Türk-İslam mahallesinde barış mümkün mü? – Josef Kılçıksız

muslumanMahalle, toplum içinde aralarında geçiş olmayan bölmeler ve sekter adacıklar şeklinde kendini belli eden bir olgu ve göksel ve dünyevi makinaların (Allah, Din, Kitap, Aile) operasyonel olduğu bir yer.
Despotik bir imleyene bağlı ahlak kodlarının dışında bir yaşam tarzının pek mümkün olmadığı mahalle, aslında bireyde arzunun akışkanlığını kesen bir habitat biçimi.

Egemen ataerkil kültürün bir tür yerel muadili olarak mahalle, iktidar proto-faşizminin üretildiği laboratuvar niteliğinde bir mekân; öyle ki, sistemin mikro-yerel düzeyde yeniden-inşası bu mekânda gerçekleşir. Zira mahalle devleti sorgulamaz aksine erk ilişkilerini mikro bir evren içinde yeniden üretir.

Mahalleli bir yandan toplumdaki çılgın politik mobilizasyona bir son vermeyi vadeden her otoriter savı desteklerken, diğer taraftan, çalışkan ve ahlaki değerleri olan tehdit altındaki vatansever kisvesine bürünerek faşizan kitle mobilizasyonunun baş kışkırtıcısı olabiliyor.

Kapalı devre sosyallik, bir kabilenin olabileceği kadar sosyalliktir. Türk-İslam Mahallesi, içine doğdukları evden, sınıftan, lehçeden bir türlü kurtulamayan ve ideolojik kanona körü körüne bağlı insanların dünyasıdır.

Müslüman dünyanın parçalanıp mezhebi bileşenlerine ayrılmasıyla birlikte bazı saçaklarının radikalleşmesiyle ortaya çıkan köktenci İslam, şiddetin görsel şöleni eşliğinde bir korku imparatorluğu kurarken, militanını, ideolojik ve dini kanona körü körüne bağlı bu mahallenin delikanlısından devşirir.

Osmanlı’dan laik Cumhuriyet’e sert geçişin yaşandığı Kemalist devrim kavşağında kimlik sorunu yaşayan mahalleli, kendisine “şanlı tarihten” yeni aidiyetler kotarma arayışı içinde.

Türk-İslam Mahallesi, beş yüz küsur sene öncesinin kadim azametinden (Osmanlı) fetih fantasmaları ve tarihin paslı sayfalarından mikro zaferler bulup çıkarmak suretiyle mahallelisine bükülmüş bir gerçeklik ve aidiyet sunmaya çalışıyor.

Cumhuriyet’in sosyolojik ve kültürel altyapısını sırtlayan Kemalizm ile dinci anlayış arasındaki doku uyuşmazlığı sürdükçe, toplumsal gerilimin bir mikrokozmos olan mahallede de sürmesi kaçınılmazdır.

Mahalle genel iyiyi üreten bir yer, ancak “genel iyiyi üreten her şey berbattır.” der Aziz Justin.

Peki, aynılıklar kalabalığına ıstırapla bakan demokrat kişinin mahallesi var mı?
Bence yok zira kendi mahallesinde kendini yabancı hissetmek entelektüel için ahlaki bir sorumluluk gibi.

İçinde yaşamakla sesimizi bulduğumuz ve sesimizin içinde kaybolması kaçınılmaz olan o muazzam aynılığın evreni “Türk-İslam Mahallesi”, farklı olana vahşi bir “aynılıkçılık” dayatıyor.

Lakin bence insanlık, ortak bir Tanrı’ya inanmaya başladığı zaman ölür.
Kültürel ve tarihsel kimliğinden duyduğu o yeni gurur duygusu içinde kendini ev sahibi toplumunun temsilcisi olarak görmeye başlayan Türk-İslam Mahallesi, Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt, Süryani, Roman, Ezidi ve Aleviler gibi, Anadolu’nun haksızlığa uğramış kadim halklarına, değerlerine uymak zorunda olan “misafirler” gözüyle bakıyor.

Bu dayatmaların tipik faşizan tezahürü -bu ‘bizim ülkemiz, ya sev ya terk et’- şeklinde kendini gösteriyor.

Algı Tutulmaları ve Siyasetin Bir Aracı Olarak Pragmatizm

Algıların gerçeklere vekâlet etmesinin kökeninde nasıl çekirdek bir ihtiyaç yatıyor?

İnsanın algı manipülasyonlarına açık hale gelmesi biraz da ölüm gerçeği yüzünden mi?

İnsan bırakılmışlığında ölüme yazgılı bir varlık. Varoluşçu felsefenin temel argümanı olan bu dünyaya öylece bırakılmış olmayı, Tanrı’nın insana uyguladığı ilk verbal olmayan şiddet olarak algılamak mümkün. Zira Tanrı ta baştan beri insanla konuşmuyor ve sorularına yanıt vermiyor; Suskunluk belki bu anlamda ilahi şiddetin ilk tezahürü olarak değerlendirilebilir.

Yaratıklar arasında ölümlü olduğunun bilincinde olan sadece insandır. İnsan denen varlık, ölüm olgusu nedeniyle içinde bir yıkım ve şiddet eğilimi taşır. İnsanın ölümle baş edememekten dolayı içinde birikmiş olan zehri ya da hiçlik enerjisini akıtmaya ihtiyacı var. İşte şiddet zaman zaman bu negatif enerjiyi dışarıya deşarj etmenin bir ifade şekli olarak ortaya çıkıyor.

Ölüm olgusu nedeniyle insan, gerçekliğin algılarla yeniden tasarımı yoluna gidiyor. Bu tasarımlar bükülmüş bir gerçeklik ortaya çıkarıyor ve insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi sorunlu bir ilişki haline getiriyor.

İnsan, ölümün şoklayıcı şiddeti karşısında bir ‘algı ve akıl tutulması’ durumu yaşıyor. Algı tutulması, aklın ölümü açıklayamadığı noktada bir savunma refleksidir; zira bu refleks olmadan insan aklını kaybedebilir.

İnsan ölümlülüğüne ancak bir şeyler yaparak karşı koyabileceğini sanmaktadır: ya büyük bir devrim, ya büyük bir sanat eseri, ya da büyük bir özyaşam!

Mahalle neredeyse sınıfsızlarla aidiyetsizlerin barınağı ve iktidar-taraftar/merkez-çevre ilişkisinde periferiyi temsil ediyor.

Kafka’nın, “her taşkın yayıldıkça sığlaşır” aforizmasında vurgu yaptığı ve iktidarın mahalleye (periferi) yayılırken sert çekirdeğini kaybederek sığlaşacağı öngörüsü Türk mahallesinde neden gerçekleşmez?

Türkiye’nin siyasi liderlerinin hemen hemen hepsi hedef kitleyle aralarında ‘katarsis’ bir ilişki kurdular. Kendisini liderlerinin yerine koyan mahalleli, ruhsal bir arınmaya kapılarak adeta liderleriyle bütünleşti.

Liderlerin mahalleliyle kurduğu ilişki zaman zaman pragmatizmin askeri boyutuyla (Kıbrıs harekâtı) zaman zaman maddi boyutuyla (Demokrat Parti dönemi, krediler, vergi iptalleri, makineleşme vb.) zaman zaman da ideolojik boyutuyla (Atatürk inkılapları) ilgiliydi.

Bugün AKP’nin köy kökenli kentli ya da kentli köylü mahalleliyle kurduğu ilişki, biraz da pragmatizmin “manevi” boyutuyla ilgilidir.

Mahallelinin her türlü algı operasyonuna olumlu cevap vermesinin nedeni budur. Çünkü ister askeri, ister maddi, ister ideolojik ya da manevi olsun tüm algı operasyonları, aslında mahallelinin sinir uçlarına yönelik operasyonlar olup bir algı tutulmasına yol açtılar.

Liderler ile mahalleli arasında klientalist bir ağ oluştu. Müşteri olarak görülen ve kendisiyle pragmatist ilişkiler kurulan mahalleli, hak/hukuk ihlallerine, belgeli yolsuzluklara, ahlaki/vicdani suçlara, sınırın güneyinde ve kuzeyinde tezgâhlanan savaş politikalarına, göstere göstere gelen canlı bombalara ve sivil ölümlerine karşı gözlerini kapayarak pragmatist bir tavır takındı.

Gettolarıyla sömürü mekânları arasında mekik dokuyan yoksul kitlenin siyaseten sınıfsallaşamamasının nedeni işte bu Makyavelci pragmatizmdir.

Kamusal Alanın Kifayetsizliği ve İade-i İtibar Olarak Şiddet

Herkesin telefon, tablet, kitap ve bilgisayarının arkasında özel bir yaşam alanı ve mahremiyet kurmak istediği modern yalnızlık çağında, kamusal mekânlar saygınlıklarını ve güvenirliklerini giderek yitiriyorlar.

Şiddet bu anlamda, kamusal mekâna kaybettiği saygınlığını yeniden kazandıran bir araç işlevi üstleniyor.

Şiddet Pornografisi

Şiddeti yücelten ürünlerin medyada bolca tüketildiği ve bu ürünlerin hedef kitlesinin bitmez tükenmez şiddet açlığı içinde yaşadığı bir “testosteron çağından” geçiyoruz.

Libido toplumunun şiddet pornografisine olan bu iştahlı talebini, taassup toplumunun akışkanlığını kestiği öznenin, habis enerjisini İd alanında biriktirmesiyle açıklamak olasıdır.

Cinsellik ve şiddet arasında yadsınmayan bir bağ var. Beslenme zincirinde üstlerde yer alan insan, beslenme ya da nefsi müdafaa amacı olmadan öldüren ve üreme amacı olmadan hedonist saiklerle zevk için sevişen bir varlık.

Yunuslarda da aynı özellikler gözlenmiş; hatta yunuslar kendi alt türleri arasında güçsüz buldukları diğer eril yunusları aşağılamak için onları eşcinsel ilişkiye de zorluyorlar!

Şiddet malzemelerini medyada sıkça paylaşmakla şiddeti başka bir boyutta yeniden üretenlerin gözden kaçırdığı bir şey var: bir adım ötemizde olan şiddeti her anımıza bulaştırarak gündelik bir olgu haline getiriyorlar ve onun kanıksanmasına katkıda bulunuyorlar.

Zamanın Şiddeti

Bir de linear şeklinde akan zamanın uyguladığı bir şiddetten söz etmek mümkün. Burada kastettiğim şey, takvimi neredeyse yetersiz bir icat haline dönüştüren, aşırı bir savla, düz-çizgisel “zamanın şiddetidir”.

Zira zaman uçup gidiyorsa eğer, uçuş hızı herkes için aynı değil ki. Zamanın ağır işlemesinden şikâyet eden dört grup insan var: Deliler, Hastalar, Tutsaklar ve Ölüler. Bu kategoriler zamanı dirhem dirhem yaşarlar.

Şiirin tersine “akşam erken inmez mahpushaneye”, indiğinde de geç çekilir. Hasta, doktorun bir sonraki kontrolünü iple çeker. Deli, gece yatağında tümüyle kendinin olacağı zamanı özler. Ölüler için kıyamet gününe kadar beklenecek zaman, Tanrı’nın ağır hem de çok ağır işleyen zamanıdır.

Linear zamanın şiddetinden kurtulmanın bir yolu da, geçmişle geleceğin olmadığı ve sadece şimdiye odaklı yeni bir zaman algısı edinmektir.

Mesafe Seni Korur

Bireyle toplum, bireyle erk, bireyle kamusal alan arasına, dün ile bugün, geçmişle anılar arasına, ten ile ruh, yargılarla ile vicdan arasına, düşmanla arana, yediğin darbeyle kalbin arasına, yer ile gök, din ile inanç, yüreğin ile vefasızlık, ütopya ile devrim, düş ile gerçek, yaptığın ya da hissettiğin her şeyle arana koyduğun mesafe, aslında bir güven bunalımının tezahürü.

Bu mesafe bazen yalnızlıktır; lakin seni yalnızlığın şiddeti dışında, diğer şiddet çeşitlerinden koruyacaktır.

Delfi Kehanetiyle Zehri Dışarı Akıtmak

Hayat belli evrensel yasalar üzerine kurulu; bunlar “teklik” ve “kutupluluk” tur. Eski Yunan’daki kutsal kâhin tapınağı Delfi’de söylenen kehanette, “yaralayan kişi iyileştirsin” denir.

Bir kişi bir konuda mağdursa, mağdur suçluya karşı bir ricacı pozisyonuna girdiğinde eğer suçlu pişman olursa ve bu ricayı kabul ederse, mağdur suçlunun terapistine, suçlu da mağdurun terapistine dönüşür. Böylece her ikisi de iyileşmiş olur.

Delfi kehaneti, toplumun ırkçılık ve şiddetle zehirlenmiş bünyesinin detoxunu sağlayabilir ve böylelikle iyileşen taraflar arasında belki barışın yeniden tesisi mümkün olabilir.

Vicdansızlığın Alibisi Olarak Şiddet

Kapitalizmde malını mülkünü yitirmişlerin üst sınıfla olan sorunlu ilişkilerinin dışavurumu olduğu zamanlarda, suç ve şiddeti bazen onayladığımız olmuştur.

Mesela edebiyatta şiddet tematiğinin kahramanlarına, zaman zaman karşıt bir ideolojiyle sempati duyup onları onaylarız.

Fakat şiddete karşı çıkmak ya da onu olumsuzlamak için herhangi bir din, ideoloji, kuram ya da sistem taraftarlığına ihtiyaç yoktur.

Aslında şiddeti bir süreç olarak açıklamak kaygısı, bizi uygarlığın tıkandığına, insanın çaresizliğine, onun zavallı ve ‘ruhsal özürlü’ bir yaratık olduğu sonucuna kadar götürür.

Bu da insan denen varlık hakkında varabileceğimiz son ‘nihilist’ sonuç olacaktır.

Vicdan tezinde merkeze çok belirgin ve her şeye egemen bir özne olarak insanı koymayanlar, şiddete “devrimci şiddet” gibi bir alibi bulmuş görünüyorlar.

Ütopyanın inşasında araçsallaştırılan ama süreç içinde onu yadsıyan ve varlığına suikast eden bir olguya dönüşen devrimci şiddet, şiddet için euphemism, hatta kötü bir alibidir.

Zira yeni bir dünya ve barış, ortak yaşama kültürünü aşağılayıp şiddet, kin ve nefret yüceltilerek kurulamaz. Vicdanın iktidarında şiddete ve ölümlere yer yoktur.

Modernitenin Orjisi Şiddet

İçinde bulunduğumuz durumu, şiddetin orjisi ya da modernitenin orji sonrası hali olarak değerlendirmek mümkün.

Şiddet saplantısının yol açtığı yıkım açısından bakıldığında, bu orji sonrası fırtına halinin toz bulutları henüz tümüyle yere inmiş sayılmazlar.

Siyaset yapmanın bir argümanı olarak kullanıldıkça keskinleşen tek alet şiddettir

“Şiddet yıkıcıdır ama yıkmak yaratıcı bir dürtüdür”, der Bakunin. Marx, devlet aygıtının sönümlenmesini sona ertelerken Bakunin bu süreci başa alır ve devrim olur olmaz, özgürlük olması gerektiğini vurgular.

Uygarlığımızın yüzeyselliği tarafından gaipte bırakıldığı için “anarşist içtepiler” edinmişlerin mahallesi var mı?

Lehçesi, giyimi ve davranışları nedeniyle modernitenin hâkim kültürü tarafından sürekli yargılanıp toplum dışına itilmiş mahalleli, şiddet aracılığıyla bu ‘değersizlik vektörünü’ tersine çevirmeyi umuyor.

“Mahalleli” düşmanını cezalandırırken, düşmanına verdiği korkunun aşağılanmaya son veren öforik ruh hali içinde şiddeti yüceltir. Düşmana verilen korkunun mahalleliye, çoktan kaybettiği kabul, takdir ve özsaygıyı yeniden kazandıran bir işlevi vardır; hatta eylemciyi kahraman mertebesine kadar çıkarır.

“Şu ana kadar beni hep yargılayıp hakkımda hüküm verenleri şimdi ben yargılayıp mahkûm ediyorum” algısı, mahallelinin şiddet uygulaması için zamanla önemli bir motivasyon kaynağına dönüşüyor. Şiddet diyalektiğinde kurbanla cellat böylelikle yer değiştirmiş oluyor.

Bireyselden kolektif kurtuluşa uzanan bu çileli ve imtihanlarla dolu ömründe faille şiddet arasında katarsis bir ilişki oluşur. Şiddet artık arındırıcı ve kurtarıcı bir işlev yüklenmiştir. Zira protagonist, şiddetin merkezinden periferiye doğru kutsal (!) bir savaş yürütmektedir.

Şiddetin Anayurdu Olarak Çöl Coğrafyası

Lawrence, çölün sterilliğinin “orada yaşayan herkesi merhametten yoksun bıraktığını ve insanın iyiliğini, içinde saklandığı pisliğin görüntüsüne dönüştürdüğünü” yazmıştı.

İnsanın mayasında olan suç eğilimi, kapita¬lizmde kendini olgu olarak ifade edebilecek sosyo-ekonomik bir sistem bulmuş, hırsızlık, dolandırıcılık, yağma, cinayet ve terör toplumun bütün kat¬manlarını sarmıştır.

Ancak yaşadığımız köktendinci şiddetin kendini olgu olarak ifade edebilecek sosyo-ekonomik sistemi, kapitalizm değil feodalizmdir.

Kapitalizmde suç olaylarının yaygın olarak görüldüğü yerler kentler iken, feodal sistemde suç, kırsal alan ve çöl coğrafyasında işlenir.

Kapitalist meydan okumalarla, doyumsuz, dışlanmış, sapkın ve kompleksli olduğu için baş edemeyen zayıf bireyin, feodaliteye ait ataerkil inanç paradigmalarını kullanarak bu olgularla baş etmeye çalışması, aslında iki sistem arasındaki sert geçişleri başaramamış olması yüzündendir.

Ontolojik olarak bireyin tüketim toplumu ve kapitalizm çelişki içindeki ‘bulantı’sına cevap vermeye çalışan ve daha çok düşmüş sınıfı ayaktakımının yaşama tutun(ama)ma sorunsalına ‘nihilist’ bir çözüm sunan şiddet, medeniyet ve barbarlık ikileminde sarkacın barbarlıktan yana açılmasına neden oluyor.

Şiddet çağında ya medeniyetler halklara ihanet ediyor ya da halklar medeniyete.

Josef Kılçıksız
PhL (Tampere Üniversitesi, Felsefe Anabilim Dalı, Finlandiya)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nietzsche: Bir tek gönül alıcı söz yoktur koca kitapta (Zerdüşt)

Zerdüşt- burada en yakınları, çağı, çevremizdekini görmeye zorlanmıştır. Kitabın tüm parçalarında, özellikle biçiminde, Zerdüşt'ü olanaklı kılan içgüdülerden isteyerek bir uzlaşma...

Kapat