Süleyman Kargı: “Selim öldü, kendini öldürdü” dedi. Allahım, nasıl izin verdin buna – Oğuz Atay

Turgut, yorgun bir gülümsemeyle: “Cahil Turgut’u gizlemesini iyi bilirim. Kimse anlayamaz,” dedi. “Bütün dünyayı kandırabilirim gibi geliyor bana.” Ayağa kalktı, yazı masasını süzdü. “Ne yazık ki bu meziyetimle çok övünürüm. Kendimi ele veririm.” Süleyman Kargı güldü; “Bir kadın olsaydı şimdi, ‘İnanmıyorum,’ derdi size.” Turgut başını kaldırdı: “Bakın bunu anlamam için, kitap okumama lüzum yok.” “Selim de bunu ifade etmek istedi işte.”
Omlet ve patlıcan kızartmasından ibaret yemek güzeldi. Yemekte konuşmadılar. Sonra, Süleyman Kargı, sofrayı itinayla topladı; hemen bulaşıkları yıkadı. Turgut’un kurulamasına izin verdi. Odaya döndükleri zaman: “Yemek ve bulaşık işlerinde titizimdir,” dedi. “Bunları bir zevk haline getirmezseniz, çok çabuk bıkarsınız.” “Bu öğütü nasıl kullanacağımı pek bilemiyorum,” dedi Turgut elini uzatarak.

Turgut, önünde durduğu, uzun ve iki katlı binaya yorgun gözlerle baktı. Yataklı vagonda pek iyi uyuyamamıştı. Otele gidip biraz yatsam… Öğleden sonra gelsem… mi? Hayır, bu sıcakta öğleden sonra kimseyi bulamam. Binaya tekrar baktı. Pencereler, pencereler. Külrengi külrengi, serpme sıva… ağır ve çiçek bozuğu kütle; keskin Ankara güneşi, çirkinliği kuvvetlendiriyor. Nasıl kaldıralım bu yığınları ortadan? Hakkınız yoktu buna: bizi zevksizliğinize mahkûm etmeye. Pürüzlü kütleye isteksizlikle baktı: içeriye girsem mi? Girme diyor büyük kapı; girme yutarım seni. Yut bakalım. İstediğimi koparacağım senden. Vızgelir bana hademeleriniz, evrak ve kayıt odanız, bekleyin şimdi gelir efendimleriniz; vızgelir bana De Gaulle hakkında yorumlarınız. İkinci katta… sağa sapmayın sola sapın… koridorda soldan ikinci kapı… Kılığımı iyi buldu da bana “hemşerim” demedi neyse. Ne demiş Cenap Şehabettin: “Güzel bir kıyafet iyi bir tavsiye mektubu..” fecri âti fecaati…
“Teknisyenler” odasının kapısını vurdu. Neden kapıyı vuruyorsunuz? İçerde gizli bir iş mi görüyorlar? “Affedersiniz, Süleyman Kargı’yla görüşebilir miyim?” Genç ve yorgun memur anlamaz gözlerle suratına baktı. Dokuzunda kocamış. “Kim? Ne istiyorsunuz?” İsmi tekrar etti. “Yok beyim burada böyle biri.” Yandaki masada oturan memur atıldı: “Kim dediniz?” “Süleyman Kargı.” “Eski kadrodan olmasın. İki yıl önce bu şubenin elemanları değişti de.” Turgut, yeni ihtimallerin yorgunluğunu duydu içinde. “Bilmiyorum,” dedi. “İki yıldır buraya Süleyman diye biri gelmedi. Yalnız, yazı işlerinde Süleyman diye bir memur var ama onun da soyadı Yurttut. O olmasın sakın?” Nasıl olur? İsteksiz bir sesle: “Hayır, değil,” dedi. “Öyleyse yok.” İşte o da başını çevirdi. İnsanı ortada bırakırlar. Memur onu hemen unutmuştu; karşısındaki taşeron kılıklı adamı paylıyordu: “Sen daha demirlerin hepsini koymamışsın ki betonu dökeyim diye sızlanıp duruyorsun. İki gün evvel ben uğradım şantiyeye. Sen yoktun.” “Beyefendi, taksi tuttum; kapıda bekliyor. Beş dakikada gider geliriz vallahi.” Bizim dert ortakları. “Ben bilmez miyim bu saatte trafiği? Bu sıcakta gidemem şimdi. Sabah erken gelseydin.” Turgut, yaşlı suratlı genç adama: “Acaba, eski kadrodakileri tanıyan biri var mı dairede?” diye soracak oldu. “Bilmem.” Önüne eğildi, Toprakspor Altındağ’a bir sıfır koydu. Yazı işlerine gitmeli. Evrak memurları buranın eskisidir. Onlar belki bilirler. Patronun işine koşarım olmazsa. Adam, öğleden sonra gel dedi ama belli olmaz. “Bir kat aşağı inin. Girişin hemen yanında.”
“Süleyman Kargı? Süleyman Kargı? Bilmeliyim muhakkak. Dört beş sene önce mi dediniz? Hangi dört beş sene beyefendi iki ay sonra tam on yedi sene bitiyor. Teknisyen dediniz. Sizin yanınızda mı çalışmıştı?” “Hayır çalışmadı. Özel bir iş için arıyorum.” “Evet! Teknisyen demiştiniz. O zamanki tabiriyle fen memuru.” Selim Işık çalışırken bu dairedeymiş; aynı odada bulunuyorlarmış. Hatırladınız mı asteğmen, yedek asteğmen Selim Işık. Uzun boylu, zayıfça. Siyah saçlı. “Onları bilemeyeceğim işte. Her yıl gelirler. Bir sürü asteğmen. Az da kalırlar. Biliyorsunuz canım; siz de askerlik yapmışsınızdır.” Gözlerini çelik dolaba dikti: “Sağ olsun, Refik Sorgan Albay, o zaman binbaşıydı. Sizden iyi olmasın çok iyi adamdır. Allah selamet versin, bir gün dayanamadı, ‘Bu asteğmenler nerede?’ diye bir bağırış bağırdı koridorda: hepimiz odalarımızdan fırladık. ‘Bu kadar ivedi iş varken nereye gidiyor bunlar?’ diye tepiniyordu. Fen memuru biri vardı. Fen memuru dediniz de aklıma geldi. Uzun kır saçlı biri. Başını kapıdan çıkarıp ‘Vazifedeler binbaşım,’ dedi. ‘Ben vazife mazife bilmem. Yarın sabah hepsini istiyorum.’ Allah sizi inandırsın, ertesi sabah hepsi gelince, değil masa, oturacak iskemle bulamadı çocuklar. Bir kısmı ayakta kaldı. Öğleye kadar, koridorda dolaştılar, kapıların önüne dikilip durdular. Refik Binbaşı geçerken, hepsi korkuyla odalara sığınıyordu. Ayakta, ellerinde evraklar… biz, hiçbir şey olmamış gibi…. Dur yahu! Bu uzun saçlı fen memuru, senin aradığın adam olmasın? Tamam! elbette.” Anlayışla gülümsedi: “Süleyman Kargı tabii. Feylesof Süleyman. Nereden nereye? Feylesof Süleyman, derdik ona. Boş zamanlarda durmadan kitap okurdu ve yazardı.” Turgut’un yüzü aydınlandı. Yeni Harman paketini uzattı ihtiyar görünüşlü memura. Daha daireye girer girmez ihtiyarlıyorlar. “Şimdi nerede?” diye sordu. “Etlik’teki yeni binada onlar. Kısım şefi oldu. Çalışkan çocuktur. Benden selam söyleyin. İbrahim Gülerce dersiniz. Sarı İbrahim deyin, o anlar. Nasıl oldu da hemen hatırlayamadım? Halbuki.. ” Güneş ışığı altında tozluymuş gibi duran sarı kirpiklerini kırpıştırdı. “Süleyman Kargı ya.. ” Artık üç gün kendine gelemez. Turgut, adamı kendi haline bıraktı.
“Selim Işık… okuldan… arkadaşım… ” Turgut kelimeleri bulmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri koşarak çıktığı için de nefes nefeseydi. Bu karşılaşmayı, önceden çok düşündüğü, hayalinde yaşattığı için, şimdi ne yapacağını nereden başlayacağını bilemiyordu. Selim’in adını söyleyince, Süleyman Kargı’nın gözlerine bir an bakabilmişti. Hayır, bilmiyordu Süleyman Kargı. Telaşı içinde bunu anlar gibi oldu. Biraz sakinleşti. Hemen söylemese de olurdu. Başımı hep böyle öne eğersem şüphelenecek. Fakat… aslında, söylemeye, anlatmaya gelmedim mi buraya? Süleyman Kargı’ya baktı: Selim gibi uzun boylu, zayıf, aynı yapıda. Gözleri biraz daha büyük olsaydı, güzel adam denebilirdi. Gene de yakışıklı. Bu, uzun ve karışık saçlı adamı nasıl şef yapmışlar? Masasının üstü çok düzenli; ondan olacak. “Sizden bahsederdi,” dedi Süleyman Kargı’ya, bir şey söylemiş olmak için. Aceleyle ekledi: “Dün kâğıtlarımın arasında Selim’in terhis teskeresini buldum. Oradan öğrendim hangi dairede çalışmış olduğunu.” Süleyman Kargı, Turgut’a baktı, bekledi. Turgut, ağlayacağını hissetti. Ağlamadan söylemek istedi; kendine yabancı gelen bir sesle konuştu: “Selim öldü,” dedi. “Kendini öldürdü.” Süleyman Kargı, sigarasından çektiği dumanı dışarı bırakamadı. Sonra, burun deliklerinden çıktı duman, yavaşça. “Nasıl olur?… ” Elini, sinirden oynayan ağzının yanına bastırdı. “Anlamıyorum… ne olur… anlatın.” Turgut da anlattı. Süleyman Kargı’nın yaşlı gözlerine bakamadı, bakarsa ağlayacağını sezdiğinden gözlerini yere dikerek anlattı. Söylemek istediklerinin hepsini söyleyemeden anlattı. Arada, Süleyman Kargı; “Allahım! Nasıl olur?” dedi sadece. Turgut’un sözleri bitince de pencereye doğru yürüdü, başını çevirdi. “Selim dost,” dedi. “Nasıl yaptın bunu.. ” sözlerini bitiremedi. Omzunu duvara bastırarak öylece kaldı. “Nasıl yaptın bunu Selim dost?” Ağlıyordu. “Kim bilir ne güç gelmiştir sana bunu yapmak. Allahım, nasıl izin verdin buna!” Turgut’a döndü yaşlı gözlerinden utanmadan. “Bilmezsiniz nasıl tanırdım onu.” Eline baktı: “Nasıl tuttun o soğuk şeyi… ” Kelimeyi Turgut’un bulmasını istiyormuş gibi onun yüzüne baktı, zorlukla söyledi: “Tabancayı… ” Derin bir soluk aldı: “Aylardır yazmadı bana… yazamadı demek… Ben, kim bilir ne aptalca bir şey yapıyordum o anda?” Turgut’u görmüyordu artık.
Süleyman Kargı, durmadan anlatıyordu: “Her şey çok iyi başlamıştı. Şiir yazıyorduk mesela. Tozlu yollarda saatlerce dolaşıyorduk. İçki içiyorduk ve tartışıyorduk. Bir keresinde çok sarhoş oldu ve beni ilk gördüğü zaman hiç hoşlanmamış olduğunu itiraf etti. Öpüştük. Onu çok seviyordum ve şımartıyordum. Bazen de azarlıyordum hiç sebep yokken. Çok gençti. Bir bakıma çok cesurdu ve aynı zamanda çok çekingendi. Daha çok ben konuşuyordum. Dairedeki arkadaşlar, bu durumu görselerdi, çok şaşarlardı. Yanımda hiç konuşmadan, başı önüne eğik yürümesine dayanamıyordum. Şimdi hiç dayanamıyorum. Onu elinden tutup gezdiren bir büyüğüydüm sanki. Ondan sorumlu hissediyordum kendimi. Selim de bu duyguyu, bana bilerek veriyor gibiydi. Sorumluluğum hoşuna gidiyordu. O büyük ve insanın içinde kaybolduğu şehirde onu çok üzmüşlerdi arkadaşları. Fakat, gözlerime bakınca her şeyi unuttu ve affetti. Saçmalıyorum galiba. Güzel ve acıklı şeyler söylemek istiyorum oysa.” Elleriyle gözlerini sildi. “Artık, konuşmaya hiç hakkım kalmadı gibi geliyor… ” Bir kurşunkalemi hırsla duvara bastırarak ucunu kırdı. Alnını duvara dayadı. “Kim bilir nasıl canın yanmıştır Selim dost, gerçek dost.” Turgut’a döndü: “Bu odaya tahammül edemiyorum. Hiçbir zaman da edemedim. Dışarı çıkalım.”
İnsanların arasında fazla dolaşamadılar; Süleyman Kargı’nın evine gittiler. Selim benden başka türlü bahsetmiş Süleyman Kargı’ya; yumuşak ve anlayışlı bir insandan bahseder gibi anlatmış beni. Dünya değişiyor çevrende oğlum Turgut. Ayak uyduramazsan kayboldun demektir. Dünyada
“Büyük ve güzel şeyler de var” demişti bir gün. O sırada ben ne yapıyordum? Hiçbir güzelliğin içime girmesine izin vermiyordum. Öyle miydim? Hatırlamıyorum. Turgut sarhoş gibiydi; ne yaptığını bilmeden kayıp gidiyordu sokaklarda. Anlatılmaz bir duyguydu bu. Neye benziyorum acaba? Beni kötü yetiştirdiler dostum! Güzeli ifade gücünden yoksun bıraktılar beni. Tıpkı filmlerdeki gibi diyebiliyorum ancak. Ne acıklı değil mi?
Turgut eve girince bir koltuğa yavaşça yığıldı. İnsan, iki gün falan böyle hissetse kendini, Dostoyevski’yi kıskandıracak eserler yazar. Değil mi Selim? Turgut, münasebetsizlik etme. Ederim Selim. Ben artık dünya çapında büyük bir adam oldum. Bir bilseler… Allahtan bilmiyorlar. Bir de bilselerdi… Konuşturdun beni… yoruldum işte. Dehamı kaybettim. Hepinizi mahkemeye vereceğim. Süründüreceğim sizi, kendim de sürüneceğim. Daha beter olacağım.
Gördünüz mü, iki gün sürmez demiştim size. İki saat bile sürmedi.
Gene de tatlı bir yorgunluktu bu. Süleyman Kargı sessizce yemek hazırladı mutfakta. Turgut da dalgın; bir şey düşünemeden oturdu. Düzenli bir ev. Rendeli kalaslardan yapılmış kütüphane; sararmış, ciltsiz kitaplarla dolu. Mobilya olarak, bir iki tahta kenarlı koltuk, bir orta sehpası ve sarı cilalı bir yazı masası… daktilo, kâğıtlar, kâğıtlar. “Bir kitapla uğraşıyorum,” diye seslendi mutfaktan. Elinde bir tabak, kapıda göründü: “Bütün hayatımca uğraştığım bir kitap. Değiştirip duruyorum. O kadar uzun sürüyor ki yazması; bu arada sistemler eskiyip gidiyor.” Yavaşça yerine döndü. Bu odada oturdular; konuştular, konuştular… kitaplardan… Süleyman Kargı’nın sesini duydu uzaktan: “Okur musunuz Turgut?” Çok isterim. “Pek değil!” diye seslendi mutfağa doğru. “Selim anlatmadı mı?” “Efendim?” “Selim anlatmadı mı acıklı durumumu, dedim.” Sofra örtüsü ve tabaklarla geldi. “Bilmem. OblomoVu nasıl okuduğunuzdan bahsetmişti. Heyecanlanmıştım. Öyle bir anlatmışsınız ki kitabı ona… Onun okumaya ihtiyacı yok, derdi.” Turgut, yorgun bir gülümsemeyle: “Cahil Turgut’u gizlemesini iyi bilirim. Kimse anlayamaz,” dedi. “Bütün dünyayı kandırabilirim gibi geliyor bana.” Ayağa kalktı, yazı masasını süzdü. “Ne yazık ki bu meziyetimle çok övünürüm. Kendimi ele veririm.” Süleyman Kargı güldü; “Bir kadın olsaydı şimdi, ‘İnanmıyorum,’ derdi size.” Turgut başını kaldırdı: “Bakın bunu anlamam için, kitap okumama lüzum yok.” “Selim de bunu ifade etmek istedi işte.”
Omlet ve patlıcan kızartmasından ibaret yemek güzeldi. Yemekte konuşmadılar. Sonra, Süleyman Kargı, sofrayı itinayla topladı; hemen bulaşıkları yıkadı. Turgut’un kurulamasına izin verdi. Odaya döndükleri zaman: “Yemek ve bulaşık işlerinde titizimdir,” dedi. “Bunları bir zevk haline getirmezseniz, çok çabuk bıkarsınız.” “Bu öğütü nasıl kullanacağımı pek bilemiyorum,” dedi Turgut elini uzatarak. “Yüzüğü görmüştüm. Heraclitus, her şeyin her an değiştiğini söylüyor dünyada.” “Bunu uygun bir yerde kullanırım Heraclitus’u tanıyormuş gibi yaparak. İnşallah bana yalan söylememişsinizdir.” İki erkeğin anlaşması başkadır işte. Birbirlerini beğendiklerini başka türlü ifade ederler. Yani, bazı erkekler… Dikkat et oğlum Turgut; düşünmeye, yargılara varmaya başlıyorsun. Meselenin ağırlığını omuzlarında taşıyacaksın bu gidişle.
Kahvelerini içerken gene bir sessizlik çöktü üzerlerine. Sigara dumanları arasında birbirlerini unuttular. Bir süre sonra Turgut kalkması gerektiğini düşündü. Patronun işi… diye gevşek gevşek düşündü. Kendini, iyileşmeye başlayan bir hasta gibi hissediyordu. Yerinden kalkmak için davrandı. Süleyman Kargı: “Oturun,” dedi. Turgut, o gün yapması gereken işlerden bahsetti, inandırıcı olmayan bir sesle. Süleyman Kargı, elini havada yana doğru sallayarak Turgut’un günlük iş endişelerini geriye itti. Turgut da, elinde olmayan bir hareketle omuzlarını silkti. Sigara içmeye yeni başlayan bir ortaokul öğrencisi gibi hissediyordu kendini Süleyman Kargı’nın yanında; bunun dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını bilen insan taklidi yapıyordu. Omuz silkiyordu. Bu iş takibi de ne oluyordu canım! Yeni sigara içen çocuk gibi boğazının yandığını, gözüne duman kaçtığını gizlemeye çalışıyordu. Bizim hayatımız… işte… böyle acılar ve… her zaman… Buna oyun denemezdi. Sonunda sigaraya alışırdı insan. Süleyman Kargı da, sanki, ondaki bu değişikliğin gelişip bir yere varmasını bekler gibi susuyordu. Turgut’u ürkütmemeye çalışıyordu sanki. Turgut’a böyle geliyordu belki de. İşte birdenbire uzak bir konudan söz açmıştı: “Kadınlarla aranız nasıl, Turgut?” Yolculukta tanışan erkekler de kısa bir süre sonra birbirlerine bunu sorarlar. Süleyman Kargı, onu yanıltmak mı istiyordu? Konuşmadan önce denemek mi istiyordu? Selim sevmezdi böyle soruları. Nasıl bilmezdi bunu? “Evliyim,” dedi, çekingenlikle ve gene omuz silkti farketmeden. Bir omzuma sahip olamıyorum. Bu omuz bana pahalıya mal olacak. “Benim biraz düşkünlüğüm var da,” dedi Süleyman Kargı. “Yoksa bu soruyu yarın mı sorsaydım, ne dersiniz?” Bu adamın yanında, büyümüş hissediyordu kendini Turgut. “Her şey konuşulabilir,” dedi, tanımadığı bir sesle. “Bunu nerede okumuş olmalıyım size göre?” Süleyman Kargı güldü beyaz dişlerini göstererek. “Güldürmeyi iyi biliyorsunuz,” dedi; “Selim gibi.” Selim’in seninle neden rahat olduğunu anlamaya başlıyorum, Süleyman Kargı. “Bazı ortak metotlarımız vardı,” dedi. “Birkaç basit esasa dayanır. Biraz dikkat edilirse, hepsinin aynı kökten çıktığı görülür.”
Süleyman Kargı ayağa kalktı; hızlı adımlarla, odanın içinde dolaşmaya başladı. Turgut’un önünde durdu. “Piyano çalmayı çok isterdim,” dedi donuk bir sesle. “Şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazen şiddetli, bazen yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? Kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularımıza dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.” “Ben de sayfalarınızı çevirebilecek kadar notadan anlamak isterdim,” dedi Turgut aynı donuk sesle. Sonra hemen ekledi: “Beni durdurmazsanız pişman olursunuz. Bir yerde bana dur demek gerekir.” Süleyman Kargı başını salladı. “Selim’i de durdurmazdım.” Gülümsedi. “Sizleri durdurmak mümkün değildir. İçinizden devam edersiniz sonra.” Turgut: “Bizim metotu Selim size öğretmiş galiba,” dedi. “Üstelik, bizim gibi ipin ucunu kaçırıp halının üstünde yatmıyorsunuz sonunda.” “Gelin bir anlaşma yapalım Turgut: siz demeyi bırakalım karşılıklı. Böylece ben de kadınlardan bahsetme fırsatını bulurum belki.” Turgut: “Öğretmiş, öğretmiş,” dedi. “Sana da öğretmiş.” “Selim bir şey bildiğini sansın da, onu başkasına öğretmesin. İmkân var mı buna?” “Hafızasını da bu yüzden kuvvetli sanırlardı,” dedi Turgut aceleyle. Süleyman Kargı kitaplara baktı: “Ne kadar çok şeyi birden aklında tutardı gerçekten. Ona, gereksiz bir sürü şey bildiğini söylerdim. ‘Bir yerde lazım olur,’ derdi. ‘Biz, harp çocuğuyuz. Hiçbir şeyi atamayız kolayca. Ona da bir müşteri çıkar.'” Birden Turgut’a döndü: “Onun öldüğüne gerçekten inanıyor musun?” Turgut yerinde sarsıldığını hissetti. “Bu sözünü hiç unutmayacağım,” dedi.
Selim’in ölümü gene odayı kapladı. Güneş tutulması gibi bir şey. Kelimelerin dağıtamadığı bir ağırlık. Ona anlatmalıyım, diye düşündü Turgut. Sonra bu zamanı konuşmadan geçirdiğim için pişman olacağım. Buradan ayrılınca, her şey eski karanlığına gömülecek. Bu anlayışı arayacağım boş yere. “Büyük bir karanlık hissediyorum,” dedi. “Tanıdığım Selim’i göremiyorum bu karanlık içinde. Benimle konuşmuyor. Sorularıma cevap vermiyor. Beni suçluyor. Kendimi suçluyorum.” Sustu. Beni yanlış anlayacak; sonra hiç konuşmayacak. Aceleden şaşırıyorum.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme: Kuşkuculuk Üzerine Birkaç Gözlem – Aziz Yardımlı

İngiltere'de kölecilik 1772'de yasadışı kılındı. Kant'ın ölümünden (1804) yarım yüzyıl sonra bu görüşün akladığı kölelik düzeninin yeryüzünden olmasa da Anayasalardan...

Kapat