Oğuz Atay: Hırsızlar sonunda kalpten ölüyorlarmış, böyle görünmek de bir ustalıktır Olric

oguz-atayUyandık Olric. Kalktı, tıraş oldu, giyindi. Radyoyu açtı. Bir banka onlara iyi günler diledi. Sana da iyi günler sayın banka. Kâbusları geride bıraktık Olric. Doğan güneşle birlikte yola çıkacağız. Kahvaltı istemedi. Bavulu hazırdı. Çocuklar uyuyordu. Onları kısa bir süre seyretti. Hafif bir sersemlik hissediyordu. Misafirlikte geçen bir gecenin sabahında duyulan şaşkınlık gibi. Eşyaya, duvarlara yabancı gözlerle baktı. Yapılacak işler çabuk bitiyor. Kendine iyi bak. Arabayı dikkatli kullan. Olur. Şehre erken varmak istiyorum. Hemen yola çıkmalıyım. Karısını öptü. Allahaısmarladık. Güle güle. Fazla konuşmayınca her şey ne kadar çabuk bitiyor.

Merdivenlerden indi. Kapıcı başıyla saygılarını sundu; eğildi, beyefendiye sokak kapısını açtı. Bavulu taşımak istedi; Turgut bırakmadı: hayatı fazla karmaşık duruma getirmek gereksiz. Senin kapıyı açman yeter. Bu yardımın yüzünden aramızda faydasız sözler geçecek. Arabanın bagajını açtı, kutunun yanına bavulu yerleştirdi: filmlerdeki soğukkanlı banka soyguncuları gibi.

“Hiçbir şeye gerektiğinden fazla önem vermemeli;
Gerekeni öğrendik, bu kadarı yeter bize”

Seyirciler, kutunun içinde ne olduğunu biliyorlar; oyuncular bilmiyorlar. Bagajı kapadı. Artık bu kutunun götürülmesine kimse engel olamaz. Biraz sonra araba köşeyi dönecek, gözden kaybolacak; sahne değişecek. Hafif bir sonbahar rüzgârı kolonyalı yüzünü okşadı; bir serinleme duydu. Pencereden kendisini seyreden karısına elini salladı; anahtarı kilidin içinde yavaşça çevirerek otomobilin kapısını açtı. Bu işleri yapanlar, göründükleri kadar soğukkanlı değildir Olric. Bütün hırsızlar sonunda kalpten ölüyorlarmış. Böyle görünmek de bir ustalıktır, efendimiz. Teşekkür ederim, Olric. Kontağı çevirdi, motoru çalıştırdı. Yanındaki pencereyi indirdi; hafifçe dışarı sarkarak karısına tekrar el salladı. Soğukkanlılığınıza hayranım, efendimiz. Tam, bir dakika otuz beş saniyemiz var Olric. Bir dakika sonra köşeye varmış olmalıyız. El frenini boşalttı. Debriyaja basarak arabayı vitese taktı. Artık arkamıza bakmaya lüzum yok Olric. Heyecanlanıyorum efendimiz. Hareket ediyoruz Olric. Ayağımı debriyajdan çekiyorum ve yavaşça gaza basıyorum. Yavaşça sokağı geçtiler, köşeyi döndüler. Belki şu anda arkamızdan su döküyorlardır. Arabayı hızlandırdı. Uğurlar olsun Olric. Uğurlar olsun efendimiz. Tanrı efendimizi korusun.

Şehir yeni uyanıyordu. Kapıların önüne konulmuş çöp tenekelerini, sokakların ortalarına dökülmüş çöpleri geçtiler. Polisler, kavşaklara henüz gelmemişti. Otomobiller büyük bir hürriyet havası içinde, istedikleri yerden dönüyorlardı. Hava aydınlandığı halde, bazı dalgın otobüsler ve sokak lambaları ışıklarını söndürmemişlerdi. Yerden hafif bir sis yükseliyordu. Etrafı maviye boyayan bu sisin içinde yer yer, apartman kapılarının önünde gerinen kapıcılar görünüyordu. Çöpçüler, büyük bir toz bulutu içinde, yerleri sü-pürüyorlardı. Ana caddelerden birine çıktılar. Bir taksi şoförü, ağzı açık, arabasının içinde uyuyordu. Geçerken hafifçe kornaya bastı: uyan dostum. Küçük bir dükkânın önünde durdular. Sabaha kadar açık, sonra gene açık bir dükkân. Uykulu gözlerle onları süzen tezgâhtardan, sigara ve ufak tefek yiyecek birşeyler aldılar. Anadolu’ya gidiyorum Olric. Selim’in doğduğu topraklara gidiyoruz. Taşralı, derdim ona. Yiğidin harman olduğu yerden geldim, derdi. Araba vapuru kuyruğuna girdiler. Dilenciler, satıcılar, arabanızıtemizleyelimmiağabeyler, biletinizialalımmıamcalar çevrelerini sardı. Vakit daha erken: tembel bir kuşatma. Her satıcıdan bir şey aldı; yalnız, arabanızınarkasınaasarsınızsallanırdurur maymundan almadı. Biletini aldırdı, dilencilere para verdi. Şöhreti çabuk yayıldı; başka kalabalıklar sardı çevresini. Vapurun gelmesiyle kurtardılar yakalarını. Vapurdan indikten sonra bizi kimse tutamaz Olric. Kocaman otobüslerin arasından vapura girdiler. Bu kadar insan nasıl oluyor da aynı yere gitmek üzere anlaşıp bir araya geliyorlar, yola çıkıyorlar? Ne çabuk karar veriyorlar? Bizim karar vermemiz ne kadar uzun sürdü oysa. Bir iki kişi olsa neyse: yüzlerce binlerce kişi nasıl şaşırmadan doğru otobüslere binip istedikleri yere gidiyorlar? Neden oraya değil de şuraya gidiyorlar? Anlaşılmaz bir düzen bu. Ben nereye gideceğimi bilemiyorum mesela. Herkes sizin gibi olsaydı bu ülke şimdiye kadar kalkınmış olurdu efendimiz. Çok şeyler biliyorlar Olric, çok farklı şeyler biliyorlar. Kimi, pencerenin yanında oturmayı akıl ediyor, kimi ön tarafta yerim olsun diye diretiyor. Kimden ne zaman öğrendiler bu kadar bilgiyi? Bazısı sigara içiyor: öyle olur olmaz bir marka değil, kendi istediği sigaradan içiyor. Bazıları da, yol uzundur diye, bir sürü gazete, dergi alıyor otobüse binmeden önce. Gazete satanlar biliyorlar onların ne çeşit dergileri istediklerini; hemen koltuklarının altındaki yığından, kılıç çeker gibi çıkarıveriyorlar. Sen o dergilerin daha adını bile duymamışsın; şöyle ikiye katlayıp uzatıyorlar bir anda. Zehirlenmeden sigara içmek için ağızlıklar, saymak için tespihler satıyorlar; çakmağını dolduruyorlar, içine taş koyuyorlar. İhtiyaç sahipleri ve onlara ihtiyaçlarını temin için didinenler. Bu işler ne kadar uzak geliyor bize. Aralarındaki gizli bağı göremiyoruz. Sen tam, bu adam elindeki eşyayı kime satar, diye düşünmeye başlarken birden başka bir adam, beklenmedik bir adam elini kaldırıyor, ver bakalım bir tane, diyor. Yağmurlu havalarda ayakkabı boyacıları vapura binmiyor; herkes işini biliyor bizden başka. Ben bütün insanlara hayranım Olric. Bütün satıcılar, biletçi yanlarından geçerken nasıl gülümsemek gerektiğini ve arkasından nasıl küfredileceğini biliyorlar. Biletçi de işini biliyor: atarım sandığınızı denize bir daha görürsem, diyor. Nasılsın arkadaş, bir sigara ister misin? demiyor mesela. Benim yanımdan geçerken de saygılı bir tavır takınıyor. İçlerinden bir tanesi bile görevini şaşırsa, kim bilir ne karışıklık çıkar. Vapur altüst olur. Hepimiz denize dökülürüz. Oysa hepimiz her şeyi çok iyi biliyoruz. Bizi artık kimse tutamaz Olric. Kirli ve güzel şehrimizden ayrılıyoruz. Yanımızdaki arabanın şoförü radyoyu açıyor, sabah bültenini dinliyor. Herkes olup bitenleri merak ediyor: başbakan ne dedi? Vietnam’da durum nasıl? Bakalım De Gaulle gene ne yapacak? Kimse De Gaulle’ü bizim gibi değerlendirmiyor. Onlar için etli canlı bir adam De Gaulle. Bizim için bir fıkranın sembolü. Bakalım bugün neler olacak. Yol ve hava durumu nasıl? Kırk ikinci kilometrede toprak kayması varmış: bizim yol üzerinde değil. Ferahlıyoruz. Üzülmeyin, bizim için de sıkıntılı bir haber bulunabilir. Sonra hafif müzik başlıyor: hemen kapatıyoruz. Hiçbir şeye gerektiğinden fazla önem vermemeli; gerekeni öğrendik, bu kadarı yeter bize. Hafif bir yağmur başladı: radyo söylemişti zaten. Denizin rengi değişiyor; ayrılırken denizi bu renk bırakmak istemiyorum Olric. Damlalar vapurun kenarına çarpıyor. Islak demir kadar içime sıkıntı veren bir şey yoktur. Vapuru ıslak bir demir yığını olarak hatırlamak istemiyorum. Denizi külrengi bir sıvı olarak bırakmak istemiyorum. Sonra, hep bu renkte hatırlarım diye korkuyorum. Çok hüzünlü sözler söylüyorsunuz efendimiz. Yer yer bulutlu olacak, demişti radyo. Belki bulutlu olmayan bir yer buluruz efendimiz. Şimdi evde ne yapıyorlar acaba? Günlük hayatlarını yaşıyorlar efendimiz. Bir sarsıntı: yanaştık Olric. Maceramıza başlayabiliriz artık.

Sarsıntılı parke bitti, asfalt yola girdiler. Tilt lastikleri iyi yolculuklar diler. Yol boyunca reklamlarımız size arkadaşlık edecektir. Tepeler ve düzlükler boyunca, en iyi yerlerde manzaranızı kesecektir. Beş yüz metre ileride benzin istasyonumuz. Depomuzu dolduralım Olric. Benzin istasyonuna varmadan solda küçük bir toprak yol. Yolun başında tahta bir tabela: çarpık bir yazıyla, bir çiftliğe gittiğini yazıyor. Daha yolun başında insanın aklını çelmeye çalışıyorlar. Belki de dönenler içindir. Kim gider oraya acaba? Durup beklesek mi? Arabayı yolun kenarına yanaştırdı, durdu. Ağaçsız, sıkıcı bir yer. Otomobiller hızla geçip gidiyorlardı yanlarından. Hep merak ederdim Olric. Çok beklemek gerekecek efendimiz. Olur, yola girelim. Modern bir benzin istasyonu: boyalı, küçük bir kadın gibi. Camlı odadan, sakalı uzamış kirli bir adam çıktı. Onu daha yenileyememiş-ler. Necati Bey bu istasyonlarda çok para var diyor; bütün mesele güvenilir bir adam bulmakta. Sonra, oturduğun yerden para kazan. Binayı şirket yapıyor. Benzini şirket getiriyor. Sakalı uzamış, güvenilir bir adam yeter. Her gün tıraş olup temiz giyinenlerden çekinmeli. İnelim, lastikleri kontrol etmek gibi bir iş yapalım. Yolda kalırız sonra. Tilt lastikleri kullansaydınız kalmazdınız. Elini alnına koymuş bir adam, eğilerek düşünüyor. Lastiklerine üzülerek bakıyor. Tilt kullanmamış olmanın acısı içinde. Lastiklere birer tekme attı: şoförler gibi. Bu reklamları, nasıl yapıyorlar acaba? Al şu elli lirayı, diyorlar; elini alnına koy, üzgün bir ifadeyle lastiğe bak. Hangi lastiğe? Ahmet efendinin indirdiği lastiğe. Lastik de patlamış rolü yapıyor bedava. Bir adam da fotoğraf makinesini bir sehpanın üstüne kurmuş, büyük bir ciddiyetle ayarlıyor. Gülünç. Sonra, lastiği şişirip arabaya binerek uzaklaşıyorlar. Ne kadar sıkıcı bir iş. İnsanlarımız eskiden ne mutluydu. Belki de bu istasyonda çektiler resmi. Sakalı uzamış adam övünerek uzatıyor gazeteyi arkadaşlarına. Bizim istasyonda çekildi, diyor gururla. Bakalım daha nelerle karşılaşacağız?

Bir otobüs durağını geçtiler. İnsanlar kendi evlerinde, ya da biraz daha iyi bir evde yaşamak için nerelere geliyorlar. Dağ başında otobüs bekliyorlar. Biraz uzak, ama havası temiz. Çocuklar için katlanıyoruz. Bu temiz hava modası da yeni çıktı. Herkes temiz havaya koşuyor. Tabiata dönüş. Hilesiz süt içip taze yumurta yiyorlar ayrıca. Sizin, şehirde aldığınızdan çok ucuz üstelik. Bir yerde durup kahvaltı edelim Olric. Hususi arabaların henüz şımartmadığı bir yer olsun.

Yol kenarındaki bu evi daha önce görmüştüm. Adamı da. Dünyanın her yerinde bu insanlar, bu yerler, birbirlerine benzerler. Sahi mi? Fransa’da da, İngiltere’de de böyle midir? O halde mesele yok: girelim. Fakat bizde erkeklerin, kırıtmaya çalışarak hizmet etmesi bir garip oluyor. İyi terbiye edilmemiş sirk hayvanlarına benziyorlar. Efendimiz, milletimiz uşaklığa alışamıyor bir türlü. Yağmur dinmişti. Adama, masanın üstünü sildirdi. Sandalyeye rahatça yaslandı. Kimse, benim burada olduğumu bilmiyor. Hiç kimsenin benim hakkımda düşündükleri buraya ulaşamaz. Güneş çıkmalı, ya da ben hava tahmin raporundan uzaklaşmalıyım. Raporu çıkarılmamış yerlere gitmeliyim. Düşünmeliyim. Düşüncemin bir yerinde kalkmak onu yarıda bırakmak zorunda kalmamalıyım. Hayatımda ilk defa, bir işi sonuna kadar götürmeliyim. Bundan sonra ne yapacağımı düşünmeden kahvaltı etmeliyim. Kalın kesilmiş ekmek dilimleri, süt, yumurta, peynir, bal. Kocaman çukur tabaklar içinde kaybolmuşlar. Buraya, kahvaltı ettikten sonra, oğlum bu yiyecekleri küçük tabaklar içinde getirmesini öğrenin, diyen akıl hocaları gelmemiş daha. Küçük tabak kullanırsan sen de benim gibi zengin olursun, benzin istasyonları gibi şık yerler yaptırırsın. Birden sevindi. İstediği gibi bir yerdeydi. Bu gidişle insanlarla tanışabilecekti; onlarla konuşabilecekti. Kayınpederim gibi değil. Hayır, onun gibi konuşmam. İnsan bütün geçmişini, düşünme ve çağrışım alışkanlıklarını birkaç kilometrede atamıyor Olric. Bu kayınpederimi bilmezsin. Eski kuşağın absurd temsilcisidir. Yalnız kendisi bunu bilmez. Şimdi geride kaldı, neyse. Daha da geride kalsın: en geride kalsın. Adamı çağırır, sorardı: bu sütü kendi ineklerinizden mi alıyorsunuz? Günde ne kadar süt veriyorlar? Çalışmalı, daha çok çalışmalı. Karın da çalışıyor mu? Çocuklar da çalışıyor mu? Herkes çalışmalı. Küçük tasarruflar yapmalı. Herkes işini büyütmeli. Geride kaldın işte, çok geride. Evinizi büyütmelisiniz, ahırı büyütmelisiniz. Bir de dokuma tezgâhı almalısınız. Evini kendin yapmalısın; ustaların başında durmalısın, pencereyi şöyle yapmalısın, kapıyı böyle yapmalısın. Oğlum Turgut, bu arazi ne kadardır? Ben ne bileyim moruk. Olmaz, sen mühendissin: bileceksin. Evle birlikte bir de lokanta yapsa kaça çıkar? Otur hesap et. Çok pahalı olmasın. Canım, neden keyfimi kaçırıyorsunuz? Ben buraya süt içmeye geldim. Olmaz. Otur, yaz çiz. Ben sana söylerim nasıl yapılacağını. Bizim evden biliyorum. Yakınlarda kum ocağı var mı? İyi. Kendin getirirsin. Kamyonu, ameleyi tut, yüklet. Daha ucuz olur. Baba, şimdi hesap yapmak istemiyorum. Bugün dinlenmek istiyorum. Dinlenirken de çalışmalı. Ne kadarcık iş? Metrekare hesabıyla yap. Şimdi, söylediğim gibi çiz oraya. Geride kaldın işte, dinlemiyorum seni. Olmaz. Seni hiç duymaz. Marangozu çağırırsın: burada yapar. Gözünün önünde. Malzemeyi sen al. Kayınpederinin dünyasını düşündü: başını kaldırmadan çalışan insanlar, durmadan biriktiren yorgun yüzlü erkekler. Burada olduğumu bir bilse. Bu yeri satın almak için geldim, babacığım. Sizden gizli biriktirdiğim paralarla. İyi. Yüzü güldü. Otomobili almakta acele ettiğinizi söylemiştim. Önce başınızı sokacak bir yer lazım, demiştim. Senin gibi bir daha başımı çıkaramamak için mi babacığım? Bütün gün okur. Faydalı bilgiler tabii. Boyuna hesap yapar. Balkonun üstünü kapattık: camekân yaptırdık. Hiç yoktan bir oda kazandık. Mutfağın yanındaki balkonda duran tenekeleri buraya taşıdık. Gaz bidonunu da şuraya taşıdık. Şu girintiye de bir dolap yaptırdım. Yatak odasında, sandıkta duran eşyayı koyuyoruz içine. O sandığın yerine de oturma odasındaki çalışma masamı koydum. Salon ferahladı. Bulutlar aralanıyor. Hava açacak. Güneşi göreceğiz. Bir sigara yaktı. Kahvaltımı bitirmişim. İyi çalışmalar kayınpeder, iyi değiştirmeler. Ben artık, sadece sütümü içeceğim.

Oğuz Atay
Tutunamayanlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Karl Marx’ın Kapital’ini Okuma Kılavuzu: David Harvey’den Dersler

Beşeri Bilimler alanında en çok atıf yapılan 20 yazar arasında yer alan, çalışmaları  ile sosyal ve politik tartışmalara önemli katkıda...

Kapat