ın kişiliğini  göz önüne getirirsek, onun özyapısını, özyapısının gelişme çizgisini elden geldiğince anlatmış oluruz.

Tanrılar dışında, destanda rolü olan öteki kişiler  yumuşak çizgilerle çizilmiş olmakla birlikte, olağanüstü bir özyapıya ya da bu özyapının gelişmesine bağlı değillerdir.
Örneğin orospu, mesleğinin herhangi bir özel  yanını temsil ediyor. Bir doğa çocuğu olan Engidu, tümüyle  ayrı bir yöntemle betimleniyor. Bu doğa çocuğunun  orospudan aldığı insansal zevkten sonra, birlikte yaşadığı  hayvanlar kendisinden tiksinip uzaklaşıyorlar. Bu sahne, destanın en etkili, en güçlü noktasıdır.

Engidu’nun yiğitliklerinde bir olağanüstülük yoktur.  Çünkü o da herhangi bir yiğit kişi gibi davranmıştır.  Bununla birlikte, ozan bütün bu Engidu söylencelerinden küçük bir tragedya yaratmaya kalkmıştır.

Tanrıların yazdığı kara alın yazısının sonucunda  amansız bir derde düşen Engidu, kendi kendisine yazıklandığı  gibi, onu yabanıllıktan kurtaran, insanlar arasına  sokan kimselere de ayrıca ilenmekten kendini alamıyor;  hayvanlarla yaşadığı günlerin özlemini çekiyor. Ancak  Güneş Tanrısı, kendisinin insanlar arasına karışmasının  ve böylece kazandığı ünün, ölümünden sonra da  sürmesinin boş bir değer olmadığını söyleyerek, onu avutuyor.

Bu Engidu dramı, büyük Gılgamış dramının bir yan  öyküsü olarak doğmuştur. Gılgamış’ın büyük figürüne karşı, drama katılan bütün kişilikler ikinci planda kalırlar.
Ozan amacına ulaştıktan sonra, bu kişiliklerin hepsi sahneden çekilir ve bir daha kendilerini göstermezler.
Oğlunu özenle, öğütlerle, kutsamalarla yola uğurlayan  anası bile, onun dönüşünde artık görünmez. Böylece  destan, yalnızca insan yaşamının akışı, insan yaşamının büyük bir simgesi olarak ortaya çıkar.

Prof.  Stefan Landsberger

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here