Sabiha Sertel: “Sabahattin Ali’yi kahpeler gibi tuzağa düşürdüler, uyurken arkasından vurdular”

Ülkenin en büyük öykü yazarına reva görülen cefa
Sabiha Sertel’in Hatıralarında Sabahattin Ali
1924’lerde eşim Zekeriya Sertel’le birlikte “Resimli Ay” adında bir fikir ve kültür dergisi yayımlıyorduk. “Resimli Ay” o dönemde ileri fikirleri savunan tek dergi idi. Yazarları arasında Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Sadri Etem, Cevat Şakır gibi ilerici yazarlar vardı.
Bir gün yazı odasına kısa boylu, tıknaz, gözlüklerinin altında gözleri pırıl pırıl yanan bir genç girdi. Bu, Sabahattin Ali idi. Almanya’dan yeni dönmüş dergilerde çıkan hikâyeleri ile yeni yeni tanınmaya başlamıştı. Resimli Ay’da yayımlanmak üzere bir hikâyesini getirmişti. Bundan sonra Sabahattin derginin sürekli yazarları arasına girdi. Sabahattin’le ilk tanışmamız böyle oldu.

“Resimli Ay” o dönemde emperyalizme, diktatörlüğe ve kapitalizme karşı geniş bir savaş açmıştı.. Ülke sorunları, o zamana kadar el değmemiş sosyal problemler yeni bir açıdan ele alınıyordu. Bu nedenle dergi ilerici gençlerin bir kürsüsü haline gelmişti. Yazı odamız çeşitli fikirlerin, ileri düşüncelerin tartışma alanına dönmüştü. Sabahattin Ali sık sık bize uğrar, bu tartışmalara katılmaktan sonsuz zevk alırdı. Burası onun için aynı zamanda bir okul gibi idi. Okumaya çok önem veriyor, koltuğundan kitap eksik olmuyordu. Almanya’da haşlayan sosyalist eğilimi burada güçleniyordu. Şu var ki o sosyalizme hapishaneye düştükten sonra ulaştı.
Bir süre sonra Sabahattin görünmez oldu. Konya’ya edebiyat öğretmeni olarak gitmişti. Fakat hurda uzun süre kalmadı. Atatürk üstüne yazdığı bir hicivden ölürü işinden çıkarıldı, mahkemeye verildi.
Sinop Hapishanesine sürüldü. Hapishanede köylüler, işçiler, halta komünistlerle tanıştı. Halkla içli dışlı temasa geçmek fırsatını buldu. Bu temaslardan esinlenerek yazdığı hikâyelerde ordaki insanların hayatını ve portresini çizdi. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan romanlarını bu dönemde yazdı. İçimizdeki Şeytan romanında memleketteki pantürkistlerin içyüzünü anlatıyordu.
Sabahattin Sinop’ta cezasını bitirip Ankara’ya döndükten sonra yönü artık belli olmuştu. O sırada Milli Eğitim Bakanlığımı gelen Saffet Arıkan Sabahattin’in hayranlarından biriydi. Onu hemen Konservatuara öğretmen yaptı. Sabahattin bundan sonra uzun bir süre. uğradığı eleştiri ve hücumlara karşın yaratıcı çalışmalarına devam elti ve Türk edebiyatının övüneceği eserler verdi.
Sabahattin “Resimli Ay”ı unutmamıştı. İstanbul a her gelişinde bize uğrar, yaptıklarını anlatırdı. ‘Resimli Ay”da başlayan dostluğumuz yaşamının sonuna kadar sürdü. Sabahattin sadece bir yazar, değerli bir hikayeci değildi. Benimsediği davanın çetin bir savaşçısı olmuştu. Konservatuardaki derslerinde fikirlerini : aşılamakla kalmıyor, köy enstitüleri ile ilgileniyor, Ankara’da İlerici aydın arkadaşların çıkardığı dergilere yazıyor. İstanbul’a geldikçe bizlerle birlikte savaşa katılıyordu.

Sabahattin Ali’nin Muhakemesi
İstanbul’da “Tan” gazetesiyle aynı zamanda, Ankara’da yayınlanan “Yurt ve Dünya”. “Adımlar” dergileri de, faşistlere karşı savaşıyordu. Hıfzı Oğuz Bekata ile Samet Ağaoğlu’nun çıkardıkları, Ânadolucu eğilimli, “Çığır” dergisi de. yukarıda adı geçen dergilerin sahiplerine karşı şiddetli hücumlara geçtiler. “Yurt ve Dünya”yı. ” Adımlar”ı Amerikancılıkla suçladılar. Ânadolucu, Turancı fikir akımlarının baskısıyla “Yurt ve Dünya” ve “Adımlar” dergileri kapanmak zorundu kaldılar. Bu olayı, dergi kurucularından, P. Naili Boratav bana şöyle anlattı:
“O sırada maarif vekili olan Hasan Ali Yücel, ‘Yurt ve Dünya’nın sahibi olarak beni, ‘Adımların sahibi olarak da Behice Boran’ı makamına çağırdı. Provokasyonlara meydan vermemek, maarif politikasında yapılacak mühim işlerin engellenmesini önlemek için. bizden mecmualarımızın kapatılmasını istedi. Bunun sadece birer tavsiyeden ibaret olduğunu belirtti. Biz de kabul ettik, Böylece her iki mecmua da kendi kendilerini kapattı.
Bu iki dergiye karsı yapılan polemikler, hücumlar, Turancıların ve Anadolucuların organı olan şair Orhan Şeyfi’nin yayımladığı “Çınaraltı”, Anadolucu grubun yayımladığı “Çizgi”. tanınmış türkçülerden Reha Oğuz Türkkan’in yayımladığı “Ergenekon” dergilerinden geliyordu.
Ama Meclis kulislerinde de her iki dergiye karşı bir kontrol hazırlığı olduğunu duyuyorduk. Gayretkeş Halk Partisi mebuslarından Anadolucu grup diye gösterilebilecek kimseler. Reşat Şemseddin Sirer. Şevket Raşil Hatiboğlu (Eski Ziraai Bakanı) etrafında toplanmışlar ve hazırlıklara girişmişlerdi.
Irkçılar, Anadolucularla, ilericiler arasında devam eden bu tartışma sırasında. ırkçıların başı olan Nihal Adsız’ın Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektup kendi dergilerinde Yayımlandı. Sabahattin Ali bu mektupla, kendi aleyhine yapılan hakaretler yüzünden Nihai Adsız aleyhine bir dava açtı.
Bu sırada Sabahattin Ali Devlet Konservatuarında rejisör asistanı olarak çalışıyordu.
Sabahattin mahkeme bittikten epeyi sonra İstanbul’a gelmişti. Mahkeme safhasını bana söyle anlattı:
“Yargılamanın görüleceği gün mahkeme binasının bulunduğu yeri atlı polisler sarmıştı. Hadise çıkmasından korkuyorlardı. Fakat ırkçılar bu muhakemeyi fırsat bilerek oyunlarını oynamaca karar vermişlerdi. Mahkeme salonuna sızan bir sürü sağcı, faşist birdenbire salonda gösteri yapmaya başladılar. Yargıç celseyi tatil etmek istiyordu. Irkçılar hemen istiklal marşı söylemeye başladılar. Tabii, yargıç da sesini çıkarmadı, içeride, dışarıda müthiş bir gürültü vardı. Ben tehlikenin azametini anladım. Bereket versin mahkeme, binanın birinci kalında idi. Pencereden atladım. Zor bela kendimi kurtarabildim.”
Sabahattin bu hikâyeyi anlatıyor, ikide bir fişek gibi yerinden fırlıyor, kahkahalarla gülerek başından geçenleri anlatıyordu.
Sabahattin’e muhakemeden sonra da hücumlar devam ediyordu. Hatta kendisini öldürmeye bile teşebbüs etmişlerdi. Sabahattin’e yapılan saldırının hikâyesini de Pertev Boratav’ın eşi, Hayrinüsa Boraiav dan dinledim:
‘Devlet Konservatuarı talebeleri olan bazı gençler Halkevi binasının tiyatro salonunda temsiller verirlerdi. Sabahattin Ali, Almanya’dan getirilen rejisör Ebert’in asistanı olarak, her geceki temsilde bulunmaya mecburdu. Ben ele mektebin hocası olarak bu temsillere giderdim. Pertev’le ben Sabahattin’in muhakemesinden sonra, onu merak elliğimiz için o gece tiyatroya gitmeden önce evine uğradık. Oturduğu ev Kızılay’da idi. Onu aldık, üçümüz yürüye yürüye Halkevine doğru gitmeye karar verdik. Sabahattin bize heyecanla, gündüz ki olayı anlatıyor, ara sıra kahkahalar atıyor, kendini günün kahramanı gibi görmekten adeta hoşlanıyordu. Keyifli idi. Ara sıra kahkahalar atıp tutuyordu. Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesi’nin önüne geldik, yandaki karanlık kestirme yoldan Halkevi’ne doğru yürümeye başladık. Birdenbire önümüze kocaman bir tas düştü. Arkadan ikincisi Sabahattin’in omzuna değerek fırladı. Sabahattin birdenbire döndü, demeye kalmadı. Nasıl oldu, bilmiyorum, o küçük boyuyla Sabahattin bir fişek gibi atıldı, bütün kuvvetiyle geriye doğru koşmaya başlayınca, fakülte bahçesinin şimşirleri ârasından bir insan da koşmaya başladı. Sabahattin onu yakalamak için bütün kuvvetini sari’ ediyordu. Tabii Sabahattin’e bir şey olmasın diye Perlev de koşmaya başladı, arkadan ben de.
Atatürk Bulvarı’nın öte taralına geçmiştik. Baktık. Sabahattin birini yakalamış, ayakları ve kolları ile ve bütün gücüyle, yakaladığı adamı dövüyordu. Pertev de. Sabahattin’i kollarını
tutup, bir hadise çıkmasını önlemeye çalışıyordu. Bir havli sürdü bu böyle. On adını ötede ufak bir polis kulübesi vardı. Oradan polisler koştular. Sabahattin’e saldıranın. Osman Yüksel adında bir genç olduğu anlaşıldı. (Osman Yüksel eski ırkçılardandır. 1964’te Adalet Partisi’nden mebus çıkmış, daha sonraları partiden atılmıştır.)
“Osman Yüksel, polislerin yanında kendim emin hissedince, bir yumruk atıp, Sabahattin’in gözlüklerini kırdı.
“Polisler o gece Osman’ı karakola götürdüler, ertesi gün dördümüz cümümeşut mahkemesine düştük. Halbuki zavallı Pertevin ayırtmak istemekten başka bir rolü yoktu lakım, ikisine de ufak bir ceza verdi. Takat biri taş atmaktan suçlu diğeri dövmekten, karşılıklı suçlu olduklarından, ceza karşılıklı tecil edildi.
Bu hikâyeden de anlaşıldığı gibi ırkçılar, faşistler daha o zaman Sabahattin’i savaş alanından uzaklaştırmak için öldürmeye dahi hazırdılar. Bu olaylar, 1948’dc Sabahattin’in öldürülmesi olayının bir başlangıcı idi.
1944’ten sonra ilericilere yapılan hücumlar şiddetlendi. Çünkü, San Fransisko Anlaşmasından ve hükümetin İnsan Hakları Beyannamesi’ni imzalamasından sonra, ilericilere
nispi bir hürriyet verilmişti. Çeşitli ilerici dergiler çıkıyor, yurt sorunları biraz daha serbest konuşulabiliyordu. fakat hükümet bu ilerici akımlara karşı faşistleri bir alet olarak kullanıyor, dolambaçlı yollardan bu hareketleri önlemeye çalışıyordu.

Sabahattin Ali ile Buluşma
“Tan” matbaası yıkıldığında Sabahattin Ali İstanbul’da yoktu. Ankara’da idi. Sabahattin bir akşam hava karardıktan soma, trenden iner inmez, doğru bize gelmişti.
“Sabahattin, nasıl geldin, korkmadın mı?” dedim.
“Geldiğim zaman evin etrafında kimse yoktu. Çevirseydiler dönecektim…” dedi. ‘
Oturdu, konuştuk. Sabahattin’i ilk defa ciddî görüyordum O anlatıyordu:
“Halk Partisi matbaaları yıkmakla, dergilerimizi kapatmakla bizi yıkmadı. Fakal kendi, prestijini yıktı. Halk arasında konuşulanları bir dinleseniz!.. Herkes, ‘Tan’ halkın dertlerini dile getiren bir gazeteydi. Tan’ı yıkmakla, bizim kurtuluş ümitlerimizi yıktılar.” diyor. Hatla Halk Partililer kendileri şikayet ediyorlar Ben ağızlarından dinledim. İnönü parti grubunda Mecliste daima geniş demokrasinin kurulacağını söylüyordu Bu yıkma harekeli bizim haberimiz olmadan yapıldı. Bu olay İnönü’ye olan itimadımızı sarstı. ‘Kötü bir iş, oldu.’ diyorlar.”
Sabahattin çok heyecanlıydı. Yerinde duramıyor, ikide bir gözlüklerini doğrultuyor, heyecanlı heyecanlı anlatıyordu Bir aralık cebinden bir tomar kâğıt çıkardı:
“Size bir hikâye okuyacağım,” dedi. ‘Yeni yazdım, Sırça Köşk’
Oturdu, hikâyesini okudu. “Sırça Köşk” burjuvaziyi temsil ediyordu. Büyük zenginlerin, soyguncuların köşkü. Açlık içinde kıvranan halk her gün bu sarayın önüne gelir. Cevap alamayınca; kuzu. kovun kellelerini sırca küskün camları fırlatırlar, camları kırarlar. Açlar köşke o kadar çok kelle atmışlar ki nihayet bir gün sırça köşk tuzla buz olmuş. Sabahattin hikayesinin sonunda “Sırça köşkü yıkmak için, buraya birkaç kelle fırlatmak yeter.” diyordu.
Sabahattin hikâyesini bitirdikten sonra, yüzümüze baktı.
“Sabahattin.” dedim, “bu kelleler belki bir gün sırca köşkü yıkacak, ama. bu köşke önce senin kelleni fırlatacaklar diye korkuyorum.”
Gülümsedi:
“Su testisi, su yolunda kırılır.” dedi.
Evet, su teslisi su yolunda kırıldı. Zavallı Sabahattin’i kahpeler gibi tuzağa düşürdüler, uyurken arkasından vurdular.

‘Marko Paşa’ Dergisi
“Tan”, olaylarından sonra Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bazı profesörlerin işine son verilmişti. Pertev Naili Boratav, Behice Boran. Niyazi Berkes. Muzaffer Şerif ve daha birçok değerli profesör Milli Eğilim Bakanlığı tarafından vekâlet emrine alınmışlardı.
Milli Eğitim Bakanlığı üniversitelerde, sanat enstitülerinde, tiyatrolarda bütün ilericilere karşı savaş açmıştı. Bunların hepsi vekâlet emrine alınıyor. Anadolu’nun icra köşelerindeki okullara gönderiliyor ya da işlerine tamamıyla sun veriliyordu. Bu sıralarda Sabahattin Ali’nin de işine son verildi. Sabahattin Ankara’dan döndükten sonra bir gün ziyaretimize geldi. Aziz Nesin’le beraber, “Marko Paşa” adında bir mizalı dergisi çıkaracaklarını söyledi. Sabahattin yerinde duramıyor, ikide bir de gözlüklerini gözünden çıkarıyor, küçük sözlerini yumarak anlatıyordu:
“Bu öyle bir dergi olacak ki bunun içersinde politika, ideoloji, sosyal konular halka bir şerbet gibi içirilecek.”
Gerçekten de “Marko Pasa” o sıralarda hiçbir dergiye nasıp olmayan bir başarı kazandı. Sabahattin ve Aziz Nesin gibi iki büyük kuvvetin birleşmesi, ortaya yepyeni bir mizah dergisi çıkarmıştı. Aziz. Nesin bütün mizah kabiliyetini, ilkönce bu dergide yeşertmiştir diyebiliriz.

“Marko Paşa” 60. 000 tiraj yapıyordu. Anadolu’nun her tarafında “Marko Paşa”, eski “Nasreddin Hoca” dergisi gibi bütün halka mal olmuştu. Köylerde, kasabalarda, şehirlerde ” Marko Paşa’ okunuyordu.
İdareci çevreler derginin bu başarısından korktular. Hükümet ve Polis her zaman olduğu gibi bu derginin çıkmasını zorlaştıracak tedbirlere başvurdu. Fakat Sabahattin ve Aziz Nesin yılmadılar. “Marko Paşa” kapatılınca. ‘Merhum Paşa’yı çıkardılar. O da kapatıldı. “Malum Paşa’yı çıkardılar.
Aklımda kaldığına göre bu dergi bir yıl kadar devam etti. Nihayet, polisin baskıları provokasyonları sonunda kapanmak zorunda kaldı.

Karısı ve kızının Sabahattin’i  hapishanede ziyaret edecek parası yoktu 
Dergide yazdığı yazılar yüzünden Sabahattin aleyhine savcılık tarafından çeşitli davalar açıldı. Sabahattin ‘i tevkil eltiler. Üsküdar hapishanesi’nde yatıyordu. İkide bir ziyaretine gidiyorduk. Bir gün arkadaşlar, karısı Aliye ile kızı Filiz’in babasını görmek üzere İstanbul’a gelmek istediklerini, paraları ve kalacak yerleri olmadığını, bizde misafir kalıp kalamayacaklarını sordular. Memnuniyetle kabul ettik.
Aliye ile Filiz geldiler. Bir gün Sabahattin’i ziyaret için beraberce hapishaneye gitik. Sabahattin bizi hapishane müdürünün odası yanında, küçük bir odada karşıladı, Filizin boynuna sarıldı, çocuk gibi ağlamaya başladı. Babasının ağladığını gören Filiz de ağlıyordu. Karısı kızını dışarı çıkardı.
Yalnız kalınca sordum: “Sabahattin bu hal ne?, senin gibi bir adama ağlamak yakışır mı?”
Eğildi ve yavaşça kulağıma fısıldadı:
“Bunlar beni. Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler. Aleyhime açılmış, daha beş dava var. Ben kaçmaya karar verdim. Burada tanıdığım H. beni 24 saatle memleket dışına çıkaracağı, teşkilatları olduğunu söyledi. Kaçacağım..”
“İlk defa tanıdığın bir adama hayallin nasıl emanet edeceksin?”
“Öyle değil, itimat ettiğim dostlarım da bu adamı tanıyorlar.” Sabahattin bir çocuk gibi saftı. Söylenenlere inanmıştı. “Böyle bir kararın varsa, bunu ne diye bana söyledin? Bunu kimsenin bilmemesi lazım.”
“Yalnız sana söylüyorum.” dedi.
Fakat sonraları Sabahattin in bu sırrı daha başkalarına da söylediğini duydum Sabahattin’in başına gelenlerde bu gevezeliğinin de etkisi oldu. Sabahattin hapishaneden çıktıktan sonra, tanıdığı bir ailenin evine misafir oldu. Bir gün gene ziyaretimize gelmişti.
“Ben.” dedi “ticaret yapmaya karar verdim. Hiçbir yerde çalışmama imkân vermiyorlar. Evinde kaldığım bu ailenin tanıdıkları zengin bir hanım, artistleri, yazarları himaye edermiş. Ona benim durumumdan bahsetmişler. O da kabul etmiş. Kamyon alındı Şimdi bir şoför arıyoruz. Hemen Anadolu’ya bir seyahate çıkacağız.’
Sabahattin bu kamyonla Anadoluya gitti. Dönüşünde, kamyon hikâyesini şöyle anlatıyordu:
“Romancıdan tüccar olmazmış, meğer!.. Kamyonu yükledik. Fakat gelirken kara saplandık Kamyon gidemeyince, eşyaları boşalttık, trene yükledik, beraberce geldik.” Sabahattin bir taraftan anlatıyor, bir tarafımı ela kahkahalarla gülüyordu. Bir zaman sonra Sabahattin gene geldi:
“Ben artık kaçıyorum.” dedi. “Hapishanede tanıdığım H. bütün işi yoluna koydu. Evinde kaldığım A. Hanım da bavulumu hazırladı. Çamaşırlarımın üzerine markamı yazdı. Aliye’nin Filizin bundan haberi yok. Ben Bulgaristan’a vardıktan sonra onlara yazacağım.”
Sabahattin ortadan kayboldu. Hepimiz kaçlığına hükmetmiştik. Bundan sonra aylarca sesi sedası duyulmadı.

Sabahattin Ali’nin Öldürülmesi
1848 yılı idi. Bir gün gazeteler, açtığımız zaman şöyle bir haberle karşılaştık Sabahattin Ali’nin cesedi. Turk-Bulgar sınırında bir ormanın içinde bulunmuştur.”
Hikâve aşağı yuk’arı şöyle anlatılıyordu:
Polisin kaçakçılarla mücadele eden bir şubesi bir kısım kaçakçıları elle geçirmiş. Bunların arasında birinin üzerinde Sabahattin ali’nin elbiseleri bulunmuş. Tahkikatı genişlemişler. Elbiseleri Ali Ertekin isminde.Yugoslavyalı bir muhacir olduğu anlaşılmış. Tevkil edilen sanık Sabahattin Ali’yi kamyonla Bulgar hududuna götürdüğünü, Sabahattin ona bu işi yapması için para teklif ettiğini zaten Anadolu’ya kamyonla beraber gittiklerini kendisini kamyon şoförü olduğunu söylemiş. Ertekin, Sabahattin’e Bulgaristan’a niçin kaçtığım sormuş Güya Sabahattin “Komünistim arasında çalışmaya gidiyorum” demiş. Bu söz. Ali Ertekin’in milli duygularına dokunmuş bu sebeple Sabahattin’i öldürmüş.

Gazetelere akseden bu hikâye pek akıl ve mantığa sığmıyordu. Sabahattin’e kamyon alan M. Hanını, tanıyordum Biraz daha bilgi almak ümidiyle kendisim gördüm. Bir telaş içindeydi. “Eyvah, şimdi “benim adım da gazetelerde geçecek” diye üzülüyordu. Bana kamyonun alınış hikayesini anlattı. Sabahattin’in anlattıklarına uyuyordu. Kamyon H. Hanım ve kocasının yardımıyla alınmıştı. Şoförü kendisine kimin bulduğunu sordum. “Emniyet amirlerinden K. A buldu” dedi. “Bu sabah kendisini telefonka aradım. Bana merak etmemem gerektiğimi adımın gazetelere geçmeyeceğini söyledi.”
Bu sözler bana çok şey öğretmişti. Sabahattin’in öldürülmesinde emniyetin parmağı olduğu anlaşılıyordu.

Sabahattin’in öldürülmesi hepimiz çok üzmüştü. Ona bu tuzak Üsküdar hapishanesinde hazırlanmıştı. Sabahattin tanımadığı bu insanların sözüne inanarak, kendini bu tehlikeli maceraya atmıştı.

O aksam Memet Ali Aybar’ın Kuzguncuk’taki evinde ziyarete gittik. Bizden önce daha başka arkadaşlar da gelişti. Herkes ölüm olayı etrafında tahminler yapıyordu. Biz Sabahattin’,in kaçma” istediğini bildiğimiz için olayı gazetelerin yazdığı gibi düşünmüyorduk. Gazetelerin verdiği bilgiye göre Ali Ertekin Sabahattin’i parasını almak için öldürmüştü. Oysa cebinde pek az para bulunmuş. Çantasında güya Karl Marks, Lenin’in kitapları bulunmuş.
Bulgaristan’a kaçan bir adamın bu kitapları yanında götürmeye hiç ihtiyacı yoktu. Olay gazetelere belirli bir yerden veriliyor, gerçekler saklanıyordu. Bugün hâlâ Sabahattin’in nasıl öldürüldüğü, tamamıyla aydınlanmış değildir.

Türkiye’de solculara karşı baskı, işkence günlük olaylardandı. Fakat bu hareketler açık bir terör şeklini almamıştı. Ara sıra, poliste dövülenler arasımla ölenler oluyordu. Fakat bir yazarın, memleketin tanınmış bir romancısının bu şekilde öldürülmesi, o tarihlerde rastlanan olaylardan değildi. “Tan” matbaasını yıktıkları gün de beni öldürmek için kırmızı mürekkep şişeleriyle gelmişlerdi. Orada bulunsaydım, belki kurbanlarından biri de ben olacaktım. Biz. olay etrafında konuşur, konuyu tartışırken kapı çalındı. Gece saat 1l’di. İçeriye Aslan Kumbaracı girdi.
“Yarım sabah Sabahattin’in naşını İstanbul’a getiriyorlar. Hepimiz onun cenazesini karşılamaya gitmeliyiz.” dedi.
Bunun bir provokasyon olduğunu derhal anladık. Bizi cenazeyi karşılamaya gönderecekler, sonra. “Komünistler Sabahattin Ali’nin cenazesinde gösteri yaptılar,” diyerek, belki bizi tevkif edeceklerdi. O günkü hava içinde, Sabahattin’in cenazesini karşılamak bir hata olurdu. Saat 12’ de Memet Ali’nin evinden çıktığımız zaman, kapının biraz ilerisinde iki çek çek arabası duruyordu. O saatte, Kuzguncuk’ta araba bulmak imkânsız bir şeydi. Aslan Kumbaracı geldiği arabayı bekletmiş ve yedeğinde daha bir araba getirmişti. Polis bizi adım adım izliyordu.
İşte Sabahattin’i böyle korkunç bir macerada kaybettik.

Caddebostan Kültür Merkezi Sabahattin Ali Sergisi’nden  görsel öğe fotoğraflayarak metni yayına hazırlayan Zafer Yalçınpınar’a teşekkür ederiz.


Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel ve Yıldız Sertel’in hatırladıklarıyla bütünlenmiş “Sertel’lerin Anılarında Nâzım Hikmet ve Babıâli” adlı kitabın “Sabahattin Ali” başlıklı bölümü

“Sabiha Sertel: “Sabahattin Ali’yi kahpeler gibi tuzağa düşürdüler, uyurken arkasından vurdular”” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Sevmiyor musun beni?” diye sordu Svidrigaylov usulca. “Ve… sevemezsin de? Hiçbir zaman?”

"Tabancasını attı!" diye bağırdı, derin bir soluk aldı. Birden yüreğinden bir ağırlık kalkmış gibi oldu. Ancak bu, ölüm korkusunun yarattığı...

Kapat