Düşünce Tarihi(mizde) İnsanın Kendisiyle Savaşı – Orhan Hançerlioğlu

İnsan denilen varlık, kendisiyle savaşmanın mutluluğunu da sezmiştir. Bu savaş, İslam düşüncesinde, Melâmilik adı altında yeni bir mutluluk yolu (tarikat) olarak belirmektedir. Arapça melâmet sözcüğü, aşağılanma ve hor görülme anlamlarına gelen levm kökünden türetilmiştir (levm sözcüğünün çıkışma, azarlama, serzeniş, sitem gibi başka anlamları da var). Ku’ran şöyle demektedir: Onlar ki kendilerini hor görenlerin hor görüşlerinden korkmazlar (vellezine layehafune levmete laimün…). Nişabur kentinin Türk Müslümanları, Tanrı’nın bu sözüne tutunarak, yepyeni bir yoldan mutluluğun peşine takılmışlardır. Müslümanlık, henüz üçüncü yüzyılını yaşamaktadır (IX. yüzyıl).  Ku’ran’ın, ne sözcük, ne de yorumlanmış anlamlarını kurcalamadan, Tanrılık  düşünceye karışarak mutluluğa varmaya çalışanlar, insanlıklarını hor görmek  ve aşağılamak yolunu tutarlar. Hem kendi kendilerini kınarlar, hem de  başkalarının kendilerini kınamasını özlerler. Kendini üstün görmek, böbürlenmek,  ikiyüzlülük gibi kötü eğilimler böylelikle ezilecektir. 
Oysa bu, varılacak  bir amaç değil, varılmış bir amaçtır. Bu türlü davranışlar, varılmış amaca uygun  davranışlardır. Öğrenilecek ya da öğretilecek bir şey yoktur. Bilmek, bulmak,  olmak yeter. Melâmîlik, bu yüzden, tarikat biçimlerinin ve öğretilerinin  her türlüsünden sıyrılmış bir tarikattır. Ne özel giyiti, ne biçimciliği, ne dereceleri,  ne törenleri, ne de öğrenilmesi gereken bir yöntemi vardır: Kimi yazarlar,  bu nedenlerden ötürü, Melâmîliği bir tarikat saymamaktadırlar. Melâmîlik, kısaca,  şöyle tanımlanabilir: Kınanacak davranışlarla tanrısal sevinci duymak düşüncesi.
Melâmi olmak isteyen, nerede olursa olsun çünkü Melâmîlerin tekke,  mahfil, zaviye gibi belli bir toplantı yerleri de yoktur yol göstericinin (mürşit)  önüne oturur. Yol gösterici, ne istiyorsun? diye sorar. Dilekçi, Hakkı istiyorum,  der. Yol gösterici (rehber), Hakkı isteyen Haktan başka her şeyi gönlünden çıkarır,  sen de böyle yap, diye karşılık verir. Tören, bu kadarcıktır. Bundan sonra gönül boşaltma (tahliye-i derun; gönlün Haktan başka her şeyden boşaltılması)  başlar. Gönül boşaltma; yürürken, otururken, konuşurken, çalışırken, her  yerde bütün eylemlerin varlıktan (Haktan) geldiğini ve kendisinin de bütün  varlıklar gibi varlıkbirliği ya da tüm varlığın bir parçası olduğunu düşünerek  ölümsüzlük sevincini duymak demektir [sayfa 161] (Hakta fani olarak bekabillahı  zevk etmektir). Başkaca hiçbir bilgiyi gerektirmeden ömür boyunca sürecek  olan bu sevince melâmet neşesi denir: Artık, Melâmî olanın yapması gerekli  tek şey, kendi gibilerle oturup sohbet etmektir (muhabbette fena, sohbete  devamda vefa, marifette bekaa). Başkaca yapılacak. hiçbir şey yoktur. Ne  özel kılık, ne özel tören, ne özel yerlerde toplantı, ne tövbe, ne zikir, ne de  öğrenilmesi gereken başkaca bir bilgi… (Rüsum ve kuyudu ref, tarik-i tevhidin esasıdır).
Görüldüğü gibi, Melâmet dışındaki dinsel yollar da (Sünniler ve Bâtınîler)  böyle bir sonuca, böylesine bir sevince varmaya, çalışmaktadırlar. Melâmîliğin başkalığı, ötekilerde sonunda varılacak olan amacı çıkış noktası yapmış olmasındadır.
Bir şeriatçı (Ku’ran’ın sözcük anlamlarına uyan, Sünni) namazlar  kılacak, oruçlar tutacak, zekatlar verecek ve bütün bunları bir ömür süresince  yaptıktan sonra öbür dünyada Tanrısına kavuşacaktır. Bir marifetçi (Ku’ran’ın  gizlenmiş saydığı anlamlarına uyan, Bâtınî), bu yola törenlerle girecek, uzun  yıllar uğraşacak, bekleyecek, çeşitli derecelerden geçecek, yükselecek ve sonunda  ama gene de yaşadığımız dünyada Tanrıyla birleşecektir. Melâmîyse,  Melâmî olduğu gün bu zevke girmiştir ve artık ömrünce bu zevkle birlikte  yaşayacaktır. Daha açık bir deyişle, ,öteki yollarda sonda varılan melamet neşesini  Melâmîler önde elde ederler ve onunla birlikte yaşarlar. Melâmîlik, bir yaşama biçimidir.
Melâmî adıyla anılan dokuzuncu yüzyılın ilk Melâmîleri, Nişabur kentinde,  böylesine yalın bir düşünceden yola çıkmışlardır. Gerçekte, Sünnilikle Bâtınîliğin  bir bireşimi (sentez) yapılmıştır. Melâmîlerde şeriat (sözcük anlamıyla  din) saygı görmektedir ve gerekli sayılmaktadır (Melâmîler tevil etmezler, tevcih  ederler; başka bir deyişle, sözcüğün açık anlamını daha bir açıklamaya  çalışırlar, sözcüğün anlamını bir yana bırakıp başka anlamlar yakıştırmaya  çalışmazlar). Buna karşılık, Bâtınîliğin varlıkbirliğini bir neşe kaynağı olarak benimsemişlerdir, bu kaynaktan kendi deyişlerince zevk etmektedirler.
Melâmeti adıyla anılan ilk Melamiler, Nişabur Türkleridir. Bu yolun ilk yolcusu olarak da Ebu Hafs-ı Haddad (Ölümü: Hicri 260) adlı bir Türk gösteriliyor.
İnsanın, hem kendince hem de başkalarınca kınanması gerektiğini belirten  bir de ilgi çekici öyküsü var. Ebu Hafs, kendisinden öğüt almak isteyen birine  şöyle diyor: Ticaret yap, kazancını dilencilere dağıt, sonra sen dilen, ekmeğini dilendiğin parayla al, daha sonra ticareti de, dilenmeyi de bırak.
Gene Nişaburda ve aynı yüzyılda Melâmîliği bir topluluk yolu olarak ortaya  atan da Hamdun Kassar (Ölümü: Hicri 271) adlı bir Türktür. XII. yüzyıla kadar  benliğini korumuş olan bu yalın Türk düşüncesi, XII. yüzyıldan sonra Bâtınîlikle  karışmaya başlamıştır. Katıksız Melametiliğin yerini, dinsel yasaklara aldırmayan,  Ali’cilik güden Kalenderiler almışlardır. Bu yüzden, önceleri Melâmetiliği  pek seven dinci toplum, Melametiliğe kötü gözle bakmıştır. Kalenderilik,  XI. yüzyılda Batı Türkistan’da ortaya çıkan Yesevi tarikatından türemiş, Nakşibendiliğin  bir koludur. Katıksız Şii-Bâtınî ilkeler güden Yeseviye tarikatı, daha sonra, Bektaşiliği doğurmuştur. Bektaşilikten de Hurufilik, Abdallık, Haydarilik  gibi kollar türemiştir.
XII. yüzyılda, Melâmîliğin bozulması ya da bozulmuş sayılması, Kalenderilerle  gelen aşırı Bâtınî düşüncelerinin, bu bireşimde, ağır basmaya başlamış  olmasındandır. Peygamberin amca oğlu ve damadı Ali, Türkler için, halifeliğe  getirilmiş ya da getirilmemiş olmasını umursamadıkları, saygı değer bir din  büyüğüdür. Mal ortaklığı ilkeleriyse Şamanlık dini günlerinden kalma, eski bir  gelenekleridir. (Ziya Gökalp, Dergâh dergisinde yayımlanan Türk Devletinin Tekâmülü başlıklı yazsında, bu konuda önemli bilgiler vermektedir). İlk Melâmîlerin, ilkeleri, yalın düşüncelerdir: Tanrı gereklidir (Allaha iftikar).
Peygambere benzemeye çalışmalıdır (Peygamberi taklit). Tasavvuf, iyilikçilikten  başka bir şey değildir. İnsanlara iyilik, yardım etmelidir. Ama onlardan yardım istenmemelidir. Kendimizle uğraşmalı, başkalarının kusurlarını görmemeliyiz.
Hiçbir şeyle övünmemelidir. Dindarlık bile gizli tutulmalı, bir övünç  nedeni olmamalıdır. İnsanlara iyilik etmek de bir üstünlük zevki veriyorsa, bu   zevk ezilmelidir. Haktan başka, ne açığı, ne de gizliliği araştırmak gerekmez  (Haktan başka ne zahiri, ne de batıni keşf ve keramete itibar edilmez). Kişi, herkesten önce, kendi kendisini kınamalıdır. Kendimizle savaşmalıyız.
Böylesine sağlam bir temele dayanan Türk bireşimi melâmet düşüncesi,  gittikçe çeşitli düşüncelerle karışmaya başlayacak, ondokuzuncu yüzyılda Şeyh Muhammed Nurun elinde yedi dereceli bir Bâtınî tarikatı biçimine girecektir.
XII. yüzyılda Kalenderilikle birleşen Melâmîlik, XV. yüzyılda Bursalı Ömer  Dede’nin elinde yeniden canlanmıştır. Bayramiye tarikatının kurucusu Hacı Bayram ölünce; tarikat büyükleri anlaşamamışlar, Bayramiliği üç kola ayırmışlardır:
Fatih Sultan Mehmetin pek saygı gösterdiği ünlü Bayrami bilgin Ak Şemseddin Şemsiye tarikatını, Ömer Dede Melâmîye tarikatını kurmuştur.
Bayramilikten türeyen bu Melâmîliğe Bayramî-Melâmîlik denir. Ak Şemseddin;  Hacı Bayram tacını, hırkasını tespihini, seccadesini ve asasını bana bıraktı,  diyerek posta oturunca, yıllardan beri onunla geçinemeyen Ömer Dede (Emir Sikkini) şu karşılığı vererek Hacı Bayram’ın halifeliği iddiasından vazgeçmiştir:
Söyleyin ona, gerçek; taç, hırka, tespih, seccade ve asada değil, kalb-i musaffadadır… (Melâmîliğin, her türlü biçimcilikten sıyrılma anlamını
hatırlayınız).
Ancak Bayramilik, Erdebil tasavvufçuları yoluyla gelen Halvetilikten doğduğuna  göre, Şii-Bâtınî ilkelerle yüklü bir tarikattır. Ömer Dede’nin Melâmîliği de, dolayısıyla bu yükü yüklenmiş bulunmaktadır.
Artık, ilk Melâmîlerde bulunmayan, zikretmek yöntemi de uygulanmaya  başlayacaktır (zikretmek, sürekli olarak Tanrı’nın adını ya da sözlerinden birini  mırıldanarak, bir çeşit düşünsel sarhoşluğa erişmek, Tanrılık düşünceyle  birleşerek neşelenmek demektir). XVI. yüzyılda yaşayan Melâmî şeyhi İsmail  Maşuki, “Allah, Allah, Allah” diye zikredeceği yerde, ünlü enelhak’çı Mansurun  yolunda bulunduğunu anlatmak için, “Allahım, Allahım, Allahım” diye  zikretmeye başlamıştır. Buysa, düpedüz Mansurun dediği gibi, ben Tanrıyım  demektir. Usta bir ozan olan ve Oğlan Şeyh adıyla anılan İsmail Maşuki, bu  düşüncesini şiirlerinde de açıklamaktadır:
Değme bir hor ü hakîre hor deyu kılma nazar,  Kalbinin bir kûşesinde arş-ı Rahman gizlidir.  Daha sonra, başka bir Melâmî şeyhi, Hamza Bali gelecek ve varlıkbirliği  (vahdet-i vücut) sırlarını büsbütün açıklayacaktır. Bu şeyhten sonra Melâmîlik,  Melâmî- Hamzavî adını alarak yaşamakta devam edecektir. Hamzavîlerden adı bilinmeyen bir ozan da, şunları söyleyecektir:
Ben ne dersem Hak onu işler hemen,  Şöyle henzer, ben onun ağasıyım.  Sonunda, ondokuzuncu yüzyılda, Seyyit Muhammed Nur adında Mısırlı bir  Arap şeyhi ortaya çıkacaktır. Yanya’ya gitmiş Nakşibendi olmuş, Mekke’ye gitmiş  Halveti olmuş, Usturumca’ya giderek Melâmîlikte karar kılmıştır. O günlerde İstanbul’da Hamzavi-Melâmîlik yolunu Seyyit Abdülkadir Efendi yürütmektedir.
Muhammed Nur, İstanbul’a gelerek onları da kendi yoluna almak  istemişse de, Abdülkadir Efendi buna yanaşmamıştır. Muhammed Nurun açtığı  yeni yol, Hamzavî-Melâmîlerin bağımsızlığı karşısında, Nurîye Melâmîliği adını almıştır.
Artık Melâmîlik, Arap ve Acem düşüncelerinin bir bireşimi olmak durumunu  yitirerek, tam bir Bâtınî-Şiî tarikatı biçimine girecektir. Muhammed Nur,  Rumeli’nin birçok yerlerinde tekkeler açtırmış, Ali’cilik gütmeye başlamış, gerçek’i öğrenme yollarını derecelendirmiş, birtakım törenler tertiplemiştir.
Kesin olarak, Ali’nin yeniden dünyaya ineceğine inanmaktadır. Bu inanç, katıksız  Alevi inancıdır. Bu metafizik inançla yalın bir maddeciliği bağdaştırmaya  çalışmaktadır. Şeyh Bedreddin’in Varidat’ını yorumlayan bir yapıtında, açıkça  şunları söylemektedir: Bilgisizlere göre (avam) vücut, Hakkın (Tanrı’nın) vücudunun  gayrıdır. Bilgililere göre (havas) vücut, Hakkın vücudunun gölgesidir.  Tasavvufa erişenlere göre (asfiya) vücut, Hakkın vücudunun aynıdır.  Muhyiddin-i Arabî’yi yorumlayan yapıtında da şunları eklemektedir: İlah ve Allah Arapçada müstağrik demektir ki, Türkçe kaplamak anlamındadır.
Şu halde, Tanrı, bütünlüğün adıdır. Onu, ondan başkası birleştiremez (tevhit edemez). Çünkü, bir şeyi birleştirmek için bir başka şeyin de bulunması gerekir.
Başka şey olmayınca ne birleştirilecek?.. O halde, sen, sana secde edersin  (kendin için, kendine ibadet edersin anlamına; kendisi için namaz kılan  Hallac Mansuru hatırlayınız). Eşyanın vücudu, Tanrı’nın vücududur. Eşyanın, bağımsız bir vücudu yoktur. Bu, suyun kara oranı gibidir. Kar, görünüştür (zahirdir).
Su temeliyse gizlidir (batındır). Halk (halk edilenler, yaratılanlar), Hakkın  belirmesidir (zuhurudur). Ondan başka varlık yoktur ki yeni varlıklar yaratılabilsin  (bir başka deyişle, yaratma yoktur; yaratılan yoktur, yaratan yoktur;  ancak varlığın çeşitli biçimlerde kendini göstermesi vardır). Muhammed Nura göre, bu bütünlük’ün bilincine ve zevkine bilgiyle varılır.
Birleşme (tevhit, bütünlükten olduğunu duyma), anma ya da söyleme (zikir)  yoluyla elde edilecektir. Söyleye söyleye anma, anan, anılan (zikir, zakir,  mezkur) birleşirler. İnsanın bu bilgiye varması için yetiştirilmesi gerekir. Bütünlük  bilinci, [sayfa 164] her bilinçli insanın kendiliğinden, yetiştirilmeden elde  edebileceği bir bilinç değildir (bana Tanrı olduğumu Mevlânâ öğretti, diyen  Süryanos’u hatırlayınız). Bu bilince, altı basamakla çıkılır. İlk üç basamağa  birleşme katları (makamât-ı tevhit) ya da ölümlülük aşamaları (merâtib-i fena),  son üç basamağa da birlik katları (makamâat-ı ittihat) ya da ölümsüzlük aşamaları (meratib-i beka) denir. Bu basamaklar şunlardır:
 1. Tevhid-i ef’al basamağı: Bütün eylemlerin, bütün olmakta olanların varlığın  işi olduğunu bilmektir. İyilik- kötülük ayırımı bize göredir, varlığa göre ne  iyilik vardır, ne de kötülük. Olmakta olan, olması gerekendir. Birinci basamakta bu bilgi zevk edilir.
 2. Tevhid-i sıfat basamağı: Yaşamak, bilim, buyrultu, işitmek, görmek, söylemek varlığa özgüdür. İkinci basamakta bu bilgi zevk edilir.
3. Tevhid-i zat basamağı: Vücut, varlığın , vücududur. Eşyanın -ki insan da bu eşyadan biridir- bağımsız vücutları yoktur. Üçüncü basamakta bu bilgi zevk edilir.
Bu üç basamakta; eylem varlığın eyleminde, nitelik varlığın niteliğinde, vücut  varlığın vücudunda eritilip yok edilir. Artık eyleme, niteliğe, vücuda bağlı  bir kişilik kalmaz. Kişilik, gerçek kişilik’le birleşmiştir. Bu birleşmenin bilincine  ve dolayısıyla zevkine varılmıştır. Bu kattaki melamet neşesi, bir sorumsuzluk  neşesidir. Her iş Tanrı’nın işi, her istek Tanrı’nın isteği olduğuna göre, ortada  hiçbir yasak kalmamıştır (Bâtınî tarikatlara ibaba mesleği denilmesi bu  yüzdendir, çünkü her şey mubahtır). Bu sorumsuzluksa, toplumu kargaşalığa  götürür. Bunu önlemek için de Peygambere benzemeye çalışmak ilkesi  konulmuştur (edeb-i Muhammediye). Bir başka deyişle, her istek Tanrı’nın  isteğidir ama, Peygamber gibi istek duymak gerekir (bu çabaya, tecelliyat-ı Muhammediye’ye mazhar olmak, deniyor).
 4. Makam-ı cem: Bu basamakta varlık açıklanır, eşya gizlenir (Hak zahir, halk batın olur). Bir başka deyişle, ilk üç basamağın bilincine eriştikten sonra  ana varlık görünmüş, meydana çıkmış; onun meydana çıkışıyla da sayısız  parça varlıklar ortadan çekilmişlerdir. İlk üç basamağın bilgisi ve zevkiyle ana  varlığın bilgisine ve zevkine varılmıştır. Güneş, vücudumuzun ardında gizliyken  önümüzdeki gölgemizi görüyorduk. Güneş yükselerek meydana çıkınca gölgemiz yok olur.
5. Makam-ı hazret-ül-cem: Bu basamakta ana varlık yeniden gizlenir,  parça varlıklar meydana çıkar (halk zahir, Hak batın olur). Çünkü ana varlık,  gücünü parça varlıklara vermiş, onlarda belirmiştir. Söyleyen, gören, işiten, yapan, dileyen ana varlığın gücüyle parça varlıklardır.
6. Makam-ı cem-ül-cem: Bu basamakta kişi, tanrısal gücünü duyar. Çünkü Tanrı, onun vücudunda belirmiştir. Önce, sonra, açık, gizli hep kendisidir (evvel benim, ahır benim, zahir benim, batın benim).
İlk üç basamakta kendini ana varlıkta öldüren, yitiren, yok eden kişi; son  üç basamakta ölümsüzlüğe erişmiştir. Bu kattaki melamet neşesi, bir ölümsüzlük  neşesidir. İlk Melâmîlerin, daha ilk adımda, Haktan başka her şeyi gönüllerinden  çıkararak elde ettikleri bu neşeyi, son Melâmîler bir hayli basamak  tırmandıktan sonra elde etmektedirler.
Muhammed Nurun basamakları bitmemiştir. Yedinci basamak olarak bir  de makam-ı ahadiyet-ül-cem vardır ama; onu ne ben söyleyebilirim ne de sen  anlayabilirsin, diyor; çünkü o makam, Peygamberin makamıdır. Ku’ran’daysa,  yetimin malına yaklaşılmaması buyurulmuştur. Peygamber, bu makamını bana  öğretmiştir ama, başkalarına öğretmeme izin vermemiştir. Bu makamda  ne birlik ne de çokluk vardır. Ancak Peygamberin kendisi öğretirse zevk alınır, başka türlü zevkine varılamaz.
Oysa, Muhammed Nurun damadı ve halifelerinin halifesi (halifet-ül -hulefa)  Abdürrahim Fedâi, Tefsir-i Suret-ül- Kevser adlı yapıtında bu basamağı  açıklamıştır. Tanrı, Peygambere şöyle demektedir: Ey Muhammed, ben, bana  değil, sana tapılmasını istedim, benim değerimin değil, senin değerinin bilinmesini istedim, çünkü sen bensin ve ben senden başka hiçbir şey değilim.
Bâtınîliğin büyük sırrı böylelikle açıklanmaktadır: Gerçek Tanrı, aklı başında  olan insandır. Aklı başında olmayan insanlar, aklı başında olan insanların  peşine takılıp onların gösterdikleri yoldan giderlerse, mutlu olabilirler. Bu sonuç, ilk üç basamağın doğurduğu anarşiyi önleyecek bir sonuçtur.
Peygamberce davranmak ilkesi, bu sonuçla anlam kazandığı gibi, bilgisizlerin  ve akılsızların elde ettikleri sorumsuzluk ve ölümsüzlük neşelerine karşı,  sorumluluğun ve ölümlülüğün bütün yükü ve acısı da akıllı ve bilgili kişilere  düşmektedir. Melâmet neşesi altıncı basamakta bitmek zorundadır, yedinci basamakta neşelenmek kolay değil.

Düşünce Tarihi – Orhan Hançerlioğlu
Dört Bin Yıllık Düşünce, Sanat ve Bilim Tarihinin Klasik Yapıtları Üzerine Eleştirel İnceleme Birinci Basım: 1970 Altıncı Basım: Eylül, 1995, Remzi Kitabevi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Ressam Mesut Eren: ‘Tarih hepimizin fotoğrafını çekiyor, dikkat edelim gözümüz kapalı çıkmasın’

Tarihsel süreç içinde akımlar kendi nesnelliklerinden çok fazla etkilenmişlerdir. Sanatta yeni ve özgün olan ürünler de tam da yaşamın gerçeğini...

Kapat