“Sinsiliği ve ikiyüzlülüğü zorunlu kılan toplumdur!*” Sade -Simone De Beauvoir

Karısı, Sade için bir düşman değil, yarattığı bütün evli kadın tipleri gibi bir seçme kurbanıydı: Suç ortağı olması istenen biri. Blamont’un karısıyla ilgileri, Sade’ın Markiz’le ilgilerinin tıpatıp aynıdır. Blamont karısını, ona karşı en kötü düzenleri kurduğu anlarda okşamayı sever; zevki cezalandırmak, belki egemenlik çizgileri taşıyan bir edim oluyor. Sade bunu psikanalistlerden yüz elli yıl önce anlamıştı. Yapıtlarında çok kez işkenceye geçmeden önce zevk saatleri sunulur kurbanlara. Ve âşık kılığına girmiş cellat, şehvetle kendinden geçmiş, saf sevgilisine bakarak, sevecenlikle kötülüğün iç içe geçmesine tanık olur, büyülenir. Zevkleri toplumsal bir göreve ustaca birleştirmek… Karısından üç çocuk yapmaya Sade’ı iten buydu elbet. Aslında bununla daha da büyük bir sonuç elde ediyordu; böylece erdem rezaletin yoldaşı, hatta kölesi oluyordu. Madame Sade katı bir şekilde kocasıyla birleşmek ister; çünkü Miolans’dan cesurca kaçmış, kendi kız kardeşinin Markiyle çevirdiği dolapları olsun, La Coste Şatosundaki âlemleri olsun hoş görmüştür. Hatta bunu kendi de suçlu olacak kerteye getirmiş, Nanon’un suçlamalarını yok etmek için gümüş çatal-bıçak takımlarını eşya denklerinin arasına saklamıştır. Ne var ki Sade’ın bunları anlamaya yanaşmadığını görüyoruz. “Minnet” fikri, onun en büyük öfkeyle yıkmaya çalıştığı şeylerdendir. Yine de her zorbanın, kayıtsız şartsız kendinin olana karşı taşıdığı karışık dostluk duygusunu karısına göstermekten geri kalmamıştır. Onun sayesinde sadece tadlarıyla birlikte koca, baba, bey-kişi rollerini yaşamakla kalmamış, aynı zamanda iyiliğin, candanlığın, bağlılığın, erdemin üstünde kötülüğün parlak egemenliğini kurmuş; ve evlilik kurumunu avucunun içine alarak, bütün karı-kocalık erdemlerini duygularının, geçici heveslerinin yedeğinde götürerek toplumla çok güzel bir şekilde alay etmiştir.

Karısı, Renee-Pelagie olarak Sade’ın en büyük başarısı ise, Madame Sade olarak da başarısızlığını özetlemektedir. Birincisi bireyin çarptıkça kırılacağı soyut ve evrensel adaleti temsil ediyor; ona karşı Sade katı bir şekilde karısıyla birleştirmek ister; çünkü erdemin gözü önünde davasını kazanacak olursa, yasa kendi gücünden çok şey yitirecektir. Yasaların en korkunç silahı Sade için ne cezaevi, ne de giyotin; en korkunç silahı yaralanabilir yüreklere işleyecek kindir, ağudur. Annesinin etkisi altında Renee şaşkına dönmüştür; genç kadın korkular içindedir; düşman toplum Sade’ın ocağına sızmakta, zevklerine, hatta kendisine el koymaktadır; Marki kınanmış, rezil edilmiş, hatta kendinden bile kuşkulanılmıştır. İşte Madame Montreuil’in Sade’a karşı işlediği büyük suç burada görülüyor. Her suçlu ilkin bir sanıksa, Sade’dan ortaya bir cani çıkaran odur. Sade’ın, yapıtlarında onu gülünçleştirmekten, çamura bulamaktan, işkencelere konu yapmaktan bir türlü kendini alamamasının nedeni burada işte; onunla birlikte canına kıydığı şeyler yanlışlarıdır. Ola ki Klossowski’nin varsayımı doğrudur ve Sade kendi annesinden nefret etmiştir; cinselliğinin garip doğası böyle bir şeyi de esinletmiyor değil; ama kuşkunuz olmasın ki karısının annesi ona anneliği nefret uyandırıcı bir hale getirmeseydi, bu kin o kadar canlı olmayacaktı. İşin gerçeği, bu kadın damadının varlığında yeterince önemli, yeterince müthiş bir rol oynadığından, Sade’ın yapıtlarında yalnız ona saldırdığını varsayabiliriz. Yatak Odasında Felsefe’nin son sayfalarında kendi kızına insafsızca alay ettirdiği kadın odur.
Sonunda Sade kaynanasına ve yasalara yenilmişse, bu bozgunda kendisinin de payı var. 1763 rezaletinde rastlantının ve kendi boş bulunuşunun payı ne olursa olsun, bundan hemen sonra tehlikenin ortasında zevklerine yeni coşkular araması çok ilginç bir noktadır; bu anlamda denebilir ki kıyıcılıklar aradı, ama aşağılanmalarla karşılaştı. Rose Keller dilencisini Arcueil’deki evinde kendine çekmek için kutsal günlerden birini seçmesi ateşle oynamak değil midir? Kırbaçlanan, hırpalanan, alıkonan Rose Keller çırılçıplak sokağa kaçınca bir rezalet daha çıktı. Sade bunu kısa sürelerle iki kez tutuklanarak ödemiştir. Eyaletteki toprağında geçirdiği -bir iki kez kesikliğe uğramış- üç yıllık sürgünlüğü sırasında yola geldiğine tanık oluyoruz; Şato sahibi ve koca rollerini oynuyor; karısından iki çocuğu oluyor, Saumone halkının saygısını kazanıyor, bahçesiyle uğraşıyor, tiyatrosunda komediler oynatıyor. Bunlardan biri de kendi yazdığıydı. Ama ne ki girdiği bu kurucu hayattan da payını almaktan gecikmeyecektir. 1771’de borçları yüzünden deliğe tıkıldı. Sonra salındı. Ama ondaki erdem çabasını soğutmuştu bu. Bir süredir derin tadlar bulduğu baldızını baştan çıkardı. Rahibe, kızoğlan-kız, üstelik karısının kardeşi; bunlar serüveni hepten mayhoşlaştıran niteliklerdi. Bununla birlikte başka eğlentiler aramak için Marsilya’ya da gidecektir. 1772’de “kanta-ridli bonbonlar’ olayı” dolayısıyla toplumun beklenmedik ve korkunç cevabıyla karşılaştı; bereket versin baldızıyla birlikte İtalya’ya kaçabilmişti. İkisi, bir de uşağı Latour, “gıyaben” ölüm cezasına çarptırıldılar; Aix meydanında Sade’la baldızını temsil eden resimler, kuklalar yakıldı. Genç kadın Fransa’da bütün hayatını geçireceği bir manastıra sığındı, Sade ise Savoie’ya geçti. Tuttular, Miolans şatosuna kapadılar. Karısı kaçırttı oradan Sade’ı. Ama artık izi sürülen bir adam olmuştu. Kimi zaman İtalya yollarını tepiyor, kimi zaman şatosuna kapanıyordu. Biliyordu: Artık düzgün bir hayat sürmesinin olanağı kalmamıştı. Bu arada zaman zaman senyörlük rolünü ciddiye almayı deniyor. Sözgelimi kendi topraklarına bir komedi topluluğu geliyor; “Kodoş koca, yenilmiş ve sevinçli” (le Mari cocu, battu et content) adlı oyunu oynayacaklar; belki de oyunun adına kızdığından olacak, Sade, adamlarına buyurup “rezilce ve kilise özgürlüklerine” zararlı olduğu gerekçesiyle afişleri yırttırıyor; yine ötedenberi kızmakta olduğu Saint-Denis adlı birini “Konutsuzları ve serserileri toprağımdan çıkarmaya hakkım vardır” diyerek sınır dışı ediyor. Ancak böylesi otorite çıkışları onu eğlendirmeye yetmiyor; bu kez kitaplarında bol bol görülen düşleri gerçekleştirmeye kalkıyor: Markizin de ortaklığıyla La Coste şatosunda kendi heveslerine uygun bir saray kuruyor; birçok güzel uşağı, cahil ama hoş görünüşlü bir kâtibi, istek kamçılayıcı bir oda hizmetçisini ve ahçıyı, muhabbetçilerden sağlanmış iki küçük kızı bir araya getiriyor. Ne var ki La Coste Şatosu Cent vingt Journees kitabındaki kale gibi ulaşılmaz bir kale değildir; toplum hemeninden çepçevre kuşatıyor onu. Küçük kızlar sıvışıyorlar, oda hizmetçisi karnındaki çocuğun babasının Sade olduğunu ileri sürüyor, güzel atıcının babası Sade’a bir el ateş ediyor, ailesi güzel kâtibi almaya geliyor. Geride bir Renee-Pelagie kalıyor kocasının çizdiği tiplere bütün bütüne uyan; öbürleri kendilerine özgü varlıklarının çağrısıyla teker teker gidiyorlar; ve Sade, bu dünyayı kullanarak kendi tiyatrosuna daha gerçek bir şey kazandıramayacağını bir kez daha anlıyor. Toplum Sade’ın düşlerini reddetmekle yetinmiyor, kendisini de inkâr ediyor. Yine İtalya’ya kapağı atmıştır; ancak kızkardeşini baştan çıkardığı için onu bir türlü bağışlayamayan Madame de Montreuil yolunu gözetlemektedir; Sade Fransa’ya geçiyor; Paris’te dolanıyor; fırsatı kollayan karısı bu sırada 13 Şubat 1777’de onu Vincennes’de hapsettirmeyi başarıyor. Aix’e getiriliyor sonra; yargılanıyor. Sonra La Coste şatosuna sığınıyor. Bu kez de karısının vazgeçişli gözleri önünde bakıcısı Matmazel Rousset ile yeni bir aşkın taslağını çizmeye başlayacaktır. Bu da yetmeyecek, 1778’de yine kendini Vincennes’de bulacak, bir yaban hayvanı gibi on dokuz demir kapı ardına kapatılacaktır orda.

Şimdi çok daha başka bir serüven başlıyor: On iki yıllık tutsaklık sırasında -önce Vincennes’de, sonra Bastille’de- bir adam can çekişirken, bir yazar doğuyor. Adamın yıkılışı hemenindendir; güçsüzlüğe indirgenmiş, tutukluluğunun nice süreceğini bilmeyen, espirisi bunu yorumlamanın sayıklamaları içinde sapıtmış bir adam. Hiçbir veriye dayanmayan birtakım ince hesaplarla mapusluğun ne gün biteceğini bulmaya çalışıyor. Gerçi entelektüel planda kendine çabuk geldiğini, Madame de Sade’la, Matmazel Rousset’yle yazışmalarından anlıyoruz, ama vücudu, eti bir vazgeçiş sürecine girmiştir; artık genç cinselliğini masa başı tadlarıyla değiştirmeyi denemektedir. Uşağı Carteron, cezaevinde çubuğunu bir korsan gibi tüttürdüğünü ve bir oturuşta dört kişilik yemek yediğini anlatıyor. Kendinin her şeyde aşırı sözleri uyarınca hasta bir obur haline gelmiştir; karısından dev sepetlerle yiyecek getirtir boyuna; yağ toplar her yerleri. Bütün o sızlanmalar, savunmalar arasında yine de Markize işkence etmekten vazgeçmediğini görüyoruz; kıskançtır, yüzüne karalar çalmaktan özel bir tad duyar onun; kendisini yoklamaya geldiğinde giyimini eleştirir; en ciddi kılıkla dolaşsın ister. Bununla birlikte bu gibi avuntular seyrek ve çok siliktir. 1782’den sonra kendi için yaratamayacağı hayatı artık yalnız edebiyat alanında isteyecektir; hareketi, kafa tutmayı, özdenliği ve düşlemenin bütün kıvançlarını, bütün bunları hep edebiyatta. Burada da aşırıdır: Yemeği nasıl yiyorsa, öyle yazıyor, tutkuyla. Dialogue enire un Pretre et un Moribond’u (Papazla Cançekişenin Konuşması), Leş Cent vingt Journees de Sodome (Sodome’un Yüz Yirmi Günü), Les Infortunes de la vertu (Erdemin Karayazısı), Aline et Valcour (Aline ile Valcour) izliyor. 1788 kataloğuna göre o sıralarda otuz beş perde tiyatro, yarım düzine öykü ve Portefeuille d’un homme de lettres (Bir edebiyatçının bıraktıkları) adlı yapıtın hemen hemen bütününü yazmıştır. Bu listenin eksik olduğu da kuşkusuz.

Sade, 1790 yılının cuma günü özgürlüğüne kavuşunca kendisi için yepyeni bir dönemin başlayacağını ummuştur. Karısı boşanmak istiyor. Biri uzak ülkelere göç etmeye hazırlanan, öteki Malta şövalyelerinden olan iki oğlu da kendisine yabancıdır. “Saf ve kaba çiftçi” dediği kızı da öyle. Ailesinden kurtulunca eskisi gibi kendisine bir parya gözüyle bakmayıp yurttaşlık onurunu geri veren topluma yeniden girmeyi sınayacaktır. Oyunları açıktan açığa sahneye konulmaktadır; hatta Oxtiern adlı yapıtı büyük başarı kazanıyor. Uyarsızlar grubuna (Section des Piques) üye oluyor, başkan seçiliyor; büyük bir tutkuyla dilekçeler, mektuplar yazıyor. Ancak ihtilâlle olan aşkı kısa sürecektir. O sıralar elli yaşında, kendisini kuşkulandıran bir geçmişi olan Sade’ın aristokrasiye karşı nefreti, taşımakta olduğu aristokrat ılımını yenememiştir: Çözülmesinin ana nedeni burada. Gerçi cumhuriyetçidir, ama kendi topraklarından, şatosundan vazgeçmeye de pek yanaşmamaktadır. Ayak uydurmaya çalıştığı bu dünyadır daha; Sade’ın soyut, sahte, haksız bulduğu yasalarla yönetilen bir dünya. Yasaların toplum adına adam öldürme ile görevlendiği yerden Sade nefretle çıkıp gidecektir. Taşrada kendisine öldürme, işkence etme fırsatı veren bir halk komiserliği görevi koparacağına, insancıl davranışı yüzünden gözden düşmüş olmasına şaşmamak gerek. Onun “kanı seviyor” oluşunun denizi sevmek ya da dağı sevmek gibi bir şey olduğunu varsayabilir miyiz? Kuşkusuz, “kan akıtmak” belli hallerde coşku verici bir işti onun için. Ne var ki kendi varlığının ve tek tek bireylerin etini olduğu kadar, bir özgürlüğü, bir bilinci sağlamasını de bekliyordu kıyıcılıktan. Adsız kişileri geniş ölçüde yargılamak, onlara hüküm giydirmek, ölümlerini görmek, Sade’ın yadsıdığı şeylerdi bunlar. Kendi savlarını yargılayan, cezalandıran eski topluma bile bunca nefret beslememişti: Terörü bağışlamayacaktı. Öldürücülük yasalaşınca soyut ilkelerin çirkin bir gösterisi olmaktan ileri gidemiyordu; insana karşıt bir nitelik kazanıyordu. Bunun için Sade, atandığı sorgu jürisi üyeliğinde hemen her zaman suçluların kurtulmasına çalışmış; o sıralar kaderini elinde tuttuğu Madame Montreuil’e ve ailesine yasalar adına bir zarar vermekten kaçınmış; hatta Uyarsızlar’daki üyeliğinden ayrılmış; -Gaufridy’ye şunları yazmıştır: Başkanlık koltuğunu yardımcıma bırakmamın doğru olacağına inanıyorum; insana karşı ve tiksindirici bir yola girmeme çalışıyorlardı, hiçbir zaman istemediğim bir yola. 1793 Aralığında “ılımlılıkla” suçlandırılıyor; üç yüz altmış beş gün sonra serbest bırakıldığında nefretle şunları yazıyor: Şu ulusal tutukluğum, gözler önünde hüküm giyişim, düşünülebilen bütün Bastille’lerin yapacağının yüz kat kötüsünü yaptı bana. Bu bayağı insan kesimi açıkça gösteriyordu ki insanlar basit bir nesneler koleksiyonundan başka şey değil. Sade ise varlıkları kendi çevresinde tek tek bir evrene yerleştirirken “kötü”ye sığınıyordu. Ama suç özellikle erdem adına işleniyorsa Sade yoktu o işte. Ahlak kaygılarıyla gelişen Terör onun şeytansı dünyasında en köklü yadsımayı yaratmıştır.

“Terörün aşırılığı suçu bıktırdı”, diyor Saint-Juste. Bu sadece Sade’ın yaşlanmış, yıpranmış olmasından, cinselliğinin uykuya dalmış bulunmasından ileri gelmiyor; giyotin erotizmin kara şiirini öldürmüştür; etin aşağılanmasından tad almak, bir coşku payı çıkarmak için ilkin değerlendirmek gerekir onu; yoksa insanlar birer eşyaymış gibi işlem gördükçe etin ne anlamı kalacaktır, ne de değeri. Gerçi Sade bundan sonra da kitaplarında geçmiş deneylerini canlandıracak, eski evrenini yeniden kuracaktır, ama kanında, sinirlerinde o eski inanç kalmamıştır artık. Sözgelimi, duyarlık kavramına bağladığı öz artık fiziksel bir bağlantı taşımamaktadır. Erotik zevkleri ise gizli bir odanın duvarlarına astığı, Justine adlı yapıtından esinlenerek yapılmış açık saçık resimlere bakmaktan ibaret kalmıştır. Birtakım anımsamalar içindedir, ama hiçbir atılım gücü yoktur; tek uğraşı yaşamaktır, o da yükü altında ezmeye başlamıştır onu; bütün bunaltılarına karşın, yine de sağlam direkleri kendisi için gereğini yitirmemiş olan aile çizgisinden, toplum çerçevesinden kopmuştur; yoksulluktan hastalığa yuvarlanıyor; şatodaki mallar yok pahasına satılıyor; o para da çarçabuk eriyor; önce bir çiftçinin yanına sığınıyor; sonra Sensible’in oğluyla birlikte bir ambarda yatıp kalkmaya başlıyor; Versailles tiyatrosunda işçi olarak çalışmakta, günde kırk sous kazanmaktadır. Amerika’ya gitmek istiyor bir ara. Nedir ki 1799 yasası daha önce yazıldığı göçmenler listesinden çıkarıyor onu. Bu olay Sade’a şu umutsuz kelimeleri söyletmiştir: Ölüm ve sefalet, işte Cumhuriyete sonsuz bağlılığımın bana kazandırdığı ödüller. Bununla birlikte bir yurtseverlik ve konut belgesi elde edebiliyor; 1799 Aralığında Oxtiern’de Fabrice rolünü oynuyor; ancak 1800 başlarında “açlıktan, soğuktan ölecek halde” ve borçlarından ötürü hapsedilme tehlikesi içinde Versailles sayrılar evine düşmüştür. Sözde özgür insanların düşman dünyasında öylesine mutsuzdur ki cezaevinin güvenli ve yalnızlıklı havasını niçin seçmediği üstünde düşünülebilir: Justine’in dağıtımına sakınmadan girişmek, Bonapart’ın, Barras’ın, Josephine’in, Tallien’in, Madame Tallien’in söz konusu edildiği Zoloe gibi bir yapıtı delice yayımlamak şunu gösterir: Sade artık yeni bir cezaevi serüveninden pek korkmuyor. Gizli ya da açık, bu isteği yerine getirilmiş; önce 5 Nisan 1801’de Sainte-Pelagie’ye, sonra da son günlerini -bitişiğindeki odaya geçen Madame Quesnet ile birlikte- geçireceği Charanton’a atılmıştır.

Elbette, önce kapatılır kapatılmaz, sonra da yıllar boyunca yadsıyor, çırpınıyor; ama hiç değilse kendisinde eğlencenin yerini alan bir tutkuyu da sürdürmektedir: Yazma tutkusunu. Hiçbir zaman kesmemiştir yazmayı. Bastille’den çıktığında kâğıtlarının çoğu kaybolmuştu. Dokuz metrelik bir kâğıt rulo meydana getiren Sodome’un Günleri’nin de kaybolduğunu sanıyordu; oysa titizlikle hazırladığı bu yapıt kurtulmuştur; ama kendisi bilmiyordu bunu.
1795’de yazdığı Yatak Odasında Felsefe’den sonra yeni bir yapıta başladı: Juliette’in sonu olan ve Justine’in bütün olarak değiştirilmesinden meydana gelen ve 1797’de yayımlanan bu kitabı kendisi inkâr etmiştir. Ama sözgelimi Aşkın Suçları’nı (Les Crimes de l’amour) yayımlamakta bir sakınca görmemiştir. Sainte-Pelagie’de on ciltlik büyük bir yapıtın çalışmalarına gömüldü: Florbelle’in Günleri ya da Çıplak Doğa (Les Journees de Florbelle on la nature devoilee). Her ne kadar imzasını taşımıyorsa da iki ciltlik La Marquise de Ganges’ı onun yapıtları arasına sokmak gerekir.
Ondan sonra Sade’ın günlük yaşamasında barıştan başka bir şey istememesi, artık varlığının anlamı kesinlikle yazarlık çalışmalarında toplandığı içindir. Sensible ile düşkünler evinin bahçesinde dolaşıyor, hastalara güldürüler yazıyor, oynatıyor; Paris arşeveğinin gelmesi dolayısıyla hazırlıksız bir program düzenliyor; Paques gününde kutsal ekmek dağıtıyor; kiliseye yardım topluyor. Kanılarını hiç değiştirmediği vasiyetnamesinden anlaşılmaktadır. Ne var ki artık kavgalanmaktan yorulmuştu. Nodier şöyle diyor: Saygılı bir kibarlığı, kutsalmış gibi görünen bir gönül alıcılığı vardı… saygı duyulan her şeyden saygıyla söz ediyordu. Ange Pitou’ya göre de yaşlanma ve ölüm düşüncesi onu dehşete düşürüyordu. “Bu adam ölüm düşüncesiyle sararıyor, ak saçlarını gördükçe baygınlık geçiriyordu.” Bununla birlikte sönüşü sessizce oldu. 2 Aralık 1814’de “astım şeklinde bir soluk tıkanmasından” gitti.

Hayatından ibaret bu acı deneyin en belirgin çizgisi, başka kimselerle kendisi arasında hiçbir dayanışma kurmamış olmasıdır. Çağını yitirmiş bir soyluluğun son çocuklarıyla onun arasında hiçbir ortak çıkış noktası yoktur; Sade doğuştan hükümlü olduğu yalnızlığına öyle keskin, öyle aşırı erotik oyunlar doldurmuştur ki suç ortakları bile ona karşı olmuşlardır; İhtilâlle yeni bir dünya doğduğu zaman ise arkasında çok ağır bir geçmişi sürüklemek durumuna düşmüştü; kendine karşı bölünmüştü, herkese kuşkuyla bakıyordu. Zorbalık düşleriyle yüz göz olmuş bu aristokrat, yükselen burjuvaziye içten katılamaz. Halka yapılan baskılar yüzünden burjuvaziye nefret beslemişse de, aslında halk da yabancıdır ona; karşıtlığını belirttiği hiçbir sınıfa girmez Sade; kendisinden başka benzeri olmayan biridir. Ruhsal gelişimi başka türlü olsaydı belki bu kadere karşı gelebilirdi, ama bütün yaşamasında kızgın bir egosantrist olarak görünmesi, dış olaylara kayıtsızlığı, aşırılıklarını çerçeveleyen titiz manyaklıklar, Vincennes’de yaptığı yorum taslaklarına ilişkin sayıklamalar onda köklü bir durum meydana getirmiştir. Kendi kendisiyle olan bu tutkulu uygunluğu, onu nasıl sınırlara ittiyse, hayatına da bugün üstünde düşündüğümüz ilginç niteliği kazandırmıştır.

Sade varlığının bütün anlamını bütün görünümünü erotizminden çıkarmıştır: Bu bakımdan Sade’ın doğasını belirlemeye çalışmak sadece aylak bir merak sayılmamalıdır. Maurice Heine gibi tutup “O her şeyi sevdi, her şeyi denedi” demek, sorunu biraz da elçabukluğuna getirmek olur; algolagnie terimi de onun zekâsında bize adım attıracak güçte değil, Sade’da kesinleşmiş, açık bir cinsel davranış vardır ama bunu kavramak kolay bir şey değidir; kurbanları arasında hiç konuşanı çıkmamıştır; sefahat hayatını gizleyen perde yalnız iki rezaletle aralanır gibi olmuştur; mektupları akıllı uslu şeylerdir; günlükleri, anıları yok olmuştur; yapıtlarında ise kendini açıklamaktan çok yaratmak davranışındadır. Bu türde kavranabilecek her şeyi kavradım, ama kuşkusuz kavradığım her şeyi uygulamış değilim, hiçbir zaman da uygulayamayacağım zaten. Yapıtlarının Krafft-Ebbing’in Psychopathologia sexualis’i ile karşılaştırılması nedensiz değildir; ve kimse Sade’ın katalogunu yaptığı bütün suçları mutlaka uyguladığını söyleyemez; Sade bütüncü bir sanat türünün yöntemlerine göre insandaki cinsel olanakların sistemli bir listesini çıkarmış oluyor: Kuşkusuz, onların çoğunu sınamadığı gibi kendi bedenine uygulamayı aklına da getirmemiştir. Sade sadece çok şey anlatan bir yazar değil, kötü bir anlatıcı aynı zamanda. Öyküleri Justine ile Juliette’in 1797 baskısındaki gravürlere benzer: Kişilerin duruşları, anatomileri titiz bir gerçeklikle çizilmiştir, ama yüzlerindeki acemi ve tekdüze saflık, katılmış bulundukları çirkin eğlenceleri gerçekle ilgili değillermiş gibi gösterir; Sade’in düzenlediği bu soğuk şölenlerden diri bir itiraf çıkarmak güçtür. Bununla birlikte romanlarında gönül hoşluğu ile, özel bir beğeni ile ele aldığı durumlar da eksik değildir; Noirceuil, Blanguis, Gernande, hele Doymance gibi bazı kahramanlarına özel bir sevgi beslediği, fikirlerinin, zevklerinin çoğunu onlara temsil ettirdiği gözden kaçmıyor. Kimi zaman da bir mektupta, bir ayrıntıda, bir konuşmada, birdenbire, yabancı bir sesin yankısı olmayan, canlı, görülmedik bir cümlenin parıltısını görüyorsunuz. İşte üstünde düşünülmesi gereken daha çok bu sahneler, bu kişiler, bu seçkin parçalardır.

Halk arasında sadizm, kıyıcılık anlamında kullanılıyor; kırbaçlamayı, kan akıtmayı, işkenceyi, öldürücülüğü akla getiriyor: Yapıtlarındaki ilk belirgin çizgi de gerçekten adının çağrıştırdığı bu şeylere uygundur. Rose Keller olayı, kurbanım kayışla ve ucu düğümlü bir urganla kamçıladığını, vücudunu çakı çizikleriyle doldurduğunu, bu çiziklere balmumu akıttığını gösteriyor. Marsilya’da cebinden eğri iğnelerle süslenmiş parşömen bir kayış çıkardığı, funda değnekler taşıdığı görülmüştür. Kadın konusundaki bütün tavrı açık bir zihni kıyıcılıkta toplanmıştır. Öte yandan, acıtmakla elde olunan zevk konusunda kendini iyi açıklamakta; ama klasik hayvansal eğilimler görüşünü tekrarlarken bizi pek aydınlatamamaktadır. Şöyle diyor: İş, başarabileceğimiz en sert şokla sinirlerimizin bütününü sarsmaktan ibarettir. Acı, zevkten daha canlı ve etkin olunca başkalarından elde edilmiş böyle bir coşkunun bizde meydana getireceği şoklar, aslında daha yüksek bir titreşim taşıyacaktır. O titreşimdeki sertliğin şehvet algılarına dönüşmesi…

Sade burdaki gizliyi açamıyor pek. Bereket versin daha özden açıklamaları da var. Gerçek şu ki, Sade’ın bütün ahlakının ve bütün cinselliğinin bağlandığı temel sezgi, cinsel birleşme ile kıyıcılık arasındaki özdeşliğe dayanmaktadır. Doğa ana, insanın taslağını çizerken çiftleşme ve öfke edimlerini aynı şeyler olarak düşünmeseydi, şehvet krizinde şu kudurganlığı bulabilir miydik? Sağlam yapılı, ergin bir erkek olacak da… sevgilisinin canını… yakmak istemeyecek, laf mı bu? Duc de Blanguis’i, sevişme sırasında bakın nasıl betimliyor? Kabaran göğsünden korkunç haykırışlar, dehşet verici küfürler çıkıyordu, gözleri ateş saçıyordu sanki, ağzı köpük içindeydi, at gibi kişniyordu. Soluğu kesilene dek sürer bu. Rose Keller’in tanıklığına göre, Sade, kendi de kurbanını bağlayan ipleri çözmeden önce “son derece korkunç ve iyice yüksek çığlıklar atmaya koyulmuştu.” “Vanille et Manille” mektubu da orgazmı, kuduz gibi öldürücü, sataşıcı, saradakine benzer bir kriz halinde yaşadığını doğrulamaktadır.

Nasıl açıklayacağız bu tuhaf sertliği? Çok kez Sade’ın cinsel gücünün olup olmadığı üstünde düşünülmüştür. Kişilerini -bu arada özel bir yakınlık beslediği Gernand’ı- düşünelim; bunların çoğu erkeklik organları küçük kimselerdir, ereksiyonda olsun, inzalde olsun büyük bir güçlük çekerler. Elbet Sade da bu durumun korkusunu, acısını görmüş olacaktır.
Zevklenmede aşırı gitmenin kendisinde meydana getirdiği bu yarı-güçsüzlük, kişilerinin birçoğunda da vardır. Kişilerinin bazıları ise cinsel yönden güçlü kimselerdir. Sade da çok kez kendi cinsel gücü üstüne, üstü kapalı bir şekilde değinmiştir. Ama ben, onun erotizminin kilit taşını köklü ve ruhsal bir soyutlanma (isolisme) ile çok aşırı cinsel isteklerin birleştiği noktada görüyorum.

İlk gençlik günlerinden mapusane duvarlarının ardına kadar Sade, hiç kuşkusuz, sıkıcı, hatta usandırıcı bir şekilde cinsel isteğin kışkırtmalarını yaşadı. Buna karşın bir deneyi yapmadığını görüyoruz: Coşku deneyini. Öykülerinde şehvet hiçbir zaman kendinden geçme, baygınlık geçirme, varlığını unutma şeklinde belirmez. Sözgelimi Rousseau’nun içini döküşleri ile Sade’ın kişilerinden bir Noirceuil’ün, bir Dolmance’nin tutkulu küfürlerini karşılaştıralım; ya da Diderot’un La Religieuse adlı yapıtındaki Superieure’ün girdiği coşkularla Sade’ın adamlarında raslanan kaba zevkleri yan yana düşünelim, bunun nasıl böyle olduğunu daha iyi göreceğiz. Sade’ın kişilerinde erkeğe özgü saldırganlık, bedenin etinde, kemiğinde meydana gelen alışılmış değişimle azalmamakta, bir an bile, hayvansallığı içinde yok olmamaktadır; onlar cinsel işlemler sırasında öylesine uyanık, beyinle ilişkilerini öylesine yitirmiş olurlar ki, bu arada çekilen söylevlerden sıkılacakları yerde büyük bir gereksinme ile iyice dadanırlar bu söylevlere. Bu soğuk, bu ilgisiz, bu her türlü büyüsel simgeye karşıt vücutlarda zevkin de, isteğin de bir öfke krizi halinde boşaldığı anlaşılıyor: Zevkler ve istekler öznenin psiko-fizyolojik bütününde yaşanmış bir tavır yaratacakları yerde onu organik bir felaketle sersemleştiriyorlar. Bu aykırılık ya da ölçüsüzlük sayesinde, cinsel birleşme, Sade için paha biçilmez bir egemenlik faydası yaratmaktadır; ama ne var, sadizmin yokluğunu duyurmamaya çalışacağı esaslı bir boyut eksik kalıyor bunlarda. Yani coşku. Coşku olunca, varlık kendisinde ve karşısındakinde, aynı zamanda hem öznelliğe, hem de edilginliğe düşer; sevişenler o karanlık birliğin içinde kaynaşırlar, erirler; ikisi de kendi varlıklarından hemen kurtulup sevgilisiyle bir bağlantı kurar. Sade’ın şanssızlığı surda: Sade bize yalnız çocukluğunun açıklayabileceği bir autisme (dış dünyayla ilgiyi kesme) içindedir; bu onda kendinden geçmeyi ve başkasının varlığını değerlendirmeyi olanaksızlaştırmaktadır. Soğuk yaradılışta biri olsaydı hiçbir sorun söz konusu olmayacaktı; ama Sade, birleşmeye gücünün yetmediği yabancı nesnelere doğru kendini iten güdülere sahiptir: Onda, o nesneleri yakalarkenki garip davranışı yakalamak gerekir. Sonraları istekleri yorulduğu zaman, şehvetle, can sıkıntısıyla, karşı koymayla, hınçla yoğurduğu, kendi için tek değerli evrende, işte o erotik evrende yaşamasını sürdürecektir: Oyunları da orgazmı ve ereksiyonu kışkırtmak amacına yönelecektir. Kendi için cinsel birleşmenin daha kolay olduğu yaşlarda bile cinselliğine, onsuz bazı şeylerin eksik kalacağı bir anlam vermek için, Sade’ın bahanelere başvurması gerekmiştir.

Sade’i Yakmalı mı – Simone De Beauvoir

*Marquis de Sade

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Zaman Oku: Termodinamiğin İkinci Yasası – Alan Woods

Kapat