Ressam Mesut Eren: ‘Tarih hepimizin fotoğrafını çekiyor, dikkat edelim gözümüz kapalı çıkmasın’

Tarihsel süreç içinde akımlar kendi nesnelliklerinden çok fazla etkilenmişlerdir. Sanatta yeni ve özgün olan ürünler de tam da yaşamın gerçeğini algılayıştaki bu arayışlardan değişkenliklerden çıkar. Sanat tarihine şöyle kabaca baktığımızda en fazla akımların aydınlanma çağından başlayıp yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzandığını görürüz. Akımlardaki temel etmen içinde bulundukları sisteme karşı devrimci arayışların ta kendisidir. Hiç politikaya bulaşmadığını söyleyen akımlar bile dolayımlı olarak etkilemiştir bu süreçlerden. Çünkü sanat sınıf savaşımlarında hiçbir zaman bağımsız olmamıştır.

MESUT EREN RESİMLERİ FOTOGALERİ>

Günümüz sanatı git gide geleneksel malzeme ve konulardan uzaklaşırken sizi figüratif resme yaklaştıran şeyler nelerdir?

Düşünsel ve sanatsal anlayışımın temelini oluşturan şeylerden biri insanlık tarihin kazanımlarından bilinçli bir şekilde yararlanmak olmuştur. Yaratımınızı derinleştirmek için bunu sürekli yapmak zorundasınız. İnsanlık tarihinin kültürel zenginliğine nasıl baktığınız da önemli tabii ki… Bu felsefi bir disiplini de hesaba katmanız gerektiği anlamına geliyor. Marksizmin tarih anlayışı her zaman geleneksel olanla devrimci bir şekilde hesaplaşmamda bana zenginlik katmıştır. Öbür türlüsü geleneğin kalıpları arasında sıkışıp kalma tehlikesini de içerir. İnsan algısı inanılmaz derecede değişkendir. Hem dışımızdaki hem içimizdeki gerçek bilimsel bakış açısıyla beslenmediği sürece kaygan bir zeminde dans eder.

Tarihsel süreç içinde akımlar kendi nesnelliklerinden çok fazla etkilenmişlerdir. Sanatta yeni ve özgün olan ürünler de tam da yaşamın gerçeğini algılayıştaki bu arayışlardan değişkenliklerden çıkar. Sanat tarihine şöyle kabaca baktığımızda en fazla akımların aydınlanma çağından başlayıp yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzandığını görürüz. Akımlardaki temel etmen içinde bulundukları sisteme karşı devrimci arayışların ta kendisidir. Hiç politikaya bulaşmadığını söyleyen akımlar bile dolayımlı olarak etkilemiştir bu süreçlerden. Çünkü sanat sınıf savaşımlarında hiçbir zaman bağımsız olmamıştır.

Günümüze geldiğimizde artık kapitalist sistemin sanat üzerinde kurduğu tahakküm çıplak gözle bile görülmekte. Öte yandan sistem hızla çürümeye başladıkça faşizan bir anlayış da sanatçıyı da kasıp kavurmakta. “Politik bir tutum sergilemek sanatçıyı bozar” şeklinde kaçamak cevaplar verenlere, gözünü kırpmadan heykel yıktırtan bir başbakanın kahvaltı davetiyesini eline tutuşturması ile taraflaşma dayatılmakta. Kapitalist sistemin gerçeği ile hesaplaşmaya davetiye çıkartmaktadır.

Kısacası önümüzdeki süreç aydın ve sanatçıları dünya genelinde daha çok politik bakmaya zorlayacaktır. Hepimiz uyanık olmak zorundayız. Server Hoca’mın çok sevdiğim bir benzetmesiyle ifade edecek olursam, tarih hepimizin fotoğrafını çekiyor. Dikkat edelim de gözümüz kapalı çıkmasın. Siyaset hiçbir zaman boşluk affetmez. Sanırım sergi afişimdeki gözlerini gerçeğe dikmiş umut dolu bir portreyi öne çıkarmamın nedeni de buydu.

Resimlerinizin ana temasını çoğunlukla insan…

Tam da bu nedenlerden dolayı insanı konu alan bir sanat anlayışını benimsiyorum. Sanatçının da siyaset adamının da hammaddesi insanın kendisi… Tabiî ki tarihe doğru bakmak gibi insana da doğru bakmak gerekiyor. Güzellikleri yaratan kadar çirkinlik yaratan da aynı insan… İnsanın durduk yere kötülük yapacağını düşünmüyorum. Kötü insanın yaratıcısı kapitalist sistemin ta kendisi… Doğada hiçbir canlı kendi cinsini öldürmüyor, kitlesel ölümlere neden olmuyor, felaketin geleceğini bile bile doğayı kirletmeye devam etmiyor. Öbür tarafta ise eşitlik ve özgürlük için onurlu bir şekilde ölüme meydan okuyor. İki farklı çelişik insanlık durumu resimlerimin konularını oluşturuyor şimdilik. Bu serginin konseptine uymayacağını düşündüğüm için sergilemediğim alegorik çalışmalarımı sonraki sergime sakladım.

Türkiye resim sanatının günümüzdeki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biraz önce de değindim aslında. Tüm sanatçıların bu devrimci dönüşüme gözlerini dikmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim kuşağım 12 Eylül’ün travmasını en yakıcı şekilde yaşayan bir kuşak. İnanın çok çok az bir kesim bu gerçekle yüzleşip sanatlarına yansıttılar. Zaten ciddi bir hesaplaşma yapabilselerdi ‘yetmez ama evet’ci olmazlardı. 12 Eylül davası müdahilleri de aynı yanılgı içindeler. Sanatçılarımız tarihsel olaylar karşısındaki yanlış siyasi konumlanışlarını sanat alanında da yapıyorlar. Şöyle ki yaşam hakkında yeterli bilgi birikimi olmadan içgüdüsel yorumlamalara kalkışıyorlar. Bu da ciddi sapmalara yol açıyor. Çağdaş sanat kavramı tartışılacaksa öncelikle çağımıza devrolan çağdaş düşünce birikimiyle hesaplaşılması, özümsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanat eserindeki duygu yoğunluğunun derinleşmesi, özgünleşmesi için olmazsa olmaz unsurlardan başat olan bence. Türkiye sanatı için yeni bir şey söylemiyorum aslında. Böyle bir geleneğimiz var aslında. Tevfik Fikret’ten Nazım Hikmet’e, Yılmaz Güney’den Nuri Bilge Ceylan’a, Cihat Burak’tan Neşet Günal’a ve de Ruhi Su’ya… Sorun bu geleneğin bugünlere taşınmasında ısrarcı olacak canlı aydın bir damarın sınıf hareketiyle bütünleşmesi.

Öğrencilik yıllarımda etrafımda dönüp dolaşan birçok kavram tartışmaları olurdu. İster istemez hesaplaşmak zorunda hissederdik bu kavramlarla. Daha çok okumaya, araştırmaya itelerdi böyle ortamlar. Sanırım genç kuşağı bu kavramlarla didişmeye itecek entelektüel bir canlılığın devamlılığını sağlayamadık. Fakat henüz hiçbir şey için geç kalmış sayılmayız. Bizim gibi çelişkilerin daha yoğun yaşandığı coğrafyalarda sistemin acımasız gerçeği ile yüzleşecek duyarlı insanların sancılarına paylaşıp akıl ortaklığı yapmayı kesinlikle ihmal etmememiz gerekiyor. Karanlığa karşı aydınlık sanatı kitlelerle buluşturmanın yollarını zorlamalıyız.

Yeni ve özgün sanat bu devinimden çıkacak. 19. yüzyılın Avrupa’sından farklı bir konjonktür olacağı için sanatçılar felsefeciler kadar siyasetçilerin düşünsel birikimleriyle sanatlarını derinleştirebileceklerini düşünüyorum.

Sanat doğası gerçeği toplumsal coşkuların içinde filizlenip serpilmiştir. Yeter ki doğru zamanda gerçek bir dalganın üzerinde olabilsin. Türkiyeli ressamlar yıllarca batı resminin acenteliğini yaptılar. Oysa kendi kültürel zenginliğimiz hep sırtlarını döndüler. Kültürel zenginliği ‘çok kültürlülükle’ karıştırmamak gerekiyor. Sağcıların da sevdiği bir kavram bu mozaik benzetmesi… Daha çok Anadolu topraklarında sisteme karşı oluşan direnmenin ve yeni insan yaratma estetiğinin kültürel zenginliği kastetmek istediğim.

Böyle bir mirasın sahipleniciliğini yapmak sanatçılarımızın eserlerine kıyısından köşesinden sızmaya başlayacaktır

Türkiye’de resim sanatına meraklı bir izleyici kitlesi var aynı zamanda. Sizce yeterince bilinçli mi bu izleyici kitlesi?

İyi bir müzik dinleyicisi olmanız anne karnından itibaren duyduğunuz tınılarla doğru orantılı bir şey. İleriki yaşlarda kişiliğinizin gelişim seyrine yaşadığınız ruhsal durumlara göre beğeniniz şekillenmeye başlıyor. Çok yönlü bir düşünce biçiminiz varsa daha çok, çok sesliliğe yöneliyor insan. Sade bir melodide bile sesin ara tınılarını duymak istiyor. Müzik tarihi okuyarak da bu beğenisini zenginleştirebiliyor. “İyi bir resim izleyicisi nasıl olunur”u tarif ederken genelde müziğe başvururum. Özellikle sözsüz müzikte içgüdüsel bir yönelim içinde olur insan. Bazen çok değişken olurken bazen de bir bütünlük arz eder. Yani gün içinde farklı farklı müzik tarzlarını dinleme ihtiyacı içinde olabiliyor insan. Nazım’ın şiirlerindeki zengin çeşitlilik gibi… Şiir farklı ruh hallerindeki insanlık durumlarını kapsadığı oranda boşa yazılmış olmayacak.

Yine de bu çeşitliliğin ortak paydaları var elbette. Örneğin yaşama sevincinin alttan alta var olması gibi, hüzün gibi, mizah gibi… Önemli olan sanatçının öznel duygulanımlarını evrensel boyutlara taşıyabilme becerisinde…

Resme gelindiğinde durum pek de farklı değil. İnsani olan her şey resmin konusu olabilir. Bazen tamamen soyut biçimlere de başvurabilir sanatçı. Ama son tahlilde önemli olan fırçasını hangi amaç için boyasına batırdığıdır. İşte izleyici estetik formlarla birlikte bunu hissedebiliyorsa taşlar yerine oturuyor demektir. Yoksa çok bildik yaklaşımlardan biri olan ‘fotoğraf gibi gerçek olmuş’ beceri tuzağına düşmüş oluyor.

Klasik resim geleneği olmayan bir toplumun bireyleri olarak fotoğrafa benzer resimlere karşı bir açlığımız var. Bunu uzun yıllar kırma şansımız yok sanırım. Müzecilik konusunda sınıfta kaldığımız da aşikar. Her şeyde olduğu gibi bu alan da özelleştirmenin cenderesinde kıvranmakta…

Düşünsenize dünyanın en güzel şehirlerinden birisi olan İstanbul’da Devlet Resim Müzesi yıllardır tadilat bahanesi ile kapalı. Şehrin en güzel mekanları özel müzelere peşkeş çekilmiş durumda. Uluslar arası büyük sergi organizasyonları özel müzelerce belirlenip getirtiliyor. Buraların girişi ücretli yani emekçi halkımıza kapalı…

Böyle bir ortamda iyi resim izleyicisi oluşturmak hayli zor gözüküyor. Hal böyle iken biz sanatçılara, galericilere ve eleştirmenlere büyük görevler düşüyor. Resim çalışmalarımın yanı sıra bir yandan da sanat tarihi seminerleri vermemin altında böyle sorumluluk duygusu yatıyor.

Bu doğrultuda galericilik yapan Düş Yolcusu Sanat Durağı, İstanbul ‘da Kadıköy İskelesi’nde 28 Nisan açılan “Liman” adlı sergi  7 Mayıs’a kadar gezilebilecek.


Mesut Eren kimdir?
1968 Sivas doğumlu Mesut Eren, 1990’da Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü Neşe Erdok Atölyesi’nden mezun oldu. 1993’te Taksim Sanat Galerisi’nde, 1998’de Çatı Sanat Galerisi’nde, 1999 ve 2004’te Maltepe Sanat Galerisi’nde, 2006’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, 2011 yılında ise Düş Yolcusu sanat Durağı’nda resimleri sergilendi.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dostoyevski: İnsanların sadece çıkarlarını düşünerek hareket ettikleri hiç görülmüş mü?

İnsanlar sistemlere, bazı soyut kavramlara o denli bağlıdırlar ki, sadece mantıklarını haklı çıkarmak için gerçekleri göz göre göre değiştirmeye, gözlerini...

Kapat