Şiddete Yatkın bir Canlı Olarak İnsan | İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri – Erich Fromm

“Ne var ki, insan, bir katil olduğu gerçeğiyle hayvanlardan ayrılır”
Yüzyılımızın öndegelen sorunlarından biri giderek artan şiddet, yıkıcılık ve saldırganlık olaylarıdır. Gün geçmiyor ki dünyanın herhangi bir bölgesinde böylesine bir olay olmasın. Nedir bu yıkıcılık ve şiddet olaylarının nedeni? İnsanoğlu aslında acımasız, şiddete yatkın bir canlı mıdır, yoksa toplumsal koşuların itelemesiyle mi bu yola girmektedir? Erich Fromm, bu çalışmasında bir toplumbilimci, ruhbilimci ve düşünür olarak insandaki yıkıcılığın kökenlerini araştırıyor. Çoğu zaman biyolojik ve ekonomik bir nedene dayanmaksızın kendi türünün üyelerini öldüren, onlara işkence eden ve bunu yapmaktan haz duyan tek canlı olan insan’ın içine yöneliyor.  İnsanın var oluşu açısından gerçek bir sorun ve tehlike oluşturan şey, işte bu biyolojik olarak uyarlanamayan ve kalıtımsal olarak programlanmamış «kıyıcı» saldırganlığı inceliyor.  İnsandaki yıkıcılığı, şiddeti, acımasızlığı, avcı ve yiyecek toplayıcı küçük topluluklar oluşturarak yaşayan tarihöncesi insandan, günümüzün “uygar” insanına dek çok geniş bir tarihsel süreç içinde ele alıyor, derinlemesine irdeliyor. Altı yıllık bir çalışmanın ürünü olan  bu kitabında Erich Fromm, salt toplumbilim ve ruhbilim alanlarında araştırmalar yapmakla yetinmiyor, insandaki yıkıcılık olgusunu tüm yönleriyle ortaya çıkarabilmek için pek çok alanda bilimsel incelemeler yapmak zorunda kaldığını belirtiyor.

Kitaptan Bir Bölüm

Sado-mazoşist isteklerle yıkıcılığın çoğu kez içice bulunsalar da birbirlerinden ayrı tutulmaları gerektiğini  belirtmiştik. Yıkıcılık, etkin ya da edilgin ortakyaşama ereğini değil, nesnesinin yok edilmesi ereğini gütmesi açısından farklıdır. Ama o da bireysel güçsüzlük ve soyutlanmışlığın dayanılmazlığından kaynaklanır. Dışımdaki dünyaya kıyasla güçsüz olduğum duygusundan o dünyayı yok etmekle kaçabilirim. Onu yok etmeyi başarırsam yalnız ve soyutlanmış olarak kalacağım, ama benimki, benim dışımdaki nesnelerin yenilmez gücü karşısında ezilmeme olanak tanımayan harika bir soyutlanmadır.

Dünyanın yok edilmesi, kendimi, onun tarafından unufak edilmekten kurtarmak için yapabileceğim son, nerdeyse umarsız girişimdir. Sadizm nesnenin kendisiyle işbirliği etmeyi, onunla bütünleşmeyi amaçlar; yıkıcılıksa nesnenin yok edilmesini hedef alır. Sadizm, çok küçük kalmış bireyi, başkaları üzerinde egemenlik kurarak, yıkıcılıksa, dışardan gelebilecek tehditleri ortadan kaldırarak güçlendirmeye çalışır.

Toplumsal yaşantımızdaki kişisel ilişkileri gözlemleyen herkes, her yerde görülen yıkıcılığın yaygınlığı karşısında mutlaka şaşıracaktır. Genellikle, yıkıcılığın, yıkıcılık olduğunun bilincine varılmaz, çeşitli şekillerde ussallaştırılır. Hatta aslında, yıkıcılığı ussallaştırmada, ona neden uydurmada kullanılmayan hiçbir şey yoktur. Sevgi, görev, vicdan, yurtseverlik, başkalarını ya da kişinin kendisini yıkması için kılıf olarak kullanılmıştır ve de kullanılmaktadır. Ancak, iki ayrı yıkıcı eğilim türü arasında ayrım yapmamız gerekmektedir. Belli bir durumun sonucu olarak ortaya çıkan yıkıcı eğilimler vardır; örneğin, kişinin kendisinin ya da başkalarının yaşamına ve bütünselliğine ya da kişinin özdeşleştiği fikirlere yapılan saldırılara tepki olarak yıkıcılık görülebilir. Bu tür yıkıcılık doğaldır ve kişinin yaşamı onaylamasının kaçınılmaz bir öğesidir.
Ancak burada tartışılan yıkıcılık bu ussal —ya da diyelim “tepkisel”— düşmanlık değil, bir kişide sürekli olarak bulunan ve deyiş yerindeyse dile getirilme fırsatı kollayan eğilimdir. Yıkıcılığın dile getirilmesi için nesnel bir “neden” yoksa (gerçi kişi genellikle şu ya da bu türden bir ussallaştırma, bir neden bulmuştur ama), kişiye zihinsel ya da duygusal açıdan hasta deriz. Ama çoğu durumda yıkıcı güdüler, öyle bir şekilde ussallaştırılmıştır ki, ussallaştıran kişi dışında hiç değilse birkaç kişi ya da bütün bir toplumsal grup, ussallaştırmayı, ya da uydurulan nedeni paylaşır ve grubunun üyesi gözünde bu nedenin, “gerçekçi”ymiş gibi görünmesine yol açarlar. Ama usdışı yıkıcılığın nesneleri ve onların seçilmesi nedenleri birinci derecede önem taşımaz; yıkıcı güdüler, kişinin içinde bir tutkudur ve bir nesne bulmada her zaman için başarıya ulaşırlar. Eğer herhangi bir nedenle diğer kişiler bir bireyin yıkıcılığının nesnesi olamazlarsa, kişinin kendi benliği kolaylıkla nesne haline gelir. Bu ileri derecede oluştuğunda, çoğu kez bedensel hastalıkla sonuçlanır, hatta bazen cana kıyma girişimleri bile görülür.
Yıkıcılık bireyin kendisiyle kıyaslamak durumunda olduğu bütün nesnelerin ortadan kaldırılmasını amaçladığından, dayanılmaz güçsüzlük duygusundan bir kaçış olduğunu varsaydık. Ama yıkıcı eğilimlerin, insan davranışında oynadığı rolün büyüklüğü göz önüne alındığında, bu yorum yeterli bir açıklama gibi görünmeyecektir; soyutlanma ve güçsüzlük koşullan iki yıkıcılık kaynağı daha yaratırlar: kaygı ve yaşamın engellenmesi. Kaygının rolüyle ilgili olarak pek bir şey söylemeye gerek yoktur. İster maddi olsun ister coşkusal, yaşamsal çıkarlara yöneltilmiş her tehdit, kaygı yaratır; bu türden kaygıya gösterilen en yaygın tepkiyse, yıkıcı eğilimlerdir. Tehdit, belli bir durumda, belli kişiler tarafından belirlenebilir. Bu durumda bu kişilere karşı yıkıcılık duygusu uyanır. Dış dünya tarafından sürekli tehdit edilme duygusu da —bilinçli olmasa da— sürekli bir kaygı yaratabilir.11 Bu türden sürekli kaygı, soyutlanmış ve güçsüz bireyin konumundan doğar ve kişinin içinde gelişen yıkıcılık deposunun kaynaklarından birini oluşturur.
Aynı temel konumun bir diğer önemli sonucu da az önce yaşamın engellenmesi dediğim şeydir. Soyutlanmış ve güçsüz birey, kendi duyusal, coşkusal ve zihinsel gizilgüçlerini gerçekleştirme konusunda engellenir. Bu türden bir gerçekleştirme için gerekli koşul olan içsel güvenlikten ve kendiliğindenlikten yoksundur. Bu içsel engelleme. Reform döneminden bu yana orta sınıfın dinsel ve geleneksel davranış ölçütlerinde kendini göstermekte olan tabular gibi kültürel haz ve mutluluk tabularıyla daha da arttırılmıştır. Bugünlerde, dışsal tabu tam anlamıyla ortadan kalkmıştır; ancak duyusal zevkin bilinçli olarak onaylanmasına karşın, içsel engel olduğu gibi kalmıştır.
Yaşamı engellemeyle yıkıcılık arasındaki bu ilişki sorununa Freud değinmiştir, onun kuramını tartışırken, konuyla ilgili kendi görüşlerimizi dile getirme olanağı bulacağız.
Freud, cinsel güdüyle kendini koruma güdülerinin insan davranışındaki iki temel itkiyi oluşturduğu yolundaki ilk varsayımında, yıkıcı (Bkz. Bu konuda Karen Homey’nin New Ways in Psychoanalysis Keagan Paul, Londra, 1939 adlı yapıtındaki)  tartışma güdülere hak ettikleri önem ve ağırlığı vermediğini sonradan anladı. Daha sonra yıkıcı eğilimlerin cinsel eğilimler kadar önemli olduğunu gördü ve insanda iki temel istek bulunduğu noktasından hareket etti. Bunlardan biri yaşama yöneltilmiş bir itkiydi ve az çok libidoyla aynıydı; diğeriyse, amacı yaşamı yıkmak olan ölüm güdüsüydü. Bu ikincisinin cinsel enerjiyle birleştirilebileceğini ve sonra da ya kişinin kendi yaşamına ya da kendi dışındaki nesnelere yöneltilebileceğini varsaydı. Aynca ölüm güdüsünün yaşayan bütün organizmalarda doğuştan gelen bir biyolojik nitelikten kaynaklandığını ve dolayısıyla yaşamın kaçınılmaz ve değiştirilemez bir bölümünü oluşturduğunu öne sürdü.
Ölüm içgüdüsü varsayımı, Freud’un daha önceki kuramlarında dikkate alınmamış olan yıkıcı eğilimlerin önemini ele alması açısından doyurucudur. Ama yıkıcılık ölçüsünün bireyden bireye ve toplumsal gruptan gruba korkunç farklılıklar gösterdiği olgusunu yeterince hesaba katmayan biyolojik bir açıklamaya sığınması bakımından doyurucu değildir. Freud’un varsayımları doğru olsaydı, kişinin gerek kendisine, gerek başkalarına karşı gösterdiği yıkıcılık ölçülerinin, az çok sürekli olduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysa gözlemlerimiz, bunun tam tersini göstermektedir. Kültürümüzdeki bireyler arasında yıkıcılık boyutları büyük farklılıklar gösterdiği gibi, toplumsal gruplar arasındaki yıkıcılık boyutları da eşit olmaktan uzaktır. Nitekim, örneğin Avrupa’daki aşağı orta sınıf üyelerinin kişiliğindeki yıkıcılık miktarı, işçi sınıfı ve üst sınıflardaki yıkıcılık miktarından çok daha fazla olmuştur. însanbilimsel incelemeler, bazı halklarda yıkıcılığın çok fazla olmasının bunların belirleyici özelliğini oluşturduğunu, öte yanda bazı halklarda ister kişilerin kendilerine, ister başkalarına yönelik olsun, yıkıcılıktan iz bulunmadığını öğrenmemize olanak vermiştir.
Yıkıcılığın köklerini ortaya çıkarma yolundaki girişimlere, bu farklılıkları saptamak ve başka hangi ayırıcı etmenlerin bulunabileceği sorunuyla, bu etmenlerin yıkıcılık boyutundaki farklılıkları saptamada hesaba alınıp alınmayacağı sorununu ele almakla başlamak gerektiği kanısındayım.
Ancak bu sorun, kendine özgü çok ayrıntılı bir inceleme gerektirdiğinden, burada ele alamayacağız. Bununla birlikte, yanıtın hangi yönde aranacağını önermek isterim. Öyle görünüyor ki, bireylerde görülen yıkıcılığın derecesi yaşamın oluşturulması, serpilmesi ya da geliştirilmesinin engellenmesi ölçüsüyle orantılıdır. Bunu derken, bireyin şu ya da bu içgüdüsel isteğinin baskı altına alınmasını değil, bütün bir yaşamın engellenişini, insanın duyusal, coşkusal ve zihinsel yetilerinin gelişme ve dile getirilmesindeki kendiliğindenliğin engellenmesini anlatmak istiyoruz. Yaşamın kendine özgü bir iç dinamizmi vardır; bu büyüme, dile getirilme ve yaşanma eğilimindedir. Bu eğilimin engellenmesi halinde, yaşama yöneltilen enerjinin, bir parçalanma süreci geçirdikten sonra, yıkıcılığa yöneltilmiş enerjilere dönüştüğü anlaşılmaktadır. Başka şekilde söyleyecek olursak: Yaşama yönelik itkiyle yıkıcılığa yönelik itki, aynı ölçüde bağımsız etmenler değildir, tersine işleyen bir içsel bağımlılık içindedirler. Yaşama yönelik itki ne ölçüde engellenirse, yıkıma yönelik itki o ölçüde güçlenecektir; yaşam ne kadar gerçekleştirilirse, yıkıcılığın gücü o ölçüde azalacaktır. Yıkıcılık, yaşanmamış yaşamın sonucudur. Yaşamın bastırılmasını hazırlayan bireysel ve toplumsal koşullar —kişinin kendisine ya da başkalarına karşı— belli düşmansı eğilimlerini besleyen, deyiş yerindeyse depoyu oluşturan yıkıcılık tutkusunu üretirler.
Toplumsal süreçte yıkıcılığın oynadığı dinamik rolün ne denli önemli olduğunu anlamak kadar bu duygunun yoğunluğunu etkileyen koşulların neler olduğunu anlamak da önemlidir kuşkusuz. Reform çağında orta sınıfı saran ve Protestancılıktaki belli dinsel kavramlarda, özellikle de çilecilik anlayışında ve Calvin’in çizdiği, insanoğlunun bir kısmını işlenmemiş suçlardan ötürü ezeli lanetlenmişliğe mahkum etmeyi hoşnutlukla karşılayan acımasız bir Tanrı tablosunda anlatım bulan düşmansılığı daha önce söz konusu etmiştik. O dönemde, daha sonra da olduğu gibi orta sınıf düşmanlık duygularını daha çok yaşamdan zevk alma olanağına sahip kişilere karşı duyulan yoğun kıskançlığı ussallaştıran, bu kıskançlığa kılıf oluşturan ahlaksal öfke şeklinde dışa vuruyordu. Çağımızdaki görünümdeyse, aşağı orta sınıflardaki yıkıcılık duygusu bu yıkıcı isteklere seslenen ve onları yıkıcılığın düşmanlarına karşı savaşta kullanan Nazizmin yükselişinde önemli bir etmen oluşturdu. Aşağı orta sınıflardaki yıkıcılığın kökeninin, bu tartışmada kabul edilen kökenin aynısı olduğu kolayca görülebilir. Yani bu, aşağı orta sınıflarda, yukarı ve aşağı sınıflara göre daha büyük boyutlarda görülen, bireyin soyutlanması ve bireysel genişlemenin bastırılması olgularında yatmaktadır.

Kitabın önsözü:

Bu inceleme ruhçözümsel kurama ilişkin kapsamlı bir çalışmanın birinci cildidir. İşe saldırganlık ve yıkıcılığın incelenmesiyle başladım, çünkü dünyayı kaplayan yıkıcılık dalgası nedeniyle bu konu, ruhçözümlemenin temel kuramsal sorunlarından birisi olmasının yanı sıra, pratikte bizi en yakından ilgilendiren konulardan da birisi olmaktadır.

Altı yılı aşkın bir süre önce bu kitaba başladığımda, karşılaşacağım güçlükleri çok hafife almıştım. Kısa sürede ortaya çıktı ki, eğer kendi uzmanlık alanımın, yani ruhçözümlemenin sınırlan içinde kalırsam insanın yıkıcılığı hakkında yeterli bir şeyler yazmama olanak yoktu. Bu araştırma, bir yandan öncelikle ruhçözümsel bir araştırma niteliği taşırken çok dar ve bundan dolayı da çarpıtıcı bir bilgilenme çerçevesinde çalışmaktan kaçınmak için öteki alanlarda, özellikle sinir fizyolojisi, hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim alanlarında bir ölçüde bilgi sahibi olmayı da gerektiriyordu. En azından, vardığım sonuçları, öteki alanlarda elde edilen ana verilerle karşılaştırarak gözden geçirebilmeliydim. Ancak böylelikle, varsayımlarımın o verilerle çelişmediği konusunda emin olabilir; söz konusu verilerin benim varsayımlarımı doğrulayıp doğrulamadığı —ki ben doğruladığı umudundayım— konusunda bir karara ancak böylelikle varabilirdim.

Bütün bu alanlarda saldırganlık konusunda elde edilen bulguları aktaran ve bütünleştiren, hatta bu bulgulan herhangi bir özgül alanda özetleyen hiçbir yapıt bulunmadığı için böylesi bir girişimde benim bulunmam gerekiyordu. Düşünceme göre, bu girişim, bir tek öğretinin bakış açısından elde edilen bir görüşü değil, yıkıcılık sorununa ilişkin evrensel görüşü benimle paylaşma olanağını sağlayarak okurlarıma da hizmet edecekti.

Açıktır ki, böylesi bir girişimin birçok beklenmedik tehlikesi vardır. Açıkçası, bütün bu alanlarda —özellikle de pek az bilgi ile yola çıktığım bir alanda: sinir bilimleri alanında— uzmanlık kazanmama olanak yoktu. Bu alanda bir parça bilgi kazanabildim; o da yalnızca kendim inceleme yaparak değil, sinirbilimcilerin inceliği sayesinde. Bu bilim adamlarının birçoğu bana kılavuzluk ettiler, birçok sorumu yanıtladılar, bazıları elyazmasının ilgili bölümlerini gözden geçirdiler. Her ne kadar uzmanlar, kendi özel alanlarında onlara yeni şeyler öneremeyeceğimi çok iyi bilseler de, böylesine temel önem taşıyan bir konuda öteki alanlardan elde edilen verilerle daha yakından karşılaşma olanağını da hoşnutlukla karşılayacaklardır.

Kaçınılmaz bir sorun da yinelemeler ve önceki çalışmalarımla bazı çakışmaların olmasıdır. Otuz yılı aşkın bir süreden bu yana insanlığa ilişkin sorunlar üzerinde çalışmaktayım ve süreç içersinde, bir yandan eski alanlara ilişkin anlayışlarımı derinleştirir ve genişletirken öte yandan da yeni alanlar üzerinde dikkatimi yoğunlaştırmaktayım. Bu kitabın ele aldığı yeni kavramlar konusundaki düşüncelerimi sunmaksızın insanın yıkıcılığı hakkında yazmama olanak yoktur. Bundan önceki yayınlarda yer alan daha geniş kapsamlı tartışmalara değinmekle yetinerek, yineleme yapmaktan elden geldiğince kaçınmaya çalıştım; ama yine de yinelemeler kaçınılmazdı. Bu bakımdan özel bir sorun, ölüseverlik-canlıseverlik (necrophilia-biophilia) konusunda daha çekirdek halinde bulunan yeni bulgularımdan bazılarını içeren Sevginin ve Şiddetin Kaynağı’nda. Bu kitapta, bu bulgularımı hem kuramsal açıdan hem de klinik açıklama bakımından büyük ölçüde genişleterek sundum. Burada açıklanan görüşlerle önceki yazılarda açıklanan görüşler arasındaki belirli ayrılıkları tartışmadım; çünkü böylesi bir tartışma oldukça geniş yer tutardı ve çoğu okurların dikkatini yeterince çekmezdi.

Geriye yalnızca, bu kitabın yazılmasında bana yardım edenlere teşekkürlerimi sunma görevi, bu zevkli görev, kalıyor.

Davranışçılığa ilişkin sorunların kuramsal açıdan aydınlatılmasında gösterdiği yardımseverliğe ve konuyla ilgili yazının araştırılması sırasındaki yorulmak bilmez yardımlarına çok şey borçlu olduğum Dr. Jerome Brams’a teşekkür etmek istiyorum.

Sinir fizyolojisi konusundaki incelememi yardımlarıyla kolaylaştırdığı için Dr. Juan de Dios Hernandez’e minnet borcum var. Saatlerce süren tartışmalarda birçok sorunu o açıklığa kavuşturdu, geniş kapsamlı yazın konusunda beni aydınlattı ve elyazmasının sinir fizyolojisine ilişkin sorunları ele alan kısımları konusunda görüşlerini bildirdi.

Bazen uzun boylu kişisel konuşmalarla, bazen de mektuplarla bana yardımcı olan aşağıdaki sinirbilimcilere teşekkür ederim: Merhum Dr. Raul Hernandez Peon’a, Dr. B. Livingston, Dr. Robert G. Health, Dr. Heinz von Foerster ve elyazmasının sinir fizyolojisine ilişkin bölümlerini de okuyan Dr. Theodore Melnechuk’a, Massachusetts Teknoloji Kurumu Sinirbilimleri Araştırma Programı üyeleriyle benim için bir toplantı düzenlediğinden dolayı Dr. Francis O. Schmitt’e de borcum var. Bu toplantıda üyeler benim kendilerine yönelttiğim soruları tartıştılar. Hitler konusundaki bilgilerimin zenginleşmesine karşılıklı konuşmalarla ve yazışmalarla en çok yardımı dokunan Albert Speer’e teşekkür ederim. Nürnberg duruşmalarına katılan Amerikalı savcılardan birisi olarak topladığı bilgilerden dolayı Robert M. W. Kempner’a da borçluyum.

Elyazmasını okuyarak çok değerli eleştirel ve yapıcı önerilerde bulundukları için Dr. David Schecter’a, Dr. Michael Maccoby’ye ve Gertrud Hunziker-Fromm’a; felsefeye ilişkin konularda bana yardımı dokunan önerilerinden dolayı Dr. Ivan Illich’e ve Dr. Ramon Xirau’ya; hayvan ruhbilimi alanındaki yorumlarından dolayı Dr. W. A. Ma-son’a; fosilbilime ilişkin sorunlar konusundaki yararlı yorumlarından dolayı Dr. Helmuth de Terra’ya; gerçeküstücülükle ilgili yararlı önerilerinden dolayı Max Hunziker’a ve Naziler’in terör uygulamaları konusundaki aydınlatıcı bilgilendirmesinden ve önerilerinden dolayı Heinz Brandt’a teşekkür borçluyum. Bu çalışmaya karşı gösterdiği etkin ve yüreklendirici ilgiden dolayı Dr. Kalinkowitz’e teşekkür ederim. Meksika’nın Cuernavaca kentinde bulunan Kültürlerarası Belgelendirme Merkezi’nin kaynakça kolaylıklarından yararlanmama yardımcı oldukları için Dr. Illich’e ve Bayan Valentina Boresman’a da teşekkür ederim.

Son yirmi yıl içersinde, elinizdeki kitap da dahil yazdığım her elyazmasının birçok kopyasını defalarca daktiloya çekmekle kalmayıp, dil konusunda büyük duyarlık, anlayış ve titizlik göstererek ve birçok değerli önerilerde bulunarak aynı zamanda yazdıklarımı düzelten Bayan Beatrice H. Mayer’a derin minnetimi sunmak için bu olanaktan
yararlanmak istiyorum.

Ülke dışında bulunduğum aylarda, Bayan Joan Hughes elyazmasıyla ustaca ve yapıcı bir biçimde ilgilendi; bu ilgisini teşekkürle anıyorum.

Çok ustaca ve titiz yayıma hazırlama çalışmasından ve yapıcı önerilerinden dolayı, Holt, Rinehart ve Winston’m baş yayımcısı Joseph Cunneen’a da teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca, piyasaya çıkarılmasının çeşitli aşamalarında elyazması üzerinde çabalarını birleştirmekte gösterdikleri beceri ve özenden dolayı Holt, Rinehart ve Winston’m idarî yayımcısı Bayan Lorraine Hill’e ve yapım yayımcıları Bay Wilson R. Gathings ile Bayan Cathie Fallin’e teşekkür etmek istiyorum. Son olarak, titiz ve bilgili yayım çalışmasının kusursuzluğundan dolayı Marion Odomirok’a teşekkür ederim.

Bu araştırma, Ulusal Akıl Sağlığı Kurumu’na bağlı Kamu Sağlığı Servisi’nin MH 13144-01, MH 13144-02 No.lu izniyle kısmen desteklenmiştir. Bir yardımcıdan ek yardım görmemi sağlayan Albert ve Mary Lasker Vakfı’nın bu katkısını da belirtirim.

Erich Fromm (New York Mayıs 1973)

Kitabın Künyesi
İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri 1. Kitap
Orjinal isim: The Anatomy of Human Destructiveness
Erich Fromm
Çevirmen : Şükrü Alpagut
Payel Yayınları / Fromm Kitaplığı Dizisi
Aralık 1984
335 sayfa

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Sorgulayan Denemeler; Makineler ve Duygular – Bertrand Russell

Makineler mi duyguları, yoksa duygular mı makineleri yok edecek? Bu soru uzun zaman önce Samuel Butler tarafından Erewhon'da ortaya atılmış...

Kapat