Cama Vuran Bir Dal Tezer Özlü ve Son Sözü: “Beni yalnız bırakma”

Tezer ÖzlüVallahi tallahi! Evet! İçtenlikle ve özdenlikle yazıyorum ki, Tezer Özlü’yü de, onun çok insanda bulunmaz Doğrucu Davutluğunu her yerde, her kentte ve her sokakta arıyorum. Hayalet Oğuz’a olağanüstü ve eşsiz bir “hayır” işleyen bir insanı ben nasıl özlemem. Tezer Özlü artık benim yakın akrabamdır. Ece Ayhan[1]

Tezer Özlü, tek başına öldü. Son sözü, “Beni yalnız bırakma.” idi. Doğumu ise, o denli Pavese’i andırırcasına idi. Demir Özlü 1993 yılında bir dergiye Tezer Özlü’nün doğumu şöyle anlattı: “1940 yılında İstanbul’da çalışan babamla bir yıl önce Burdur’a atanmış olan annem Simav kasabasında birleştiler. Öğretmendiler. Tezer, kasabanın havuzlu, Arnavut kaldırımı döşeli küçük alanına bakan bir evde 10 Eylül 1942’de doğdu. Ben o zaman 7 yaşındaydım. Aileye kumral bir bebek gelmişti. Bu doğum olayını anımsıyorum.”[2]

Tezer Özlü, hayatı Cesare Pavese üzerinden okuduğu gibi, doğumunu da öyle okudu. “Pavese’in doğduğu gün doğduğumu şaşarak öğreniyorum: 9 Eylül. Ben geceyarısından sonra. Ama Anadolu’da geceyarısı geçtiğinde, S. Stefano Belbo’da henüz belki de geceyarısı olmamıştı. Aynı gün, aynı yıl değilse de.”[3]

Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan.” diyen bir çocukluk yaşamış Tezer Özlü. Dünyanın kendiyle en baş başa kalmış çocukluğuna adını yazdırmış böylece. O denli farkında hislerinin, çocukluğun kendini tarifte yetersiz kalması hâli, Tezer Özlü’ye hiç uğramamış.

Çocukluğun soğuk geceleri

Edebiyat bazen söz söyleme meylidir. Bazen söz söylememe hüneri. Tezer Özlü tam da bu iki hünerin karşılığı olarak durur edebiyatta. Hayata karşı söyleyecek bir meramı vardır, kâğıda düşmeye söz vermiş kelimeleri olduğu gibi. Yaşamdan alacaklı olduğunun fena hâlde farkında olan ama bunun yanında geceleri annesine sokulduğunda yalnızlıktan ve soğuktan korunan Özlü, [4] dünyanın herkese eşit dağıtılmadığının ayırdında olarak, dualarını ve yakarışlarını dünyanın bütün insanlarına adayarak yaparken, yüreğinde taşıdığı kocaman bir azabı yük biliyor kendine. Bu eşitsizliğin acıttığı her insanın eksik yaşadığı her saniyeyi kendine günah belleyerek yaşıyor hayatını. Bu sebeple inanmamaya başlıyor dualarını gönderdiğine- tanrıya. Ardından istediğini düşünebilme özgürlüğü veriyor kendine. Özlü’yü ve Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni diğer sözlerden/ seslerden bu sebeple ayırmak gerekiyor. “Herkesin her geceki uykusunu uyuyabildiği” zamanlarda, Özlü’nün kendini huzurlu bir uykuya kabul ettirebilme çabası bütün anlatıları. Memleketin, insana malumat değil talimat vermeye alıştırıldığı siyasal zamanlara, tek başına sesiyle isyan eden bir kadın olduğu her sözünden anlaşılıyor Özlü’nün. Bütün cinayetlerin hesabını sorarak kuruyor her bir kelimesini, bu sebeple de “güzel yaşam” hayali içinde olanlara fena bir tokat atıyor en hayati yerinden. “Güzel yaşamın sınırları, ölen, gömülen arkadaşlarımızın yaşadığı kadar.” diyor Özlü. Toprağından ölüm çıkan bu memlekette, güzel yaşayabilen, güzel yaşamayı kendine yedirebilen insanların aslında sınırsız bir unutuş hâlinde, bütün cinayetlerin faili olduklarını hatırlatıyor. Çünkü ölen ve gömülen arkadaşlarımız geri gelene kadar ya da ölmeye devam etmeyene kadar hiçbirimizin güzel bir hayat yaşayamayacağımızı iyi biliyor.

Fethi Naci, Özlü’nün başarısını acılarına serinkanlılıkla bakabilmesine bağlıyor. Elbette som bir serinkanlılık değil Naci’nin bahsettiği, kendi deyimiyle “hiçbir yanlışın değişmediği” bir ülkede o yanlışların peşine düşüp, kurulmuş yanlışlardan, yanlış öğrendiği her şeyin hesabını soruyor Özlü. Bu serinkanlılık ise kimlikle hesaplaşmanın ciddi bir iş olarak yapılmasının sonucu olarak kazanılıyor. Özlü de biliyor, kendi kimliğiyle hesaplaşmanın ne menem bir hâl aldığını. O hesabın sonunda geçirilen uykusuz geceleri, gerçeklerin farkına varıldığında yaşadığı topraktan korkmanın ne acı bir hâl olduğunu. Yazar ve çevirmen Fatih Özgüven, Özlü’nün “yarasını yanında ve açıkta taşıyan” bir yazar olduğundan dem vurur.[5] Naci’nin bahsettiği, acılara serinkanlı bakabilmek, o acının Özlü’nün benliğinden asla ayrılmamasından gelir. Zira, Özlü acısını iyi tanır, onu hareketinden, kokusundan, sesinden, harfinden, içinde taşıdığı insandan çıkarır. O acının her bir hamlesini kendi hesaplamış gibidir Özlü, Özlü ne kadar başına buyruksa, Özlü’nün acısı da o kadar kendisine kelepçeli yürür.

Birleşip, hemhâl olduğumuz kimliklerimizden; sırtımıza bindirilmiş yüklerden; hayatı, pahada ağır olanla okumak zorunluluğundan doğmuş bir öfkeyle büyürüz; ancak büyümek ciddi bir iştir. Sadece yaşla yani ki bir sayıyla tarif edilebilecek kadar basit bir iş değildir büyümek. Bu sebeple büyümüş olmayı daha yaşlı olanlara lûtfedenler; sayılarla fazla uğraştıklarından olsa gerek, hayatı da “eder” üzerinden okumaya meyillidir. Bu meylin en büyük zararı kendinedir, öfkenin oraya yerleşmiş olduğunu fark etmeden, onu yeşertmeye, onun ederini/ yükünü/ ağırlığını arttırmaya fena hâlde gönüllüdür bu meyil. Tezer Özlü’nün yaşı, dili, memleketi, evi yoktur. Dünyadaki bütün diller dili, bütün evler evidir. Hayatındaki bütün sayısal karşılıkları atan bir kadının, birlikte büyütüldüğü öfkenin farkında olması bu sebeple önemlidir. Zira Özlü bu öfkeden, ona öfke duymakla kurtulmuş yazarlardandır. Öfkeyle büyütülmüş olmamıza duyduğu öfkeyi yazabilecek kadar cesurdur da.

Tezer Özlü’yü keşfimizin bu kadar sancılı, kabulümüzün bu kadar gürültülü olmasının sebebidir Özlü’nün riyasızlığı. Sigarasını tutuşundaki hüzünden bellidir bizi kendi soğukluğumuzla hesaplaşmaya iten tavrı. İyileşmemizin, büyük ve derin korkuların yaşanmasında gizli olduğunu bilmiş, inleyiş olmadan seslenişin mümkün olmayacağını hissetmiş bir kadındır Tezer Özlü. Yolcuğuna yaşamın ucundan başlamış ve ki ortasını dopdolu bırakarak, bitişini ise yapmadan göçmüş yazarlarlardandır. Tezer Özlü, bir cümlesi akla düştüğünde insanı üşüten kalem sahiplerindendir kısaca ve soğukça.

Tezer Özlü ve Cesare Pavese

Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta sorar: “Niçin burada hep Pavese okuyorum?” Ve sonra, sizin söz söylemenize mahal vermeden, zamanı kaldıran bir olgudan bahseder. Bu olgunun, kendisi ile Pavese’i bir kıldığından dem vurur. Almanca aslına baktığımızda, “Bir İntihar’ın İzinde” olarak çevrilen anlatısına, Yaşamın Ucuna Yolculuk demeyi uygun bulmuştur Özlü. Bu anlatıda, Pavese’in izini sürerken, o iz sürmede, Pavese’in mezarına gider, mezarı başında onunla konuşur. Onun bir romanına kahramanlık eden Nuto’yu bulur Torino’da, o denli bir heyecanla Pavese’e dokunmayı mümkün kılmaya çalışır. Farklı bir zamandan Pavese’i getirir, onunla arasına giren bütün olguları reddederek- zaman dâhil, o olgularla baş eder, savaşır. Pavese’in izini sürerken, sahiden de onun geçtiği sokakları arşınlayarak atar adımlarını. Tezer Özlü, Pavese’in adımları atar gibi yürür, Tezer Özlü, Pavese’in baktığını bakar, Pavese’in yazdığını yaşar gibidir.

Pavese’e dair yazarken de öykü anlatmaz Tezer Özlü, her tarafın öykü olduğundan bahseder ve kızar kendine: “Yazarken öykü anlatacak değilsin herhalde” diye. Bu sebeple, onun kaleminden akan som bir gerçeklik, katı bir hesaplaşma, belirgin bir kadın olma hâli ve basbayağı Pavese’in özlemidir.

Tezer Özlü ve ben algısı

Tezer Özlü, yaşama dair bütün fiillere yakışan bir kokuya sahiptir. Sadece gitmenin değil, gitme isteğinin de üzerine pek fazlaca yakıştığı söylenir rahatlıkla. Gitmek onun için Pazarları mümkün gibidir, o gitmek hâli, otorite ile sorgulaşan bir hâl alır ama sadece onunla da bitmez. Tezer Özlü metinlerinin tabuları yıkıcı özelliği, onun metnin içinde kendi iktidarını da aramasından gelir. Otorite ile hesaplaşması bu sebeple samimi, bu sebeple daha gerçektir. Müge İplikçi, Tezer Özlü metinleri için “Satırlar, bilinçaltının bir yangın yeri olduğunu vurguluyordu bize.” der.[6] O yangın yerinden kalan bir enkaz vardır da, o enkazı kazmaya çalışıp, onun içinden yeni isyanlar doğurmaya çalışan, o isyanları dünyanın bütün insanlarına eşit olarak yaymak isteyen bir inatçı hâl vardır Özlü’de. Bütün anlatısının, aslında bir kazma hâli olduğunu görür, ondaki ben’i bulma sürecinin yoğunluğuna bir kez daha hayranlık duyarsınız. Tezer Özlü, sadece bilinçaltı ile değil, o bilinçaltı akışını hayata samimiyetle anlatan tavrı ile yaşarken de bir yangının içinde yaşıyor gibidir. Onun ben’i, sadece kimlikle ve baba ile hesaplaşma olarak değil, aynı zamanda kadınlığını da fark ederek oluşur. Öğrendiklerini ve ona öğrettiklerini unutmak isteği ile örülüdür onun ben’i. Bu sebeple, kadın bedeni ile olan sorgulamasında, belki de çocukluğunda bir feminist kimlik pekiştirmiş gibidir. O bedenin sorgulama alanının bir ağabeye, babaya ya da devlet hükmüne ait olmadığını çok önceleri fark etmiştir. Özlü’nün ben’i, normlardan, tabulardan, kanılardan ayrılmış ve ayrıksılaşmış bir kendini oluşturur.

Bilge Karasu: “Kendim olmak başka bir şey değil ki, çünkü onun dışında onun ötesinde bir kendimlik yok ki, kendimlik burada, söylediğimde, yazdığımda.” der.[7] Özlü’nün ben’i de, onun ötesinde, onun kimliğine eklemlenmiş ve bu sebeple yapay duran bütün öğelerle som bir uyumsuzluk hâlinde, onun sözündedir:

Gece ilerliyor. Korkularım büyüyorlar. Duruyorum. Kaldırımlara bakıyorum. Gözlerimi gökyüzüne dikiyorum ardından. İşte burada yüksek bir kapı. Ben gene iki BENLER oluyorlar, bir BEN kaldırımda durmuş, yüksek yapıya bakıyor. İkinci ben tepeden ölümlere uçuyor. Diğer benler nerelerde? Bilemiyorum. Tüm benlerimi toplayıp uçmak…“[8]

Sonsöz

Acının, kalem hâli gibidir Tezer Özlü. Dünyanın bir yerinde, bir insanın bir insanı öldürebilmesinin acısından tutun da bir kadının kendine isyanında vardır. Sözü ile dokunduğu her insanı sersemletmeye meyli olan bir genç kadındır Tezer Özlü. Yaşam ve ölümle olan basbayağı belli bir hesabı vardır da, o hesabı kapatmayadır kelimelerle arasındaki ilişki. Kendi kendine ölmek hâli içinde, kendi kendine yaşayan bir uçarılık gibi konar hayata. Yaşamaya meyilli değil ama hayata konmaya, onun üstünde hafifçe durmaya yakışan duruşundan bellidir sözlerinin değeri. Kendi kendineliği, kendi hâlindelikle karıştırmadan bir anlatının içinde yaşamış gibidir. Bu anlatıyı kendi kendine örebilen bir kalandır Tezer Özlü.

Son söz Can Yücel’in olsun:

Aşağıda yatıyorum

Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda

Bir ses birden bir olay oluyor

Kulağımın dibinde

Bir dal cama vuruyor

Tezer” (IK/HK)

Işıl Kurnaz 
09 Eylül 2013, (Bia)

[1] Ece Ayhan, Sivil Denemeler Kara, s.38.
[2] Tezer Özlü’ye Armağan, Hazırlayan: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları s. 11.

[3] Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk, s.7.
[4] Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri, s. 8.
[5] Varlık Dergisi, Sayı: Ocak/ 2012.
[6] Varlık Dergisi, Ocak 2012, Müge İplikçi “Çocukluğun Soğuk Gecelerin’deki Ben’e Bakış”s. 4.
[7]Füsun Akatlı, Müge Gürsoy Sökmen “Bilge Karasu Aramızda”, Mustafa Arslantunalı “Bitmemiş Bir Konuşmadan” bölümünde. Metis Yayınları

[8] Tezer Özlü, Kalanlar, s.18

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Batıya Yön Veren Metinler: İki İlkel İçgüdü; Eros ve Thanatos (Sevgi & Ölüm)* – Sigmund Freud

Bizi, analiz sırasında dirençle karşılaştığımızda, mümkün olan tüm vasıtalarla iyileşmeye karşı kendisini savunan ve hastalık ve acıya inatla sarılan bir...

Kapat