Rektörcüm, ben senin annene mektup yazıyor muyum ‘teyze senin oğlun faşist” diye?

Hitler faşizminde bile olmayan bir uygulama ilk kez Türkiye’de; “Oğlunuz ülkeyi bölüyor. İmza: Bir rektör!’
Kendini koluk kuvvetlerinin bir elamanı gibi gören üniversite rektörlerinin sayısının artması ile özgür düşünce ve bilimin yuvası olması gereken Yüksek Öğrenim Kurumları’mızın kalitesi daha büyük bir hızla düşüyor. Bununla birlikte her türlü gericileşme kök salıyor. Baskı ve sindirme politikaları gündelik yaşam içinde olağanlaştırılıyor.  Sözde “Bilim adamları”nın “idare” ettiği bu  kurumları lise düzeyine indirgeyen ziyniyet, herhangi bir eyleme katılan öğrenciyi artık sadece soruşturulmakla kalmıyor. Kuran kursuna devam etmeyen talebesini velisine şikayet eden cami hocası edasıyla ailelere mektup yazarak adeta veli toplantısına davet ediyor.
Sonuçta bu laik(!) cemaat cumhuriyetinde etrafında olup bitenlerden habersiz ve tepkisiz müritler artık medreselerde değil üniversitelerde yetişiyor…

Söz konusu olaylarla ilgili bir yazı ve bir haber:

Rektörcüm, ben senin annene mektup yazıyor muyum ‘teyze senin oğlun faşist” diye? – Serdar Türkmen

Şerzan, Muğla’daki ülkücülerin ‘Gültekin Abi’si olan katil polis tarafından öldürüldü.

Tokat’ta ülkücüler 2 Kürt öğrenciyi bıçakladı.

Trabzon’da ülkücü bir grup “PKK’lı bölücü bunlar” laflarıyla provokasyon yaratmayı başaramadıktan sonra, şehir merkezinde devrimci öğrencilere saldırdı. Saldırıya uğrayan ve püskürten öğrenciler gözaltına alındı.

Çevik kuvvet neredeyse İstanbul Üniversitesi’nin önünde yatıyor.

Nizip’te Deniz Gezmiş tişörtü giyen bir öğrenci, ülkücüler tarafından dövüldü, ardından jandarma saldırıp 6 öğrenciyi gözaltına aldı.

Manisa’da Kürt öğrencilerin evini basan ülkücü grup, 2 kişiyi darp etti. Bunun üzerine polis 80 tane Kürt öğrenciyi evlerinden alarak spor salonuna götürdü.

Urfa’daki ülkücüler, muhalifleri ‘silah göstererek’ tehdit etmeye çalıştı.

Ülkücüler, Ankara’da gece 03.00’te Kızılay’dan evine giden DTCF’li bir öğrenciyi satır ve döner bıçaklarıyla yaraladılar.

Geleneksel Bilmem Kaçıncı Soruşturma Günleri başladı!

Bu aylar üniversitelerde kutsal ittifak ayları. Ülkücü, cebine 3-5 kuruş para koyan ya da küçük sığalı beynine biraz galeyan karıştıran abisinin direktiflerine uygun bir provokasyon yapıyor, polis geliyor topluyor, rektör geliyor süpürüyor. Formül bu!

Üniversitelerin padişahları, soruşturmaları arka ceplerinde biriktirip, final döneminde çıkarıyorlar. ‘Gizli’ ibareli zarflarda imza karşılığı teslim alınan soruşturmaları ya da ‘Atatürk’ün ışığında bilimsel ve çağdaş bir eğitim için çocuğunuza ceza vermiş bulunuyoruz’ mealindeki mektupları ebeveynlere gönderip aile içi kriz yaratma çabasındalar. Yahu kardeşim, ben senin annene mektup gönderiyor muyum, “Demokrasi, çağdaşlık filan ayak, senin oğlun apaçık faşist teyze” diye!

Ota boka soruşturma var bu ara, “Sezon bitiyor nasıl olsa yanımıza kâr kalır” mantığıyla! Ama öyle olmuyor işte, bak Serdar yedi çatalı! Hem de kaç sene döndü dolaştı o çatal, yine de geldi buldu çıktığı kafayı!

Adam gibi Yürekli Ol, Çık sahneye, Ye çatalı!

1999’da Ahmet Kaya’ya, MGD’nin gecesindeki linç halayının Reha Muhtar, Ercan Saatçi gibileriyle başını çeken Serdar Ortaç, piyasa şarkıcısı olmasını da aşan bir müziksel seviyesizlikle, “müzmin çapkın” pozlarındaki niteliksiz, yoz kimliği ve kim iktidarsa onun yamacının sıcaklığında mayışan “Çevir Kazı Yanmasın”cılığı bir arada bulunduran bir mahlukat olduğu noktasında bir toplumsal uzlaşının olduğunu henüz öğrendim.

Askerlikten kaçmanın dolambaçlı ve hileli-hurdalı yollarında dolanıyorken enselenen Serdar, göbekten çatalsız zeytin yiyeyim derken, çatalı yemek zorunda kaldı. Ahmet Kaya’yı hedef göstererek 10.yıl marşını okuma bokunu yedikten sonra, ‘İbo Şov’larda ‘Şemmamme’ de oynadı ama olmadı! Neticede olan-biten afallattı!

Hepimiz Kardeşsek bunu kim doğurdu arkadaş?

Tabi bunlar çakal! Hemen yeni albümün tanıtımına dönüştürürler böyle işleri. Mesela bir dahaki konserine kalkanla çıkıp ertesi gün manşet olabilir, hatta Kürtçe şarkı filan yapıp, Mahsun’dan bozma bir “Hepimiz Kardeşiz” kıvamı tutturabilir. Masum pozları, “Valla ben yapmadım” ayakçılığı ve üstüne üstlük yüzsüzlük sosuna bulanmış “Ben olmasam daha kötü olurdu”lu kahramanlık cümleleri… Karabiber ağzına sürülünce yoğurdu üfleye üfleye nefessiz kaldı yavrucak!

“Topu topu 7 nota var kaç ayrı beste yapılabilir ki?” diyerek, diyez ve bemolun yanı sıra, lise matematiği konularından kombinasyon ve permütasyondan da bihaber olduğunu çoktan ayyuka çıkarmış olan Serdar, umarım diğer notaları keşfetmeden müziği bırakır da hepsi birbirinin laciverdi olan şarkılarının, kulaklarımıza tecavüzü de sonlanır! Keza kaçınılmaz ama bir türlü keyif de alamıyoruz!

Hacettepe’li çatalcıların ellerine, emeklerine ama daha da önemlisi belleklerine sağlık! Bu arada pek duyulmadı ama Ahmet Kaya’ya çatal halayının içinde olan kurtçuk ‘Ayna’ da Adıyaman Üniversitesi’nde yedi çatalını!

Var mı çatalını yemeyen?

Olmaz olur mu, çatalını yemeyenlerle dolu meclis, televizyonlar, devlet erkânı…

Koç Taşağı + Postal + Ayakkabı + Yumurta + Çatal…

Öte yandan, çatalını yemeyenlere atılacak nesne çeşidinde niceliksel bir artış söz konusu. İlik sömürücülerinin, uşaklarının ve köpeklerinin girerken şemsiye, kalkan, zırh ya da daha moda olan çelik yelek kullanmayı bir kez daha düşünecekleri üniversite sayılarında da artış var.

Böyle meşru ve aşkın eylemlerin hemen peşine şapkadan baskılar, soruşturmalar, cezalar çıkabildiği gibi ‘ılımlı amcalar’ da çıkar mutlaka, “Ya işte tepki doğru ama şekli yanlış, şiddet hiç hoş değil” (!) Elbette bunlar toplu katliamlarda, darbelerde, sokakta bir kadın saldırıya uğrarken, üniversite öğrencileri polis tarafından yerlerde süründürülürken kafasını kuma gömenlerdir.

“Aha şimdi tavşan çıkacak” dersin ama ‘gıkıçıkmaz’ akademisyen ve ‘suylasabunlaişiolmaz’ öğrenci tiplemesi karşıda beliriverir. Ah bir de yormasalar, anlasalar!

Neyse ‘gıkıçıkmaz’ ve ‘suylasabunlaişiolmaz’ı bir kenara bırakalım ki zaten kenardalar. Oyuna girmemekten kasları örümcek bağlamış!

Muhalifler yarına kalacaktır; Ahmet Kayalar. Gerisiyse tozlu raflarda yer kaplayan sıkıcı ayrıntılar, harf yığınlarından oluşmuş isimler, etrafına dolanmış sıfatlar falan…

2010, Mersin

“Oğlunuz ülkeyi bölüyor. İmza: Bir rektör!’*

(…)
Bunun son örneği Gaziantep Üniversitesi’nde (GAÜN) yaşandı. Rektörlük ailelere yolladığı mektupta “Ailenizin çocuğunuzla yasadışı eylemlere katılmaması bakımından görüşmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir” dedi. Uygulamayı savunan yönetimin gerekçesi ilginç: “Amacımız öğrencileri rehabilite etmek.” GAÜN Rektörü Prof. Dr. Yavuz Coşkun, üniversitede bildiri dağıtan ve basın açıklamalara katılan 25 öğrencinin ailelerine mektup yollayarak, çocuklarının yasadışı eylemlere katıldığını öne sürdü. Çoşkun, ailelere şöyle seslendi: “Huzur ve güvenli eğitimin sürekli kılınması için hoşgörülü ve anlayışlı yaklaşımımıza rağmen, üniversitemiz … Fakültesi … Bölümü öğrencisi …’nın kampüs içerisinde yasadışı bildiri dağıtma, yürüyüş, toplantı gibi eylemlere katıldığı tespit edilmiştir. Adı geçen öğrencinin olumsuz sonuçlarla karşılaşmaması bakımından üniversitemizce gereken tedbirler alınmış ise de bu konuda ailenizin de çocuğunuzla yasadışı eylemlere katılmaması bakımından görüşmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir. Rektörlüğümüz ile işbirliği içerisinde güvenli eğitime yapacağınız katkılardan dolayı teşekkür eder, saygılar sunarım.” Ailesine mektup yollanan Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi öğrencilerden İbrahim Şahinler birkaç hafta içinde evine iki mektup gittiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Üniversitede Amerikan Bilgi Bürosu açıldı. ABD Büyükelçiliği Başmüsteşarı da katıldı. Biz de protesto edip slogan attık. Yasadışı faaliyetlerde bulunmakla suçlanıyoruz” diye konuşuyor. Ahmet Nalbantoğlu ise “Annem çok korktu. Yasadışı bir şey yapmadığımızı anlattım” diyor. Üniversite yönetimi, bu yöntemi üç aydır uyguladığını söylüyor ve işe yarayacağı görüşünde. “Peki, özgürlükler?” sorusuna Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Abdurrahman Kadayıfçı ilginç bir cevap veriyor: “Birinci hedefimiz bu öğrencileri eğitime kazandırmak ve rehabilite etmek. Emniyetle işbirliği içindeyiz elimizde bazı ipuçları var. Her ay emniyetten terör uzmanlarıyla, sosyal dairelerden arkadaşlarla ortaklaşa toplantı yapıp karar veriyoruz.”

Solcu öğrencinin ailesine mektup yağdı!

Gaziantep Üniversitesi’nin öğrencilerin ailelerine yazdığı mektup uygulamasının benzerleri başka üniversitelerde de yapıldı. Kimi mektuplar bizzat rektör imzasıyla, kimi de iddiaya göre emniyet tarafından gönderiliyor. Örneğin Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde öğrencilerin fotoğrafları imzasız mektupla ailelerine gönderildi. Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü de ailelere mektupla çocuklarının eylemlere katıldığını yazmıştı. Ankara Üniversitesi daha ileri giderek, mektubuna Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı Anabilim Dalı’na bağlı Kriz Merkezi’nin iletişim numarasını koydu. Dumlupınar Üniversitesi, Eğitim-Sen önlüğüyle 1 Mayıs’a katılan öğrencisinin fotoğrafını ailesine yollayıp hakkında işlem yapmakla tehdit etti. Sinop Üniversitesi’ndeki bazı öğrencilerin ailelerine yollanan imzasız “Ben oğlunuz / kızınızın hocasıyım” diye başlayan mektupta “Solcu düşünceler içeren söylemlerde bulunuyor” denilerek, ‘vatan sevgisi ve hayırlı insan’ kavramlarından bahsedildi.”

*Kaynak: -http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=975467&Date=19.01.2010&CategoryID=77#-

“Rektörcüm, ben senin annene mektup yazıyor muyum ‘teyze senin oğlun faşist” diye?” üzerine 4 yorum

  1. merhabalar
    yazımı yayınlarmısınız bilmem ama;
    cafrande sitesine sürekli giriyorum.çok çok beğeniyorum.ve çok kişiye tavsiye ediyorum..nedenmi.sizden bir menfaatmi istiyorum hayır kesinlikle hiç bir karşılık beklemeden.yazımın yukarıdaki konu ile hiç bir bağlantısıda yok.dikkatimi çeken bişi var oda.bir çok yazınızda İslam’a dolaylı olarak saldırmanızdır.müslüman olanları küçük düşürmenizdir.acaba sizinde İslam’a ve müslümanlara karşı takındığınız tavrın adı faşizm değilmi.acaba burda yazıları yayınlanan kürt sosyalizmini savunan arkadaşların yazılarını özelliklemi seçiyorsunuz.ilkelerinizdeki tarafsızlık şartlarını bence birdahada gözden geçirin.birkaç kendini bilmez müslümanın hatasını İslama mal etmek ve bunu herdefasında abarta abarta yazmak hangi vicdana sığar acaba.kendini bilmez birkaç cahilin İslama dolaylı saldırısınıda abartmıyorum.fakat bir çok yazıda bunu görünce bayağı sıkıldım.bunu sizede mal etmiyorum fakat gözden geçirmenizi istiyorum sadece.SOL GÖRÜŞLÜ arkadaşların yorumlarına bakın konu hakkındaki eleştrilerinde takip edilen yolun yüzde doksanı birbirine benziyor.sistemi eleştirme;eleştirirken müslümanları örnek gösterme.
    sizce bu nedir.editör kardeş ister yayınla ister yayınlama.buda benim fikrim.

    Merhaba Ercan,
    Biz belirtiğiniz gibi herhangi bir inanışa veya İslam’a saldırmıyoruz. Bilimi özgür düşünceyi karşısına alan her türlü sol veya sağ sapkınlıklara ve saplantılara, gericiliğe, dini ve milleti çıkarları doğrultusunda kullanan tüccarlara -dolaylı değil- direk karşı çıkıyoruz. Kişisel önyargılarınızı -ve varsa yaralarınızı- bir kenara bırakarak siteyi incelerseniz özel olarak bir dini veya inanışı hedef olarak asla görmüyor, göstermiyor olduğumuza çok kolay kanaat getirebilirsiniz.
    Ancak bununla beraber “birkaç kendini bilmez müslümanın hatasını İslama mal etmek” olarak tarif ettiğiniz kaideleri bozmayan istisnai durumlara örnek göstermemiz gerekirse; Sivasta Allah adına Aydınları, Alevileri katleden yaratıkları bu ülkede Suni Müslümanların bütünü sahip çıkıyorsa, bir kişi bile çıkıp bu yanlıştır özür diliyoruz demiyorsa, bunları milletvekili, belediye başkanı seçiyorsa “birkaç kendini bilmez müslümanın hatasını” hepsi sahipleniyorsa kimse kusura bakmasın o zaman bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur.

    selam ve sevgiler…

  2. cevap mesajınıza yürekten katılıyorum. ben de hergün sitenizin ziyaretçisiyim ve yanlış anlamayın ama herkese tavsiye etmiyorum; çünkü paylaşacağım kişilerin bizim dilimizden anlaması gerekliliğine inanıyorum ki haksız sayılmıyorum sanırsam;yukarıdaki yoruma bakıldığında.
    kişin ailesine cafrande.org’a emeği geçen herkese
    selam ve sevgilerimle

    Cvp:
    Teşekkürler Gülay,
    Sitemizin tanınması, daha fazla kişiye ulaşması yaptığımız işin anlam kazaması açısından oldukça önemli.

  3. Selâmlar!

    Siteyi bir süredir severek takip ediyorum.

    İslâm dini ve müslüman kisvesi altında yapılan her türlü vicdansızlığa, söylenen her türlü yalana-dolana, sarf edilen her türlü söze şiddetle karşı çıkıyorum. Bu ülkede yönetime malum parti geldikten sonra, hemen hemen bütün kurumlara kendi “vasıfsız, körkütük cahil, kendini bir şey sanan” adamlarını yerleştirmeye başladıktan sonra artık hiçbir iş yolunda gitmeyecektir. Bizzat gözümle şahit olduğum ve ayrıca duyduğum pek çok olayda bunu görmek acı verici. İnsanlara her anlamda ( kılık-kıyafet, düşünce tarzı, vs ) kendinden farklı gelenlere orgaznie bir şekilde yıldırma politikasının uygulandığı iğrenç ortamlar var. Bu kurumlarda çalışan sözümona “diğerlerinden farklı” olanlara “şu işi yap” deyip de yetki vermeyen, işi yaptırtmayan ve yapılmaması için her türlü engeli ve pisliği yaratan beyinsizlerin giderek arrtığı bir ülkede elbette ki İslâm’ın bölücülüğünden bahsetmek yanlış olmaz. Dinler insanlığın doğuşundan beri her daim “bölücü” olmuşlardır, “birleştirici” değil. “Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.” atasözünün tam da söylenmesi gereken bir noktada bu zihniyetin yönettiği Türkiye’yi çok ama çok kötü günlerin beklediğini söylemek zorundayım. Oysa herkes doğru oturup, doğru konuşup kendine ve kendi işine bakmalı; size ne Ayşe ne giymiş, Fatma kimi kime ve neden şikayet etmiş. Yobazlığın gittikçe daha fazla kol gezdiği ve gezeceği bir toplum olmaktan kendimizi kurtarmamız bu gidişle çok zor gibi görünüyor. Herkes üzerine düşeni yapsın, daha çok kitap okusun, daha çok bilgilensin, daha çok tarafsız ve özgür olsun, LÜTFEN!

  4. cafrandenin böyle bir hata yapacağını düşünmemekle birlikte; türkiyede yapılan şeyin dincilik değil din tüccarlığı olduğunu belirtmek istiyorum. yanlış fikirler üzerinden tehlikeli bir yargıya varış yaşanıyor. akp li olmak= müslümanlık-mış(!) gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor bilinçli olarak. ancak şu fark görülmezse tehlikenin boyutu daha da artar. müslüman olmak istanbul belediyesinde işçi iken şimdi en zengin devlet adamları listesine girmeyi farz kılıyorsa, ben değilim. oğlunun türkiye altın piyasasına hükmetmesiyse, gemicikler filosu yaratmasıysa, yine değilim. tıka basa yerken komşusuna sadece oyuncaklar, kömür ve makarna dağıtmaksa ben değilim. “ananı al da git” demek devlet adamlığının şer’i hükmüyse ben değilim. davos’ta müslüman çocuklarına ağlayıp; israille ticareti iki’ye katlayıp, kürt illerinde ceylan önkol öldürülürken münafıksa, ben hiç değilim. ben müslüman olduğum için insanlaşacaksam, zor. ama insan olduğum için müslümanlaşacaksam sonuna kadar evet. ercan kardeşim. din insanda kişilik mekanizması değil sadece bir kontrol ve davranış mekanizmasıdır. yahudi olup müslüman işçilerine bayram harçlığı veren gördüğüm gibi, müslüman olup namaza giden işçisine kaytarma diyen de gördüm. ercan’a ve bu düzeyi yaratan cafrandeye sonsuz teşekkürler.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şairler ve yazarlar ölümünden sonra Nazım Hikmet Ran için ne yazdılar? (2)

Louis Aragon (1897-1982)"Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmedi....

Kapat