Sait Faik Abasıyanık: İçimizdeki sevinçleri, kederleri paylaşacak insan nerede?

Açık Hava Oteli

Milyonluk şehirlerde de yaşasa insanoğlunun hayatında bir yalnızlık, bir kendi içine çekilme günleri doludur. İçimizdeki sevinçleri, kederleri paylaşacak insan nerede? En yakınlarımızdan bile uzaklaştığımız, derdimizi kimseciklere söyleyemediğimiz günlerimiz olmaz mı? Karı, koca, ana, oğul, kardeş, baba hepsi ayrı ayrı kederlenir, ayrı ayrı üzülür. Kendi kendimiz kadar kim paylaşır derdimizi? Gün olur arkadaş, dost, sevgili, oğul, ana, baba, kardeş hepsi elimizi bırakıverir. Öyle günlerin en kaçılacak yeri neresidir? Ben kendi nefsime böyle günlerimde parklara giderim.

Park ismi de güzel ya, Millet bahçesi daha güzel ama. Millet bahçelerinin sabahı, öğlesi, akşamı, bir de gecesi vardır. Kimbilir Gülhane Parkı’nın gecesi ne güzeldir! Her zaman Şar-lo ruhunda bir serseri düşünürüm, insanlardan korkar, insanları sever, onlardan kaçar, hep kötülük görmüştür onlardan, hep itelenmiş, hep kakalanmıştır. Gündüzleri yazıhanesi, kahvehanesi, birahanesi Gülhane Parkı’dır. Akşamları halden anlayan bir kahvecinin peykesi. Yaz geceleri yıldızların, kış geceleri çoğunca karın ve yağmurun altındadır. Ah uykular! Parkta uyunan uykular!..

İşte böyle bir serseri bir gece Gülhane Parkı’nda kalır. Bekçiler güneşin batmasıyla beraber düdüklerini öttürmüş, herkesi dışarı çıkarmışlar, o unutulmuştur. Hintkirazmın altında uyuyan serseriyi kimsecikler fark etmemiştir. Uyanır ki tepesinin üstünde aysız, yıldızlı bir gece… Uyku tutmaz. Ağaçlardan ürker, kedilerden ürker, kuşlar ondan, o kuşlardan ürker, içine evler, çorbalar, aileler yapışır yapışır kopardır.

Sessiz ayakların altında çıtır çıtır çıtırdayan yollarda yalnızlığını gezdirir durur. Canı bir el tutmak ister. Bir ana hayaleti taflanların altından kalkar, üstüne doğru gelir. Çitlembiğin dibindeki ihtiyar adam dedesidir.

Gülhane Parkı’nda gecelemiş hayali bir serseriyi gece yarısı andığım zaman Taksim Bahçesi’nde idim. Bir kanepede oturmuştum. Oturmuş değil, uzanmıştım. Gökte ay koskocamandı. Hava oldukça serindi. Yakalarımı kaldırmış üşüyor, büzülüyordum. Yanımdaki kanepede iki serseri oturmuştu. Kulak misafiri oldum. Bir tanesi:

—      Benim babam şofördür. Geçen gün rastladım. Beni yanma aldı. Oğlum, dedi, daha vazgeçmeyecek misin şu serserilikten?

—      Sen ne dedin?

—      Çoktan vazgeçtim, baba. Beni eve götür, artık, dedim.

—      Ne dedi?

—      Haydi gel, dedi… Eve gittik. Üvey anam pufla bir yatak sermiş, yastığı kabartmıştı. Beni yastıkta bir türlü uyku tutmaz. Kalktım yere, tahtaya yattım da uyuyabilmişim bir ara. Sabahı dar ettim. Sokağa fırladım.

—      Yapamıyorsun evde değil mi?

—      Yapamıyorum be anam! Sıkılıyorum.

—      Alışmışsın bir defa.

—      Sen de mi öyle?

—      Ben döşek bilmem ki.

—      Sahi mi ulan?

—      Namussuzum, daha döşek nedir bilmemişim.

—      Yok ulan be! Sen sokakta mı doğdun?

—      Öyle gibi bir şey.

—      Anlatsana…

—      Bırak eski defterleri! Ama ben bir yatak bulsam yatıp ölürüm içinde. Sen deli misin be! Bulmuşsun bunuyorsun. Bu işin sonu yok be Sabahattin.

Sustular. Bir zaman sonra bir tanesi:

—      Şu sırtıma elini sok da bir kaşıyıver! dedi. Kulağıma kabuk bağlamış bir sırtın tırmalanışının sesi geldi. Sanki birisi kum serpilmiş bir yolda geziniyordu.

Bir uzun zaman sustular. Sonra kısık seslisi yine başladı.

—      Geçen sene bacaksız yok muydu hani bizim? Onunla vurduk burada, ta Halep’e kadar gittik. Bir hafta orada kaldık. Canımız sıkıldı. Şam’a gidelim dedik. Trende yakalandık. Posta posta, hududa getirip bıraktılar.

—      Bacaksız ne oldu?

—      Ne olacak mortladı.

—      Eroinden mi?

—      Yok! O çekmezdi. Eceli geldi. Nalları dikti.

—      Söyleme öyle ulan! En iyi arkadaşındı.

—      Ne diyeyim. Kalıbı dinlendirdi mi?

—      Yok! Cartayı çekti de.

—      Peki öyleyse… Tahtalı köye gitti.

Yine sustular, isminin Sabahattin olduğunu öğrendiğim kısık seslisi konuşmaya başladı:

—      Şu uzanan herif uyuyor mu dersin?

—      N’olacak uyumuyorsa?..

—      Bir sigara isterdik.

—      O da zilin biri olmasa burada işi ne gece yarısı?

—      O da var ya!

—      O ağacın yanındaki bekçi mi?

—      Ta kendisi.

—      Rahatımızı bozmasa bari!

—      Bozarsa bozsun. Yatacak yer mi yok?

—      Ulan be! Ben bu yaz bir gece bile yattığım yerde uyanamadım. Seksen tane otel değiştirdim bir gecede.

—      Al benden de o kadar.

Bekçi hepimizi uyandırdı. Onlar ayaklarını sürüyerek uzaklaştılar. Ben kanepeden kalktım. Parkı dolaşmaya başladım. Başka kanepelerde de uyuyanlar vardı. Orada, şimşirlerin arasından da horultular geliyordu. Evime doğru yollandım.

Sabahleyin yine kendimi Taksim Bahçesi’nde buldum. Hava ne güzeldi! Daha da pek erkendi. Güneşe karşı boylu boyunca yatmış, üstü başı temiz insanlar bile vardı. Oturup dertli dertli, uyku sersemi sigara içenler mi ararsınız. Biraz sonra bekçiler düdüklerini öttürünce hemen herkes uyanmıştı. Tam saat dokuzda dadılarla, çocuklar parkı doldurdular. Şurada bir genç dadı bir bebeğin ellerine ellerine vuruyor, ceylanla yavrusunun üstüne bir altı yaşında maymun tırmanıyor. Bir altı aylık yavru; dağ keçisinin bronz sırtında şipşak fotoğrafçıya gülümsüyor, bir başkası ağlıyor… Taksim Bahçesi çocuk sesi, kuş cıvıltısı içinde…

Bir ihtiyar hanım kanepenin üstüne romanını koymuş, hemen hemen bir metre uzaktan kitap okuyor, gözlüklü bir genç kitabına eğilmiş ders çalışıyor; bir şişman, kravatsız bir adam tespih çekiyor, bir üstsüz başsız delikanlı bir kolu kafasının altında, bir kolu kafasının üstünde uyuyor, Fransızca konuşan bir matmazeller kafilesi adeta beyaz saçlı, pek sevimli bir yavruya kibrit çöplerini topladığı için çıkışıyorlar. Bir madama bir yavruya bakıp bakıp:

— Qu’il est gentil, qu’il est mignon diyor. Daha çiftler ortada yok. Ama neredeyse damlarlar. Denize karşı setlerin korkuluklarına dayanarak hem denizi, hem birbirlerinin gözlerinin içini seyredecekler. Parkın gündüz hayatı başlayacak.

Ben çekildim gittim. Yine akşam oldu. Park gündüzün herkesin: İşsizlerin, çiftlerin, çocukların, dertlilerin, dertsizlerin… işte gece yeniden çitlembik ağacından maymunlar gibi aşağı iniyor. Şimdi artık park yine serserilerin… Bırakalım onların olsun, uyandırmayalım. Bekçi miyiz biz?

Sait Faik Abasıyanık
Yedigün, (763), 19 Ekim 1947

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sylvia Plath Ses Kaydı: “Kendimi politik olarak görmeyi yeğlerim”

Kapat