Cemal Süreya: İnsan kendini ne kadar az tanıyor!

0
63

Her kadın, bir erkeğin üzerindeki gücü ne kadar fazlaysa, gitmenin tek yolunun da kaçmak olduğunu hisseder

“Mademoiselle Albertine gitti!” Istırap insan psikolojisine psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder. Daha bir dakika önce, hislerimi tahlil ederken, Albertine ’le son bir kez görüşmeden, bu şekilde ayrılmanın en çok istediğim şey olduğuna kanaat getirmiş, Albertine ’in bana verdiği hazların vasatlığıyla beni mahrum ettiği hazların bolluğunu karşılaştırıp kendimi çok zeki bulmuş, onu artık görmek istemediğim, sevmediğim sonucuna varmıştım.

Oysa, “Mademoiselle Albertine gitti” sözleri kalbime öyle bir acı saplamıştı ki, bu acıya pek uzun süre dayanamayacağımı hissediyordum. Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi. İnsan kendini ne kadar az tanıyor! Bu acıya derhal bir son vermem lazımdı; annemin ölüm döşeğindeki büyükanneme gösterdiği şefkati ben de şimdi kendime gösteriyor, sevdiklerimizin acı çekmesini önlemekte gösterdiğimiz kararlılıkla, “Azıcık sabret, bir çaresini bulacağız, merak etme, böyle acı çekmene izin vermeyeceğiz” diyordum kendi kendime. Korunma içgüdüm, bu tür düşüncelerin arasında, açık yarama sürülebilecek ilk merhemleri arıyordu: “Bütün bunların hiç önemi yok, çünkü onu derhal geri getirteceğim. Çözüm yollarını araştıracağım, ama her halü kârda bu akşam dönmüş olacak. Dolayısıyla, kaygılanmama gerek yok.”

Kendi kendime, “Bütün bunların hiç önemi yok” demekle yetinmemiş, çektiğim acıyı belli etmeyerek Françoise ’da da bu izlenimi uyandırmaya çalışmıştım; çünkü böylesine şiddetli bir acı çekerken bile, aşkım özellikle Albertine ’i sevmeyen ve samimiyetinden daima şüphe etmiş olan Françoise ’ın nazarında mutlu bir aşk gibi, karşılıklı bir aşk gibi görünmenin önemini unutmuyordu. Evet, az önce Françoise gelmeden önce, Albertine ’i artık sevmediğime hükmetmiş, kusursuz bir tahlil yaptığımı, her şeyi hesaba kattığımı düşünmüştüm; kalbimin derinliklerini gayet iyi bildiğimi zannetmiştim. Ama zekâmız ne kadar keskin olursa olsun, kalbimizde yer alan tek tek duyguları algılayamaz; çoğu zaman uçucu halde var olan duygularımız, onları ayrıştırabilecek bir olgu tarafından katılaştırılmadıkları sürece kendilerini belli etmezler. Kendi kalbimin içini açıkça görebildiğimi zannederken yanılmıştım. Ne var ki, zihnin en keskin algılarının bana sağlayamadığı bilgi, şimdi acının ani tepkisiyle, billurlaşmış bir tuz gibi sert, parlak ve tuhaf bir görünümde, karşımda belirmişti. Albertine ’in yanımdaki varlığından hiç kuşku duymazken, ansızın Alışkanlığın yeni bir çehresini görmekteydim. O güne kadar, Alışkanlığı her şeyden çok, algılamanın özgünlüğünü, hatta algılama bilincini ortadan kaldıran, yok edici bir güç gibi görmüştüm hep; şimdiyse korkunç bir tanrıça gibi görüyordum onu; bu tanrıça bize sımsıkı bağlıdır, anlamsız çehresi kalbimize öylesine gömülüdür ki, neredeyse farkına bile varmadığımız bu tanrıça bizden kopmaya, uzaklaşmaya kalktığında, akla gelebilecek en dayanılmaz acıları yaşatır bize, ölüm kadar acımasız olur.

Albertine ’i geri getirmenin bir yolunu bulmak istediğime göre, her şeyden önce yazdığı mektubu okumam gerekiyordu. Onu geri getirebileceğimi düşünüyordum, çünkü gelecek henüz sadece bizim düşüncemizde var olan bir şeydir ve dolayısıyla, irademizin son andaki bir müdahalesiyle onu değiştirebileceğimizi düşünürüz. Ama aynı zamanda, geleceği benim dışımdaki güçlerin de etkilediğini hatırlıyordum; daha fazla vaktim olsaydı bile, bu güçlerin karşısında etkisiz kalırdım. Olacakları değiştiremeyeceksek eğer, vaktinin henüz gelmemiş olması ne işe yarar? Albertine evdeyken, ayrılık inisiyatifini elimde tutmaya çok kararlıydım. Sonra Albertine gidivermişti. Mektubunu açtım. Şunları yazmıştı:

Sevgili arkadaşım, bu yazdıklarımı size yüz yüze söylemeye cesaret edemediğim için beni affedin, ama korkaklığım yüzünden, sizin karşınızda hep korkuya kapıldığım için, kendimi zorladığım halde, bunu yapacak cesareti toplayamadım. Size söyleyeceğim şey şuydu: Birlikte yaşamamıza artık imkân kalmadı; zaten geçen akşamki münakaşa sırasında da, ilişkimizde bir şeylerin değiştiğini fark etmiş olmalısınız. O gece düzelttiğimiz şeyler, birkaç gün sonra düzeltilmez hale gelecekti. Barışma şansını elde ettiğimize göre, dostça ayrılmamız daha iyi olacak; işte bu yüzden, sevgilim, size bu mektubu yazıyor ve sizi birazcık üzdüysem, benim muazzam kederimi düşünerek, beni affetmenizi rica ediyorum. Canım sevgilim, sizin düşmanınız olmak istemiyorum, zamanla, hatta pek yakında, bana karşı kayıtsız olacağınızı bilmek bile benim için yeterince üzücü; yani kararım kesin, bu mektubu size verilmek üzere Françoise ’a teslim etmeden önce bavullarımı hazırlamış olacağım. Elveda, varlığımın en olumlu kısmını size bırakıyorum. Albertine.

“Bütün bu sözlerin hiçbir anlamı yok, diye düşündüm; hatta durum zannettiğimden daha iyi; Albertine bu sözlerin hiçbirine inanmadığına göre, sırf beni korkutmak amacıyla, ağır bir darbe indirmek için yazmış olmalı. Onun akşama dönmesi için acilen bir yol bulmalıyım. Bontemps ’ların benden para koparmak uğruna yeğenlerini kullanan namussuz insanlar olması çok acı. Ama ne fark eder? Albertine bu akşam dönsün diye servetimin yarısını Mme Bontemps ’a vermem gerekse bile, ikimize rahatça yaşamaya yetecek kadar para kalır geriye.” Aynı zamanda, sabah gidip Albertine ’in istediği yatla Rolls Royce ’u sipariş etmeye vaktim olup olmadığını hesaplıyor, bütün tereddütlerim silindiğinden, ona bir yatla bir otomobil hediye etmeyi pek akıllıca bulmadığımı da hatırlamıyordum. “Mme Bontemps ’ın onayı yeterli olmasa bile, Albertine teyzesine itaat etmese ve dönüş şartı olarak bundan böyle tam bağımsızlık talep etse bile, ne yapalım, benim için ne kadar üzücü olsa da, ona bağımsızlık tanırım; keyfince, tek başına dışarı çıkar; insan en çok istediği şey uğruna, acı da verse, fedakârlığa razı olmalı; benim en çok istediğim şey ise, sabahki ayrıntılı ve saçma çözümlemelerimden çıkan sonuca rağmen, Albertine ’in burada yaşaması.” Zaten ona özgürlük tanımanın bana gerçekten acı vereceğini söyleyebilir miydim? Yalan olurdu. Yapacağını benden uzakta yapması için Albertine ’i serbest bırakmanın vereceği acının benim yanımda, benim evimde sıkıldığını hissettiğim zamanlar içimi kaplayan kedere kıyasla, belki de daha az olacağını birçok kere sezmiştim. Hiç şüphesiz, Albertine bir yere gitmek için benden izin istediği esnada, orada mutlaka sefahat âlemleri düzenlendiğini düşüneceğime göre, istediği izni vermek işkence olurdu. Ama ona, “Yatı alın veya trene binin ve benim bilmediğim, yaptıklarınızdan haberdar olmayacağım filanca yere gidip bir ay geçirin” demenin hoş olacağını sık sık düşünmüştüm, çünkü benden uzaktayken, kıyaslamalar sonucu beni tercih edecek ve dönüşte mutlu olacaktı. “Ayrıca, onun istediği de muhtemelen bu; kendisi böyle bir özgürlük talep etmiyor katiyen; üstelik ona her gün yeni zevkler sunarak, bu özgürlüğü azar azar sınırlamam da mümkün. Hayır, onun istediği, ona artık kötü davranmamam ve daha da önemlisi, –bir zamanlar Odette ’in Swann ’dan istediği şey– onunla evlenmeye karar vermem. Bir kez evlendik mi, bağımsızlığını bu kadar önemsemeyecek, ikimiz burada oturup mutlu olacağız.” Hiç kuşkusuz, bu Venedik ’ten vazgeçmek demekti. Fakat bir başkasına ondan kopamayacak kadar bağlıysak, kalplerimiz arasında böyle sancılı bir bağ varsa eğer Venedik gibi en çok arzuladığımız kentler –ve gayet tabii, en hoş ev sahibeleriyle eğlenceler, yani Venedik ’ten de çok, Guermantes Düşesi ve tiyatro– solgun, anlamsız, ölü kentlere dönüşürler. “Ayrıca Albertine evlilik konusunda kesinlikle haklı. Annem bile bu kadar ertelenmesini gülünç buluyordu. Onunla çoktan evlenmem gerekirdi, şimdi yapmam gereken de bu, tek kelimesi bile doğru olmayan o mektubu yazmasının sebebi de bu; sırf bunu başarabilmek için, birkaç saatliğine, onun da benim kadar istediği şeyden, yani buraya dönmekten vazgeçti. Evet, istediği buydu, davranışının ardındaki güdü buydu” diyordu merhametli aklım; ama bunu söylerken, aklımın başından beri benimsediği varsayıma göre konuştuğunu hissediyordum. Oysa ben, sürekli öteki varsayımın doğrulandığının farkındaydım. Şüphesiz bu ikinci varsayım, Albertine ’in Mlle Vinteuil ’le ve hanım arkadaşıyla ilişkisi olduğunu açıkça ifade edecek kadar cüretkâr olamazdı asla. Bununla birlikte, Incarville garına girdiğimiz esnada, bu korkunç bilgi beni yere yıktığında, ikinci varsayım doğrulanmıştı. Bu varsayım, Albertine ’in böyle kendiliğinden, önceden haber vermeden, onu engellememe zaman tanımadan beni bırakabileceğini hiçbir zaman ifade etmemişti. Her şeye rağmen, hayatın bana attırdığı dev adımla karşıma çıkan gerçek, bir cinayetin veya devrimin içyüzü konusunda, sorgu yargıcının veya tarihçinin araştırmaları sonucu ya da bir fizikçinin keşfi sonucu ortaya çıkan gerçek kadar yeniydi; öte yandan, bu gerçek, ikinci varsayımımın cılız tahminlerini aşmakla birlikte, onları doğruluyordu da. İkinci varsayım aklın varsayımı değildi; Albertine ’in beni öpmediği akşam, pencere sesini duyduğum gece kapıldığım panik halindeki korkular da akla dayalı değildi. Ne var ki, –sonraki bölümlerde açıkça göreceğimiz ve çeşitli olayların daha önce işaret ettiği gibi– aklın gerçeği kavramak için en uygun, en güçlü, en keskin araç olmaması, işe bilinçdışı bir sezgicilikle, önsezilere körü körüne bir inançla değil de, akılla başlamak için fazladan bir sebep teşkil eder. Kalbimiz veya zihnimiz için en önemli şeyin ne olduğunu bize mantığın değil, başka güçlerin gösterdiğini yaşadıkça, adım adım, tecrübeyle öğreniriz. Böylece, başka güçlerin üstünlüğünü kendiliğinden fark eden akıl, mantık yürüterek bu güçler karşısında pes eder ve onlarla işbirliği yapmayı, onlara hizmet etmeyi kabul eder. Deneysel inanç. Başıma gelen bu beklenmedik felaket de (tıpkı Albertine ’in iki lezbiyenle ilişkisi gibi) bana tanıdık geliyordu, çünkü (onun söylediklerine istinaden aklımın aksine iddialarına rağmen), Albertine ’in bu esaretten duyduğu bıkkınlığın, dehşetin pek çok işaretini görmüştüm; bu işaretler adeta görünmez bir mürekkeple onun hüzünlü, itaatkâr gözbebeklerine, açıklaması olmayan bir kızartıyla aniden alevlenen yanaklarına ve sertçe açılan pencere sesine çizilmişti sanki. Şüphesiz bu işaretleri sonuna kadar yorumlamaya, onun aniden gideceğini açıkça düşünmeye cesaret edememiştim. Albertine ’in varlığıyla dengelenen bir ruh hali içinde, belirsiz bir tarihte, yani var olmayan bir zamanda, benim tarafımdan ayarlanacak bir ayrılık düşünmüştüm sadece; dolayısıyla, ayrılığı düşündüğüm yanılsamasını yaşamıştım; aynı şekilde, sağlıkları yerindeyken ölümü düşünen kişiler de ölümden korkmadıklarını zannederler, aslında yaptıkları, ölümün yaklaşmasıyla değişecek olan bir sağlık halinin ortasına tamamen olumsuz bir düşünceyi sokmaktır. Ayrıca, Albertine ’in kendi isteyeceği bir ayrılık fikri, son derece açık seçik bir biçimde, yüzlerce kez aklımdan geçmiş olsaydı bile, bu ayrılığın benim açımdan, yani gerçekte nasıl bir şey olacağını, ne kadar bambaşka, korkunç, bilinmedik, yepyeni bir acı olacağını yine tahayyül edemezdim. Bu ayrılığı öngörmüş ve yıllar boyunca aralıksız düşünmüş olsaydım bile, bütün bu düşünceler birbirine eklendiğinde, Françoise ’ın, “Mademoiselle Albertine gitti” sözleriyle gözlerimin önüne serdiği akıl almaz cehennemle, yalnız yoğunluk açısından değil, nitelik açısından da en ufak bir benzerlik sergilemezdi. Hayal gücü bilinmedik bir durumu canlandırmak için bildik unsurlardan yararlanır ve bu yüzden de, bilinmedik durumu canlandıramaz. Ama duyarlılık, en fiziksel şekliyle bile, yeni olayın uzun süre silinmeyen, özgün imzasını çatallı bir yıldırım çizgisi misali taşır. Bu ayrılığı öngörmüş olsam dahi, bütün dehşetiyle kafamda belki canlandıramayacağımı, hatta Albertine bu ayrılığı bana bildirmiş olsa, tehditlerle, yalvarmalarla belki engelleyemeyeceğimi düşünmeye bile cesaret edemiyordum neredeyse! Venedik ’e gitme arzusu nasıl da uzağımda kalmıştı! Tıpkı bir zamanlar Combray ’de bir tek şeyin, annemin odama gelmesinin önem taşıdığı anlarda, Mme de Guermantes ’ı tanıma arzumun uzağımda kalışı gibi. Zaten bu yeni yürek daralmasının çağrısıyla, çocukluğumdan beri yaşadığım bütün kaygılar hemen koşup gelmiş, onu pekiştirmiş, onunla bütünleşip beni boğan bir kütle oluşturmuştu.

Hiç şüphesiz, böyle bir ayrılığın yüreğimize indirdiği ve vücudun o müthiş kaydetme yeteneği sayesinde acıyı hayatımızın bütün ıstıraplı dönemleriyle eşzamanlı kılan fiziksel darbeden kaçınmaya ant içmişizdir; –başkalarının acılarına pek aldırmadığımız için– yaratacağı pişmanlığı azami düzeye çıkarmak isteyen kadının sırf daha iyi şartlar talep etmek amacıyla, sahte bir ayrılık sahneliyor da olsa, bizi yaralamak amacıyla veya intikam almak, sevilmeye devam etmek ya da (bırakacağı hatıranın niteliğini düşünerek) etrafında örüldüğünü hissettiği o bıkkınlık ve kayıtsızlık ağını şiddetle parçalamak istediği için, temelli –temelli!– ayrılıyor da olsa, belki biraz güvendiği bu darbeden kaçınmaya kendi kendimize söz vermiş, dostça ayrılacağımızı düşünmüşüzdür. Ne var ki, gerçekte insanlar nadiren dostça ayrılır, çünkü arada dostluk varsa, zaten ayrılmazlar! Ayrıca, en kayıtsız davrandığımız kadın bile, ondan bıkmamıza sebep olan alışkanlığın bir yandan da giderek bizi kendisine bağladığını belli belirsiz de olsa, hisseder ve gideceğini haber vermeyi, dostça ayrılığın temel koşullarından biri olarak görür. Ama önceden haber vermenin engellemeye yol açmasından korkar. Her kadın, bir erkeğin üzerindeki gücü ne kadar fazlaysa, gitmenin tek yolunun da kaçmak olduğunu hisseder. Kraliçe olduğu için kaçak olmak zorundadır. Daha bir dakika önce verdiği bıkkınlıkla gidişinin yarattığı o şiddetli yeniden ele geçirme ihtiyacı arasında muazzam bir uçurum olduğu doğrudur. Ama bunun bu eser boyunca gördüğümüz ve ileride göreceğimiz nedenlerin dışında da bazı nedenleri vardır. Her şeyden önce, ayrılık çoğunlukla –gerçek ya da tahmini– kayıtsızlığın en fazla olduğu anda, yani sarkacın salınımının en uç noktasında gerçekleşir. Kadının, “Hayır, bu böyle devam edemez” diye düşünmesinin sebebi, erkeğin sürekli onu terk etmekten bahsetmesi veya bunu düşünmesidir; sonunda terk eden kadın olur. Bu durumda sarkaç salınımın öteki uç noktasına ulaşır, aradaki mesafe azamidir. Bir dakika sonra, sarkaç eski konumuna geri döner; bir kez daha, sayılan bütün nedenler bir yana, durum son derece doğaldır! Kalp çarpmaya devam eder; ayrıca giden kadın, yanımızdaki kadın değildir artık. Yanımızdayken fazlasıyla bildik olan hayatına birden kaçınılmaz olarak içine karışacağı başka hayatlar eklenir; belki de bizi o hayatlara karışmak için terk etmiştir. Giden kadının hayatındaki bu yeni zenginlik, geriye dönük olarak yanımızdaki, belki de gidişini tasarlamakta olan kadını etkiler. Bizim yanımızdaki hayatına, ona yönelik, fazlasıyla aşikâr bıkkınlığımıza, kıskançlığımıza ilişkin (birçok kadın tarafından terk edilmiş olan erkeklerin kişilikleri ve daima aynı olan, hesaplanabilir tepkileri nedeniyle hemen her defasında aynı şekilde terk edilmelerine yol açan – herkesin kendine has bir üşütme şekli olması gibi, kendine has bir aldatılma şekli olmasına yol açan), çıkarsama yoluyla bulabildiğimiz ve bizim için fazla esrarengiz olmayan psikolojik gerçekler dizisiyle çakışan, bizim bilmediğimiz bir dizi gerçek daha vardır muhtemelen. Bir süredir filanca erkekle veya kadınla yazışarak ya da sözlü olarak, bir aracı kullanarak haberleşiyor, bir işaret bekliyor olsa gerektir; belki de, M. X ’le buluşacağı günün öncesinde, M. X ’in beni ziyarete geleceğini aralarında kararlaştırmışlarsa, bu işareti, “M. X dün beni ziyarete geldi” diyerek, bilmeden biz kendimiz vermişizdir. Ne çok muhtemel varsayım mevcuttur!
Ama sadece muhtemeldirler. Gerçeği sadece ihtimal olarak kafamda o kadar iyi kuruyordum ki, bir gün yanlışlıkla metreslerimden birine gelen şifreli bir mektubu açıp, Saint-Loup Markisi ’ne gitmek için hâlâ bir işaret bekliyorum, yarın telefonla haber verin sözlerini okuduğumda, bir kaçış planı kurdum kafamda; Saint-Loup Markisi ismi, aslında başka bir şeyi temsil ediyordu, çünkü metresim Saint-Loup ’yu tanımıyordu, ama ismini benden duymuştu, ayrıca imza da bir tür lakaptı, okunması imkânsızdı. Gerçekte ise, bu mektup metresime değil, aynı binada oturan başka birine gelmiş, zarfın üstündeki isim yanlış okunmuştu. Mektup şifreli değil, bozuk bir Fransızca ’yla yazılmıştı, çünkü mektubu yazan Amerikalı bir kadındı ve Saint-Loup ’dan öğrendiğime göre, gerçekten de onun arkadaşıydı. Bu Amerikalı kadın bazı harfleri tuhaf bir şekilde yazdığı için de, gerçek ama yabancı olan ismini lakap zannetmiştim. Kısacası, o gün şüphelerimde tamamen yanılmıştım. Ama bütün bu yanlış verileri birleştiren zihinsel çatı gerçeğin o kadar sarsılmaz ve doğru bir kalıbıydı ki, üç ay sonra (o sıralar bütün hayatını benimle birlikte geçirmeye niyetli olan) metresim beni terk ettiğinde, olay tıpatıp ilk defasında benim hayal ettiğim şekilde gerçekleşmişti. Benim ilk mektuba yanlışlıkla atfettiğim özelliklerin aynılarını içeren bir mektup geldi, ama bu kez gerçekten bir işaret anlamı taşıyordu ve bu olay hayatta başıma gelen en büyük felaketti. Her şeye rağmen, bu felaketin sebeplerini öğrenme isteğim, merakım, belki kederimden de fazlaydı: Albertine kimi arzulamış, kiminle buluşmuştu? Ne var ki, böyle büyük olayların kaynağı nehirlerin kaynağına benzer; yeryüzünü baştan başa dolaşsak da, o kaynağı bulamayız. Demek ki Albertine uzun zamandır bu kaçışı planlamıştı; Albertine ’in beni öpmeyi reddettiği günden itibaren, canından bezmiş gibi kaskatı, donuk bir halde dolaştığını, en basit şeyleri kederli bir sesle söylediğini, hareketlerinin ağırlaştığını ve hiç gülümsemediğini söylememiştim (çünkü o sırada bu hali bana sadece şımarıklık, huysuzluk gibi gelmişti; Françoise aynı şeyi yaptığında, “surat asmak” derdik). Dışarıdan biriyle gizli bir anlaşma içinde olduğunu kanıtlayan en ufak bir ipucu bulduğumu söyleyemem. Françoise ’ın daha sonra anlattığına göre, gidişinden iki gün önce, odasına girdiğinde, içeride kimse yokmuş, perdeler kapalıymış, ama Françoise havadaki kokudan ve gürültüden, pencerenin açık olduğunu anlamış. Gerçekten de, Albertine ’i balkonda bulmuş. Ama balkondan biriyle haberleşmiş olmasına ihtimal vermiyorum; ayrıca pencere açıkken perdelerin kapalı olması, benim hava cereyanlarından korkmamla açıklanabilir; perdeler beni cereyandan pek koruyamasa da, panjurların o kadar erken bir saatte açık olduğunu Françoise ’ın koridordan görmesini engellerdi. Hayır, bir gün önce gitmeye kararlı olduğunu gösteren küçücük bir işaret dışında hiçbir şey bulamıyorum. Albertine gitmeden bir gün önce, ben fark etmeden odamdan bol miktarda ambalaj kâğıdı ve bezi almış, evi sabah terk edebilmek amacıyla gece boyunca bütün sabahlıklarını tek tek paketlemişti. Tek ipucu bu. O akşam bana olan bin frank borcunu neredeyse zorla ödemiş olmasına özel bir önem atfetmiyorum, olağan bir davranıştı, çünkü para konusunda çok titizdi.

Cemal Süreya
Bir Kırlangıcın Daha Var

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz