TEZER ÖZLÜ: ANADOLU’DA HİÇBİR OTOGAR TEMİZ, HİÇBİR OTOGAR GÜZEL DEĞİLDİR!

Bayram Günü

Sıcak bir cumartesi. Minibüsten iniyor. Birçok minibüsün beklediği bu durak da diğer Anadolu kentlerindeki otogarları andırıyor. Anadolu kentlerinin otogarları ne tatsız köşelerdir. Buraya inen yolcular, bir an önce otobüsleri kalksın da gidecekleri yerlere gitsin isterler. Her otogarda pis bir tuvalet vardır. Her birinin başında bekleyen ve para isteyen bir adam oturur. Otobüs yazıhanelerinin camlarında ülkenin birçok kentinin adı kocaman ve her biri bir başka renkte ve başka başka yazı karakterinde yazılmıştır. Burada küme küme halktan insanlar, köylüler oturur. Birçoğunda kötü bir lokanta vardır. Masalarda yığınla ekmek durur. Televizyon saatiyse, televizyonlar açıktır ve sesleri ortalığı inletir. Küçük bir dükkanda çeşitli marka bisküviler, kolonyalar satılır, bu dükkanların önünde bir iki sandıkta görünüşü pek de iştah açıcı olmayan meyveler dizilidir. Bir gazetecide de çeşitli günlük renkli gazeteler, resimli mizah dergileri satılır. Hemen her otogarda kuru simitler ve kentin özel yiyecekleri de, bağıran çocuklar tarafından yolculara satılmaya çalışılır. Otogarlarda o kentte yaşayan insanlar da tek tük kahvelere gelmiş, o acı koyu çaylardan içerler. Buralardaki pis masalar üzerinde izmarit dolu kül tablaları durur. Hiçbir otogar temiz, hiçbir otogar güzel değildir. Bağıran ve yaygın bir sesle, anlaşılmaz bir dille, hareket edecek otobüsün anonsu da yapılır, yolculara iyi yolculuklar dilenir. Gelip geçenleri tedirgin eden bu çirkinlik niye, diye düşünülür. Oysa bir ömür boyu burada oturan, burada kalan, çalışan insanlar var. Sıcak, mis gibi kokan bir kahve, taze bir çay, bir barın gerisinde neden güzel yüzlü bir kız ya da temiz yüzlü bir adam yoktur?

Minibüs garının çağrıştırdığı düşüncelerle yürümeye başlıyor. Bayram kendini asılı bayraklarla ve kentte dolaşan çok sayıdaki askerlerle belli ediyor. Büyük dükkanların birçoğu kapalı. Henüz öğle olmamış, ama dar sokağı dolduran kebapçılarda, askerler karınlarını doyurmaya başlamışlar bile. Ana caddeyi karşıya geçip, caddeye dikey inen büyük yol boyunca yürümeye başlıyor. Açık dükkanlardaki tüketim malları sokaklara dek taşıyor. Bunlar renkli kötü hazır giysiler, çeşitli kumaşlar ya da evleri sıkıcı, çirkin biçimde döşeyecek eşyalar. Hava çok sıcak. Otogarın bu denli uzak olduğunu anımsamıyor. Yan sokaklar boş. Büyük oyun salonlarını erkekler doldurmuş, masa futbolu oynuyorlar. Otobüs şirketinden İstanbul’a iki bilet alıyor. Şimdi akşama dek zamanı var. Yalnız olmanın, yabancı olmanın, yabancı bir kentte dolaşmanın tadına varabilecek mi?

Aynı uzun yolu, aynı yaya kaldırımından ana caddeye dek yürüyor. Alana geliyor. Yokuşu iniyor. Bütün yollar kazılı. Kanalizasyon çukurları arasından geçiyor. Liman camiinin yanına geliyor. Adının çağrıldığını işitiyor.
Lokantanın alt katındaki çardakta, lokantacının şişman oğlu, yaşlı bir Alman kadınla oturuyor.

Bir süre sonra üst kata, lokantanın terasına çıkıyor.
Hava çok sıcak. Karşıda kayalık dağlar, Akdeniz’in maviliğine dikey iniyor. Lokantanın asma yaprakları altındaki gölgesinden limana açılan görünüm doyumsuz güzelliğinde gene. Herkes kendi dünyasında. Yaşlanmaya başlamış, şişman, beyaz saçlı Alman kadın, herhangi bir turist. Lokantacının oğlu kara, göbekli, boynu kalın altın zincirli, şişman parmaklarında büyük bir altın şövalye yüzük olan Akdeniz zenginlerinden biri.

— Bir kez evlendim, çok sıkıcı bir evlilikti, diyor Alman kadın.
— Bir daha evlenmedim. Yalnız oturuyorum. Çok yolculuk yaptım, diyor.

Sonra kendisinden çok küçük bir Türk ile evli Alman arkadaşından, onun mutluluğundan söz ediyor.

Yaşlanmaya yüz tutmuş Alman kadınlarının cinsel bunalımlarına, yabancı, yalnız işçiler yanıt veriyor, onların koynunda geleneksel Anadolu kadınsızlığı da doyum buluyor belki.
Lokantacının oğlu sıcak güneş altında rakısını yudumluyor.

Alman kadın:
— Ben bu rakıyı içemeyeceğim, diyor ve bira istiyor.
— Sizleri motorla gezdireyim, diyor lokantacının oğlu.
— Sen motorda bize saldırırsın, diyor kadın.
— Yok söz veriyorum, ikinize de el sürmem, diye yanıtlıyor adam.
— Sizleri bilirim ben.

Adam ille de motor gezisinde diretiyor.
Bir süre sonra deniz sularında, yukarıdaki, kayaların tepesindeki büyük beyaz otele doğru açılıyorlar.
Adam iki kadını da yanına oturtuyor. Kadınlar çevreye bakıyor, gözlerini adamın giderek kızaran yüzünden uzak tutmaya çaba harcıyorlar.

— Bu Alman kadını otelin altında indireceğim, diyor adam.
— İndiremezsin, diyor kadın.
— İndireceğim.
— O zaman ben de ne yapar yapar inerim motordan, denize bile atlarım, iyi yüzerim, diye yanıtlıyor kadın.
— Ama kendimi tutamıyorum, diyor adam.
— Kendini tutmalısın, bana ne! diyor kadın.
— Tutamam, diye diretiyor adam.
— Ne yaparsan yap.
— Ayıp olmaz mı?
— Ayıbı falan kaldı mı? Ne istersen yap, ikimizden de yardım bekleme.

Adam kadınlara arkasını dönüyor. Çok kısa bir sürede deniz sularına boşalıyor.
Saat öğleyi biraz geçmiş, güneş kızgınlığını ve sıcaklığını artırmış. Uzaktaki motelin sahilinde yüzenler var. Adam yüzünü döndüğünde büsbütün kızarmış.

— Çok afedersin, diyor kadına.
— Özür dileyecek bir şey yok.
— Ne kadar anlayışlısın.

Motorun rotasını kıyıya çeviriyor. Hemen kadınlardan uzaklaşıyor. Kıyıya inerken onlara yardımcı olmaktan bile kaçınıyor ve lokantanın altındaki benzin istasyonuna doğru uzaklaşıyor.
İki kadın limandan alana çıkan merdivenleri yürümeye başlıyorlar.

— Şu alnımdan bir kanser hücresi alındı, diyor Alman kadın ve kahkülleriyle örttüğü alnını açıyor. Ameliyat izini gösteriyor.
— Geçmiştir artık.
— Bilmem, tehlike atlatılmış değil, beynime de sıçrayabilir, diyor Alman kadın rahatlıkla.
— Aldırma sıçramaz.
Yürüyorlar.
— Ne garip adam değil mi? diye soruyor bu kez.
— Yaptığı büyük bir ilkellik, ama onun adına utanmıyorum bile. İkimiz de onu baştan çıkarıcı bir davranışta bulunmadık ki!
— Dün gece de bizim grubun rehberi zorla odama girmek istedi.
— Beğendiniz mi onu?
— Beğendim, çok genç, çocuğum olabilecek bir yaşta.
— Sizinle kalmasına izin verseydiniz, burada yalnızsınız, istediğiniz gibi davranabilirsiniz.
— Evet, ben de öyle yaptım, ama gene de bir burukluk duydum. Çok genç.

Yokuş çıkıldıkça sıcağın baskısı artıyor. Bayram günü. Bazı genç kızlar özenle giyinmiş, gezmeye gidiyorlar. Taşra kızlarının diriliği var üzerlerinde.
Bir pastanenin yol kenarındaki küçük masasına oturuyorlar. Karşıdaki manavın sebze ve meyveleri yola taşıyor. Çevrenin bolluğunun, verimliliğinin tüm ürünleri insanın gözünü okşuyor.

Yaz gününün uzunluğu kendini duyuruyor, güzel bir akşamüstü alabildiğine belirginleşiyor.
Büyük otele geliyorlar. Kentin seçkin zenginleri terasa oturmuş içiyorlar, sıcak yaz akşamını bekliyorlar. Giriş salonunda kent zenginlerinin yeni moda giyinmiş çocukları oturuyor. Asansöre bir yabancı, yaşlıca bir kadın daha biniyor. Alman kadın onunla konuşuyor. İkisi de yalnız olduklarını anlayınca akşam yemeği için buluşmayı kararlaştırıyorlar.
Kadın otelden çıkıyor. Günün birçok saatini geçirdiği bu Alman kadının adını bile bilmiyor. Araba yüksek palmiyelerin altından geçiyor. Güneş arkalarında kayalık dağlara doğru alçalıyor.

Denizin üstünde tahta masalardan birine oturuyorlar.
— Ne zaman geldin?
— Bu sabah.
— Ne zaman gidiyorsun?
— Bu akşam.
— Gitmeden seni göreceğimi biliyordum. Neden beni sabah aramadın?
— Aramak istedim. Ama her yerde bayraklar asılıydı. Bayram günü çalıştığını bilmiyordum. Yakınında olan, istenen bir şeyi bulamadan öylesine dolaşmak da güzel, diyor kadın.
Yeni başlayan karanlık gece koyulaşıyor bile. Otobüsün en arkasında oturuyor. Toroslar yeni yeni geride kalıyor. Şoför muavini konuyu politikadan açıyor. Seçimler yeni yapılmış. Muavinin garip düşünceleri var. Herkesin kendi kendine yolunu bulmasına inanıyor. Bir koltuk ötede bir delikanlı küçük erkek kardeşi ile oturuyor. Simit yiyorlar. Delikanlı söze atılıyor.

— Sosyal güvenceye kavuşmamız için Halk Partisi’nin yönetime gelmesi gerekli, diyor.
Parti programını iyice öğrenmiş, Sosyal-Demokrasi’yle herkese iş, herkese sağlık hizmeti, herkese sosyal adalet geleceğini benimsemiş, kendisine pırıl pırıl bir dünya yaratmış. İster istemez kadın da söze katılıyor. Delikanlının güzel dünyasını desteklemekten başka olasılık yok bu otobüs tartışmasında. Delikanlı inançlarında sarsılmamalı. Tartışma ön sıralara da yayılıyor. Bir adam kalkıp kadını kutluyor, elini sıkıyor.
— Düşünceleriniz çok doğru, diyor.

Afyon’dan önce delikanlı iniyor. Bir elinde küçük bir valiz. Diğeriyle kardeşini tutuyor. Kardeşi küçük bir çıkın taşıyor. Sarı, bomboş bozkırda iki kardeş herhangi bir köye doğru yürümeye başlıyorlar. Sosyal-Demokrasi’ye inanan genç ve küçük kardeşi. Sessizlik çevredeki bozkırın sarısı kadar geniş.
Kadın uzun uzun arkalarından bakıyor.

(1978?)
Tezer Özlü
Eski Bahçe ~ Eski Sevgi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz