GILGAMIŞ: “UYUYAN DA BİRDİR, ÖLEN DE!” – MİTOLOJİDE UYKU VE ÖLÜM İLİŞKİSİ

5

Ölüm, Tekinsiz ve Metafor                                

Gılgamış Destanı, Sekizinci Tablet: Enkidu’nun Cenaze Töreni

Ağlayın Enkidu’ya
Koyunlu bozkırınızda
Bir ana ve baba olarak
Ben de ağlıyorum sana Enkidu!
Dinleyin beni Uruk’un Yaşlıları!
Dinleyin beni!
Gözyaşı döküyorum dostum Enkidu için
İnliyorum yas tutan bir kadın gibi!
Ey Enkidu!
Yanımdaki baltamdın, kollarımın gücü
Kılıçtın kınımda, yüzüme kalkandın
Nasıl bir şeydir seni kapıp götüren bu uyku?
Karanlıklara karıştın
Ve beni duymuyorsun artık!

Gılgamış’ın Enkidu’nun ölümünden duyduğu yoğun acı, dört bin yıl önce kil tabletlere kazınmış dokunaklı dizelerde tüm şiddetiyle hissedilir. Can yoldaşını yitirmenin yası, kendi ölümlülüğünün farkına varmış olmanın dehşetine karışır. Takip eden tabletlerden alıntılarla:

Ölmem mi gerekir benim de?
Enkidu’ya benzemeyecek miyim ben de?
Enkidu, can dostum balçık oldu
Ve ben de onun gibi
Bir daha asla kendime gelmemek üzere
Kara toprağa karışacak değil miyim?
Bir kaygı kemiriyor içimi
Ölüm korkusudur
Beni bozkırda koşturan!

Ölümün dehşetiyle irkilen Gılgamış, ölümsüzlüğün peşine düşer. Ebedi hayatın sırrını bilebilecek yegâne kişi olan Utnapiştim’e ulaşmak için uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıkar: Denizleri yüzer, dağları aşar, aslanlarla boğuşur ve nihayet Utnapiştim ve karısının yaşadıkları adaya ulaşır. Yıllar evvel Büyük Tufan’dan sağ çıkmış olan Utnapiştim ve karısı, Tanrı Enlil tarafından kutsanmış ve ölümsüzlükle ödüllendirilmişlerdir. Bilge Utnapiştim, şimdi huzuruna varıp da ondan ölümsüzlüğün sırrını talep eden Gılgamış’a insanın ölümlü kaderi üzerine uzun bir nutuk çeker ve ekler:

Birdenbire hiçbir şey kalmaz geriye
Akarsuya karışan su sineklerinden
Ve güneşi gören yüzlerden
Uyuyan da birdir, ölen de!
Asla çizilmedi Ölüm’ün sureti
Yine de ezelden beri
Tutsağıdır onun insanoğlu!

Ölümcül yazgının Yüce Tanrıların takdiri olduğunu söyler Utnapiştim; bu yüzdendir ki değişmesi imkânsızdır:

Ve bir araya geldi Yüce Tanrılar
Mammetum, Kader Tanrıçası
Onlarla birlikte belirledi
İnsanların akıbetini
Hayat da ölüm de
Bize onlardan vergi
Ama bilemeyiz ne zaman öleceğimizi

Utnapiştim kendi ölümsüzlüğünün Tanrıların bahşettiği istisnai bir ayrıcalık olduğunu Tufan öyküsü üzerinden Gılgamış’a anlatır. İnsanoğlu ölüm karşısında çaresizdir yoksa. Bunu ispat etmek için Gılgamış’ı ilginç bir sınava tabi tutar. Bakalım altı gün, yedi gece boyunca uyanık kalabilecek midir? Kalamaz Gılgamış. O denli yorgun düşmüştür ki Utnapiştim henüz sözünü bile bitirmeden çok derin bir uykuya dalar: “Ölü gibi uyumuştu Gılgamış.” Ölümü yenmek arzusundaki Gılgamış, ölümün zayıf misali uyku karşısında bile acizdir.

***

Edebiyat tarihinin ilk büyük eseri kabul edilen ve yaklaşık 4000 yıllık tarihe sahip Gılgamış Destanı (Bottéro, 2005) aynı zamanda ölüm sorunsalına ait ilk yazılı metin olma özelliğini taşır. Sümer Uruk kenti hükümdarı Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışını şiirsel bir üslupla öyküleyen destan yas ve ölüm endişesi, ölümsüzlük arzusu ve bunun imkânsızlığı ve nihayet fanilikle yetinmenin erdemi üzerine yazılmış sarsıcı bir başyapıttır. Binlerce yıl önce yazılmış bir ilk eser olarak insanoğlunun nihai varoluş sorunsalı ölümü ele alması bakımından manidar, ölüm sorunsalını, ilişkili temaların hemen hiçbirini ihmal etmeksizin gerçekçi biçimde işleyen derinliğiyle şaşırtıcı ölçüde olgun, sürükleyici ve dramatik biçemiyle etkileyici ve tüm bu nedenlerden ötürü daima güncel kalacak bir eserdir Gılgamış Destanı.

Konumuz bağlamında ele aldığımızda ise bu etkileyici destan, ölüm-uyku ilişkisine dair eğretilemelere rast geldiğimiz belki de ilk yazılı kaynak. Sonrasında antik ve dinsel mitolojide, öykü ve destanlarda rast geleceğimiz, şiir ve ezgilerde, sanat ve bilimde, gündelik dil ve ölüm ilanlarında sıkça karşımıza çıkacak olan bu ilişkilendirme, insan bilincinde, uykuyu ölümün bir metaforu olarak kullanan yerleşik bir anlamlandırma alışkanlığının tarihine de ışık tutar.

GILGAMIŞ PROJESİ: İNSANLIĞIN EN İLGİNÇ, HEM EN ÖNEMLİ VE EN CAN SIKICI SORUNU: ÖLÜM – HARARI

Yunan Mitolojisinde Uyku ve Ölüm Temsilleri

Orada oturur kara Gece’nin çocukları
Hypnos ile Thanatos, o korkunç Tanrılar
Güneş hiç çevirmez onlara ışıklarını
Ne göklere çıkarken ne de inerken
Biri dolaşır sırtında toprağın ve denizin
Tatlı bir huzur götürürken insanlara
Ötekinin demirdendir yüreği, tunçtandır canı
Yakaladığı insan kurtulmaz hiç elinden
Kin besler ölümsüz Tanrılara bile

Gök Tanrılarının en eskisi, karanlığın ve gecenin kişileşmiş temsili Nyks, Antik Yunan mitolojisinin en önemli tanrısal figürlerindendir. Zeus’un “Baş Tanrı” olarak yüceltildiği dönem öncesindeki kozmik evrene egemen olan tanrısal güçler arasında yer alır. Yüce Zeus’un bile yeri geldiğinde gücünden çekindiği, vakti zamanında ancak yardımıyla Kronos’u yenmeyi başarabildiği Nyks, Olimpos’un diğer tanrılarından da büyük saygı görür. Geniş kanatlarıyla çok hızlı hareket eder ve yeraltında oturduğu sarayından her gün yeryüzüne uçarak insanlara karanlığı taşır (Saraçoğlu, 2005).

Homeros’tan sonra Eski Yunan’ın en önemli epik ozanı sayılan Hesiodos Thegonia (Tanrıların Doğuşu) adlı eserinde, dünyanın oluşumundan önce sonsuz bir boşluk Khaos’un var olduğunu, Khaos’tan geniş göğüslü toprak ana Gaia, ölümsüz tanrıların en güzeli Eros ile yeraltının karanlığını simgeleyen Erebos ve gece tanrıçası Nyks’in doğduğunu anlatır. Erebos ile kız kardeşi Nyks’in birleşmesinden Aither ve Emera adlı ışıksal varlıklar doğar. Sonrasında Nyks kimseyle birleşmeksizin birçok çocuk doğurur: Momus, Moros, Oneiroi, Hesperides, Keres ve Fates, Nemesis, Apate, Philotes, Geras, Eris ve nihayet ikiz kardeşler Ölüm Tanrısı Thanatos ile Uyku Tanrısı Hypnos. Nyks’in tek başına var ettiği bu çocuklar Erebos’tan doğanların aksine karanlık ve ölüm, kötülük, yıkım ve açlığın temsilcileri olurlar (Hesiodos, 2000).

Thanatos ve Hypnos tıpkı anneleri gibi, güneş ışığından uzakta, karanlığın hâkim olduğu yerlerde yaşarlar. Her şeyi gören ve aydınlatan Güneş Tanrı Helios’un ışıkları ikiz kardeşlerin yaşadıkları yere ulaşamaz. Yeryüzüne gidip gelirlerken etrafları güneşin sızamadığı bulutlarla çevrilir. Yaşadıkları yer konusunda rivayetlerse muhteliftir: Homeros’a göre ikiz kardeşler Lymnos’ta yaşamaktadırlar; Vergilius, Ölüler Ülkesi’nin en karanlık yeri olan Tartaros’ta yaşadıklarını iddia eder; Ovidius ise Hypnos’un Kimmerler Ülkesi’nde, herkesin içinde mışıl mışıl uyuduğu büyülü bir sarayda ikamet ettiğini yazar (Saraçoğlu, 2005).

Yunan mitolojisinde Uyku tanrısı Hypnos ve Ölüm tanrısı Thanatos “Mezar Tanrıları” olarak da bilinir. Antik Yunan ve devamında Roma mitolojisinde Hypnos (Roma mitolojisindeki adıyla Somnus) betimlemelerine, nekropolis alanlanlarında, özellikle lahit ya da mezar taşları üzerinde sıkça rastlanır. Hypnos, mezar taşları üzerinde küçük, tombul, elinde ya da yanı başında haşhaş kapsülleriyle uyuyan bir çocuk olarak karşımıza çıkar. Hypnos ve Thanatos sıradan kişilerden ziyade efsanevi kişiliğe sahip kahramanların cesetlerinin kaldırılmasında ve mezara taşınmasında görevlidirler. Antik dönemden kalan seramikler üzerinde, ikiz kardeşleri bu görevi ifa ederlerken resmeden çok sayıda örnek mevcuttur. Bunların en bilineni Sarpedon Krateri’dir. Dönemin ünlü vazo ressamı ve çömlekçisi Euphronios tarafından resmedilmiş olduğu için Euphronios Krateri olarak da bilinen ve İ.Ö. 510 yıllarına tarihlenen seramik kâsenin üzerindeki resimde Hypnos ve Thanatos, Hermes’in gözetiminde Sarpedon’un cesedini taşırlar (Saraçoğlu, 2005).

Betimlenen sahne Homeros’un İlyada destanında öykülediği Troya Savaşı’nda yer alan trajik bir olaydan esinlenir. Hikâye şöyledir: Zeus’un oğlu Likya kralı Sarpedon, Troya Savaşı’nda Akhalılara (Yunanlılara) karşı Troyalıların tarafında yer alır. Savaş boyunca Troya’nın sadık bir müttefiki olarak kahramanca dövüşür. Ancak kader anı gelir çatar; Sarpedon’la Akhalı Patroklos savaş meydanında karşı karşıya gelirler. Tanrıların hükmettiği kaderde Sarpedon’un ölümünün Patroklos’un elinden olacağı yazılıdır. Zeus oğlunun hayatını kurtarıp kurtarmamak üzere kendi kendisiyle çatışırken tanrıça Hera girer araya:

Kronos’un korkunç oğlu Zeus
Bu söylediklerin ne biçim sözler öyle?
Kaderi önceden yazılmış fani bir insanı
Kötü ölümden kurtarmak mı istiyorsun?
Hadi yap yapacağını!
Ama biz diğer tanrılar seninle hemfikir değiliz!
Sana bir şey daha söyleyeceğim
İyice yerleştir aklına bunu:
Eğer Sarpedon’u sağ olarak eve gönderirsen,
İyice düşün, acaba sonra başka bir tanrı daha
Oğlunu vahşi çatışmanın içinden çıkarmak ister mi diye
Çünkü ölümsüzlerin pek çok evladı
Priamos’un kentinin çevresinde savaşmakta
Sen böyle yaparsan onları azdıracaksın
Eğer onu seviyorsan ve ruhun sızlıyorsa
Bırak ölsün Menoitios’un oğlu Patroklos’un elinde
Ruhu ve hayatı bedenini terk ettiğinde
Thanatos’u ve tatlı Hypnos’u gönder
Onu kaldırıp geniş Lykya’ya götürsünler
Orada da kardeşleri ve akrabaları
Onun anısına dikecekleri bir sütunla ölüsünü süslerler
Bu ölenler için en büyük ödüldür!
Bunları söyledi.
Tanrıların ve insanların babası da onu dinlemezlik etmedi
Vatanından uzakta, bereketli Troya’da
Patroklos’un öldüreceği kıymetli oğluna saygısını göstermek için
Yeryüzüne kanlı damlalar yağdırmaya başladı.

Ve Patroklos Sarpedon’un bedenine sapladığı mızrağı çekip çıkardı. Sarpedon’un ruhu mızrakla beraber bedeninden ayrıldı. Yenik kralın cesedi düşmanın eline geçmesin diye Zeus, Güneş Tanrısı Apollon’u görevlendirdi.  Apollon cesedi aldı, temizledi ve sonra Lykya’daki cenaze merasimine götürmeleri için Hypnos ve Thanatos’a teslim etti (Homeros, 2004). Euphronios (ya da Sarpedon) Krateri’nde Hypnos ve Thanatos’un Sarpedon’un ölü bedenini taşıdıkları bu sahne resmedilmiştir. Resmedilen sahnede vücudundan kanlar damlayan Sarpedon’un cesedi sakallı ve kanatlı olarak betimlenen Hypnos ile Thanatos tarafından taşınmakta, Zeus’un buyruğuyla onlara eşlik eden Hermes ise elinde altın asasını (kerykeion) tutmaktadır. Söz konusu betimlemede Hermes’in Hypnos ve Thanatos’a eşlik etmesi tesadüfi değildir, zira “Rüyaların Efendisi” olarak da selamlanan, elinde tuttuğu altın asasıyla ölümlülerin gözlerini büyüleyebilecek, onları acı çekmeyecekleri derin bir uykuya daldırabilecek kudrete sahip olan Hermes, dünyevi hayatı son bulmuş ruhların öte dünyaya (Hades) geçişine eşlik etmekle de görevlidir (Saraçoğlu, 2005).

Kutsal Uyku

Gör hâlimi ya Rab. Gözlerimi aç, ölüm uykusuna dalmayayım. (Mezmurlar 13: 3).

Uyan, ey uyuyan! Ölümden diril! Mesih sana ışık saçacak. (Efesliler 5: 14)

O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüz kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş ecelinizi tamamlayıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra O işlemekte olduklarınızı size haber verecektir. (En’âm 60).

İlk kez Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan, Antik Yunan mitolojisinde ikiz tanrılar Hypnos ve Thanatos’la pekişip temsilleşen uyku ve ölüm arasındaki çağrışımsal bağ, dinsel anlatılarda varlığını güçlenerek sürdürür. Çift yönlü eğretilemeyle ölüm uykuya benzetilirken, uyku da ölüme benzetilir. Yahudi metinlerinde, örneğin, ölüm derin ve sonsuz bir uyku olarak karşılık bulur (Kutsal Kitap, 2001):

Böylece Davut Saul’un başucundan mızrağını ve su matarasını aldı. Sonra oradan uzaklaştılar. Onları gören olmadı. Kimse olup bitenin farkına varmadı, uyanan da olmadı. Hepsi uyuyorlardı, çünkü RAB onlara derin bir uyku vermişti. (Birinci Samuel 26: 12).

İnsan ise ölüp yok olur, son soluğunu verir ve her şey biter. Suyu akıp giden göl ya da kuruyan ırmak nasıl çöle dönerse, insan da öyle, yatar, bir daha kalkmaz. Gökler yok oluncaya dek uyanmaz, uyandırılmaz. (Eyüp 1410-12).

“Babil önderlerini, bilgelerini, valilerini, yardımcılarını, yiğitlerini öyle sarhoş edeceğim ki, sonsuz bir uykuya dalacak, hiç uyanmayacaklar” diyor adı her şeye egemen RAB olan Kral. (Yeremya 51: 57).

İlgili metinlerde diriliş anı ise uykudan uyanışa benzetilir: “Yeryüzü toprağında uyuyanların birçoğu uyanacak: Kimisi sonsuz yaşama, kimisi utanca ve sonsuz iğrençliğe gönderilecek.” (Daniel 12:2).

Yalnızca ölüm uykuya benzetilmez, uyku da ölüme benzetilir. Uyku ve ölüm arasındaki bu çift yönlü eğretilemenin bir örneğine Talmud’da (Parry, 2005) rastlanır: “Uyku ölümün altmışta biridir.”

***

Hıristiyanlığın kutsal metinlerinde (Kutsal Kitap, 2001) durum farklı değildir. Yuhanna İncili’nde anlatılan öykü İsevi inancın ölümle uyku arasındaki çağrışımsal bağı sahiplendiğini açıkça gösterir:

Meryem ile kız kardeşi Marta’nın köyü olan Beytanya’dan Lazar adında bir adam hastalanmıştı. Meryem, Rab’be güzel kokulu yağ sürüp saçlarıyla Onun ayaklarını silen kadındı. Hasta Lazar ise Meryem’in kardeşiydi. İki kız kardeş İsa’ya, “Rab, sevdiğin kişi hasta” diye haber gönderdiler. İsa bunu işitince, “Bu hastalık ölümle sonuçlanmayacak; Tanrının yüceliğine, Tanrı Oğlu’nun yüceltilmesine hizmet edecek” dedi. İsa Marta’yı, kız kardeşini ve Lazar’ı severdi. Bu nedenle, Lazar’ın hasta olduğunu duyunca bulunduğu yerde iki gün daha kaldıktan sonra öğrencilere, “Yahudiye’ye dönelim” dedi.  Öğrenciler, “Rabbî” dediler, “Yahudi yetkililer demin seni taşlamaya kalkıştılar. Yine oraya mı gidiyorsun?” İsa şu karşılığı verdi: “Günün on iki saati yok mu? Gündüz yürüyen sendelemez. Çünkü bu dünyanın ışığını görür. Oysa gece yürüyen sendeler. Çünkü kendisinde ışık yoktur.” Bu sözleri söyledikten sonra, “Dostumuz Lazar uyudu” diye ekledi, “Onu uyandırmaya gidiyorum.” Öğrenciler, “Ya Rab” dediler, “Uyuduysa iyileşecektir.” İsa Lazar’ın ölümünden söz ediyordu, ama onlar olağan uykudan söz ettiğini sanmışlardı. Bunun üzerine İsa açıkça, “Lazar öldü” dedi. (Yuhanna 11: 1-14).

***

Klasik Arapça metinlerde, sıkça, ölümün ağır ve uzun bir uyku, uykunun ise hafif ölüm olduğunu belirten ifadelere rastlanır. Öyle ki ölüm ile uyku arasındaki bu karşılıklı eğretileme bazı sözcüklerin ortak kullanımına yol açmıştır. Örneğin, Türkçeye “vefat etmek” olarak çevrilen “tüvüffiye” sözcüğü “yerine getirilme, teslim alınma, ifa edilme” anlamlarına gelir. Ölüm için kullanılan bu sözcük uyku için de kullanılır (Aykut, 2004). Yine Arapça’da uzun süreli uyku için “rukad” sözcüğü kullanılır. Örneğin Kurân-ı Kerim’de Kehf suresinin 18. ayetinde Ashâb-ı Kehf’in uzun uykusu için rukud sözcüğü kullanılmıştır. Benzer biçimde, Kurân’da mezar için rukad sözcüğünden türetilen “merkad” (Yâsin 52) sözcüğünün kullanılması ölülerin mezarlarında dirilecekleri zamanı uzun bir uykuda bekledikleri inancına dayanır (“Uyku”, 2015).

Kurân’da (Kur’an-ı Kerim Meâli, 2011) uyku ve ölümü özdeşleştiren en belirgin ifadelerden biri Zümer suresinin 42. ayetinde karşımıza çıkar:

Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belirli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

Kıyamet vakti geldiğinde mezarlarında dirilecek olan ölüler adeta derin bir uykudan uyanırlar:

Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu Rahman’ın vaat ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler!” (Yâsin 52).

Ölüm ile uyku, uykudan uyanmak ile diriliş arasında sıkı çağrışımsal bağın kurulduğunu açıkça gösteren söz konusu ayetlerin yanı sıra uyku ile ölümün benzerliğine işaret eden hadis rivayetleri de mevcuttur (Rûdânî, 2014). Örneğin, ilgili bir hadiste Hz. Muhammet’in uykuya yatarken, “Allah’ım! Senin isminle yaşar, senin isminle ölürüm.” dediği, uyandığında ise, “Bizi öldürdükten sonra hayata döndüren Allah’a hamdolsun.” diye şükrettiği rivayet edilir. 9.yüzyılda yaşamış Acem hadis âlimi Tirmizî’nin naklettiği bir hadise göre ise Hz. Muhammet’in, kendisine “Cennettekiler uyurlar mı?” diye sorulduğunda, cevaben “Uyku, ölümün kardeşidir. Cennettekiler uyumazlar.” dediği aktarılır.

Işıklar İçinde Uyu

Romanları, oyunları ile edebiyat dünyasının renkli yazarı, eserleri dünya dillerine çevrilmiş 20. yüzyılın güçlü kalemi, eski milletvekili, duayen gazeteci-köşe yazarı Çetin Altan’ı kaybettik. Başta ailesine, sevenlerine, dostlarına ve basın camiasına başsağlığı diliyoruz. Çetin Altan, ışıklar içinde uyusun.

(Basın Konseyi, 22 Ekim 2015).

Ölüm ilanları insanoğlunun ölüme ve hayata bakışını ele veren en ilginç belgelerdendir. İlanlarda ölümü eğretileyen metaforlar ölenin hayatta kalanlarda uyandırdığı duygu ve düşüncelere, endişe ve arzulara, harekete geçirdiği savunmalara dair epeyce bilgi verir.

Ölüm ilanları, ilanı verenin amacı bakımından çeşitlilik gösterir; ölümü haber veren, haberi alınmış ölüm için başsağlığında bulunan ya da ölüm yıldönümünde ölen kişiyi anan veya başsağlığı dilekleri için teşekkür eden ilanlarda içerik farklılıklara uğrar. Her bir ilan türü kendi içinde standart bir formata sahipse de ilan metninde kullanılan dil inançsal, kültürel, ideolojik ve felsefi çeşitliliğe açıktır. İstisnaları ayrı tutarsak hemen tüm ilanlarda ilk dikkati çeken ölümün adlandırılma biçimidir. Bu kısım insan bilincinin ölümü nasıl anlamlandırdığına dair zengin bir metafor seçkisi sunar.

İlanlarda ölüm için en sık kullanılan ifade “vefat”tır. Standart ve nötr bir ifade gibi görünse de vefat sözcüğü etimolojik olarak oldukça yüklü bir ölüm eğretilemesidir, zira Arapçada “wfy” kökünden türetilmiş olan “wafa(t)” sözcüğü “sözünü tuttu, borcunu ödedi, görevini yerine getirdi” anlamlarına gelen “wafiya” fiilinin mastarıdır (“Vefat” 2015). Ölüm için bu sözcüğün seçilmesi, muhtemelen, ölen kişinin ölmek suretiyle tanrısal/kutsal bir görevi yerine getirdiği, Tanrı’ya vermiş olduğu sözü tuttuğu ve borcunu ödemiş olduğuna duyulan inancın gereğidir.

Ölümün kutsal olana referansla anlamlandırılması diğer birçok dinsel metaforu da beraberinde getirir. Ölüm ilanlarında sıkça rastladığımız söz konusu ifadelerde ölen kişinin “Hakk’ın rahmetine kavuştuğu” haberi verilir.  Bu ifadenin bir benzerine daha ziyade Alevi-Bektaşi inancına mensup ölümlerin ilanlarında rast geliriz; öldüğü duyurulan “can”ın “Hakk’a yürüdüğü” bildirilir.

İlanlarda ölümü eğretilemek üzere en sık kullanılan diğer bir metafor “kayıp” metaforudur. Ölen kişinin hayatını kaybettiği veya kaybedildiği ya da yitirildiği duyurulur. Kayıp sözcüğünün Arapça’da “göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, saklı” anlamlarına gelen “gayb” sözcüğünden türediği düşünülürse ölümün metaforu olarak kayıp ve Türkçe karşılığı olan yitirilmenin kullanılması, ölenin (ya da ölen kişinin hayatının) yok olmadığını, yalnızca bilinen ve/veya erişilebilir mekânların ötesine geçtiğini ima eder (“Kayıp”, 2015). Keza “aramızdan ayrıldı”, “mekân değiştirdi” eğretilemeleri de geride kalanlara, ölen kişinin yok olmadığı tesellisini sunar. Ölenin “ebediyete intikal ettiğini, ebedi istirahatgâhına” veya “sonsuzluğa uğurlandığını” haber veren ilanlar, ölen kişinin dünyevi hayatın sınırlı zamanından özgürleştiği ve nihayet uhrevi hayatın sonsuzluğuna kavuştuğu muştusunu iletir adeta. Bu eğretilemenin rast geldiğim en ilginç versiyonunda ilan sahibi ölen kişiyi “yıldızlara uğurladıklarını” bildiriyordu.

Özellikle başsağlığı ilanlarında ilan sahibi (veya sahipleri), ölen kişinin ölümünü metaforik biçimde adlandırıp ilgili kişi(lere) ve/veya kurumlara başsağlığı diledikten sonra ölen kişi adına ölüm sonrasına dair dileklerde bulunur. Başsağlığı ve anma ilanlarının standart kısmını oluşturan bu bölüm, ölüm eğretilemelerine dair zengin bir malzeme sunar. İlanın bu kısmında en sık rastlanan ifadelerle, ölen kişi için “Allahtan rahmet” dilenir, “nur içinde yatması”, “huzur içinde uyuması”, “mekânının cennet olması” temennilerinde bulunulur. Alevi-Bektaşi inancına uygun verilmiş ilanlarda ise ölen “can”ın “Hakk’a yürüdüğü” bildirildikten sonra “devri daim olması” umulur.

Son yıllarda seküler (hatta sol) söylem içinde giderek yerleşen ilginç bir eğretilemeden bahsetmeden geçmemeli. Söz konusu eğretilemenin yer aldığı ifadede ölen kişinin “ışıklar içinde uyuması” dilenir. Dinsel söylemdeki “nur içinde yatsın” temennisinin -sözde- seküler versiyonu olan, ölümü uykuya eğretileyen bu dilek, dinsel inanca ideolojik, felsefi ve linguistik çekinceler koyan görüşlere mensup bazı insanların, ölüm söz konusu olduğunda dinsel-spritüel inancın “ebedi hayat/sonsuz yaşam” varsayımına -farkında olarak veya olmayarak- nasıl tutunduklarının ilginç bir örneğini sunar. Ölüm ilanlarında sık sık karşımıza çıkan bu ifade, kanımca, söz konusu dünyevi görüşün dinsel-spiritüel görüş karşısındaki ideolojik/felsefi yetersizliğini göstermez, daha ziyade, ölümle birlikte yok olma ihtimalinin insan ruhunda yarattığı dehşetin gücünü, yol açtığı çelişki pahasına, açığa vurur.

Ölüme dair eğretilemeleri daha da çoğaltmak mümkün elbette. Ancak en ilgincini yıllar önce Tahsin Amca’nın ölümü üzerine başsağlığı için aradığım Birsen Teyze’den duymuştum: “Hakan evladım, Tahsin amcanı sakladık yavrum.”

Ölümün Metaforik İnkârı ve Yas İmkânı

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Cahit Sıtkı Tarancı

İnsan bilincinde ölümü uykuya benzeştiren çağrışımsal bağ, ölüme dair eğretilemelerin belki de en güçlü ve en evrensel olanı. Ölüm bahsinin söz konusu olduğu hemen her durumda, her devir ve coğrafyada, mitolojiden dine, edebiyattan müziğe, gündelik dilden ölüm ilanlarına, sayısız örneğine rast geldiğimiz söz konusu ilişkilendirme muhtemelen ölüme dair en eski eğretileme de aynı zamanda.  Nitekim edebiyat tarihinin ilk büyük eseri sayılan Gılgamış Destanı’nda bile çoktan yerleşmiş bir ilinti olduğunu gözlediğimiz bu bağ, insanoğlunun ölüm sorunsalıyla meşgul olmaya başladığı en eski çağlardan itibaren zihnine düşmüş olmalı.

Ölümün uykuya neden benzetilmiş olduğunu tahmin etmek zor değil. Ölmüş insanın uykuya dalmış kişiye görünüşteki fiziksel benzerliği, her iki durumda dışsal uyaranlara -uyuyanda kısmen, ölmüş olanda ise mutlak biçimde- yönelik kayıtsızlık, rüya olgusunun yanıltıcılığından hareketle, bedenden bağımsız olduğu varsayılan ruhun uykuda bedeni terk edip geri döndüğüne, ölümde ise bedeni geri dönmemek üzere temelli terk ettiğine dair inanç (Kurân’daki Zümer suresinin 42. ayeti bunun en güzel örneğidir) insanoğlunun binyıllar önce, çifte eğretilemeyle, ölümü uykuya, uykuyu da ölüme benzeştirmesini kolaylaştırmış olmalı. Ancak sebep bu kadarla sınırlı olmasa gerek. Söz konusu eğretilemeyi güdüleyen daha esaslı bir psikodinamik, ölümün uykuya benzetilmesinden elde edilmesi umulan daha derin bir ruhsal çıkar olmalı. Ama ne?

***

Metaforik tarzda işleyen insan zihni yaşantıları birbirine benzeterek ya da zıtlaştırarak -ki zıtlık da ortak bir referans üzerinde kurgulanır- anlar, algılar. Bilinç daima “varlığı” kendine nesne kılarak işlemde bulunur; “yokluk” bile “bir şeyin yokluğu” olarak kendini yine varlığa temellendirerek anlam kazanır. Bir başka deyişle görünürde “yok-varlık”tan bahseden insan zihni şaşkınlıkla fark eder ki bahsettiği yine varlığın bizatihi kendisidir. Bir “yok-varlık olarak ölüm olgusu da zihnin metaforik işleyişi sayesinde, bilinçte hemen her zaman bir yaşantısal deneyime tercüme edilmek suretiyle anlam kazanır; bir tür kayıp ya da dünyevi mekânın ve zamanın terk edilmesi, kavuşma ya da ayrılık veya bu dünyada yaşanan tüm ızdırapların, çekilen tüm acıların ardından en nihayet erişilen huzur ya da derin bir uyku olarak.

Oysa ölüm, varlığın “mutlak ötekisi”dir, diğer “yokluk”lara, “var olmayan”lara hiç benzemez; o gerçek bir anti-varlık, varlığın anti-tezidir (Bauman, 2000).  Çünkü ölümle birlikte, en ilkelinden en karmaşığına, tüm deneyimleri mümkün kılan, varoluşun maddi altyapısını oluşturan sinir sistemi, geride metaforların işaret edebileceği hiçbir yaşantı kırıntısı bırakmamacasına çöker. Yaşamı bir kara delik gibi içine doğru çeken ölümün, görmeyen, konuşmayan ve düşünmeyen, algısız ve kıpırtısız, bomboş bir hiçlik olan tuhaf ve tekinsiz “varlığı” tüm “yokluğu” ile zuhur eder.

Bilinen dünyada yaşantılanan hiçbir şeye benzemeyen, hiçbir metaforun diş geçirmeye gücünün yetmediği, herhangi bir deneyime eğretilenmesi mümkün olmadığı için anlaşılmaya da kapalı olan ölümün mutlak deneyimsel boşluğu, geride kalan fani ruhlarda o denli dehşet uyandırır ki yaşantısal metaforlarla apar topar kapatılmaya, can havliyle örtbas edilmeye çalışılır. Ancak her inkârın kaçınılmaz bir bedeli olduğu unutulmamalı. Ölümün metoforik inkârının bedeli yaşam kalitesindeki dramatik düşüşle ödenir. Hakikati inkâr edilen ve yası ısrarla ertelenen ölüm, bastırılmışlığın öcünü yaşamı tedirgin edecek endişelere/fobilere yol açmak suretiyle alırken, itilmiş olduğu bilincin derinliklerinde tüm bilenmişliği ve hıncıyla mutlak zafer anını bekleyedurur.

İnsanın ölümle ilişkisinde, ideal görünmese de, mümkün olanın en iyisini vadeden bir başka ihtimal daha var oysa: bir gün yok olacağı gerçeği içini ürpertse de yan çizmeden, ölümlülüğün inkârına hizmet eden yanılsamalara kapılıp doğanın bu kesin kaidesiyle yüzleşme sorumluluğundan kaytarmadan, ölümün kaçınılmazlığına tevekkül içinde hakiki bir rıza gösterme cesareti. Yaşamak arzusundan feragat etmeksizin ölümün mutlaklığına gösterilen bu rıza zannedileceği gibi ille yaşamın değerini eksiltmez, bilakis ölümün zifiri karanlığıyla çeperlenmiş yaşam sahası tüm ışığı ve görkemiyle daha bir görünür hâle gelir. Geri dönmemecesine yitip gideceği iyice bilinç yüzüne çıkan yaşam, sanki daha bir kıymetlenir, daha bir neşelenir.

Hakan Kızıltan


hakankiziltan.com

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz