Analitik Psikolojinin Kurucusu Carl Jung’a Göre Dini Hayatının Kaynağı Olan, Kolektif Bilinçaltı*

JungFreud’la birlikte Carl Jung (1875–1961), muhtemelen en çok tanınan modern psikologdur. Aslında Freud ile bağlantılı olsa da, meslek hayatının ilk evrelerinde ustadan ayrılmış ve Zürih’te kendi “analitik psikolojisi”ni geliştirmiştir.
Aslında kendisi, Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin ilk başkanıdır. En kendine has kavramları arasında, pek çok diğer şeyle birlikte insanın dini hayatının kaynağı olan, kolektif bilinçaltı bulunur. Aşağıdaki seçkiler Jung’un Ortak Bilinçaltı’nın Arketipleri (1934) ve Ruhun Doğası Üzerine (1946) adlı eserlerinden alıntıdır.

 

Ortak bilinçaltı hipotezi, insanların başlangıçta garipsediği fakat kısa bir süre sonra benimsediği ve alışılmış kavramlar olarak kullandığı düşünceler sınıfına aittir. Bu durum, genel anlamıyla bilinçaltı kavramı için de böyledir. Özellikle Carus ve von Hartmann tarafından dile getirildiği şekliyle, felsefi bilinçaltı fikri, karşı konulamaz materyalizm ve ampirizm dalgasının etkisi altına girdikten sonra, ardında ufak bir dalgacık bırakmıştır ve zamanla tıbbi psikolojinin bilimsel alanında yeniden kendini göstermeye başlamıştır.

Başlangıçta, bilinçaltı kavramı bastırılmış ya da unutulmuş muhteviyat durumunu ifade etmekle sınırlıydı. En azından mecazi anlamda bilinçaltının sahnede oyuncu olarak yerini almasını sağlayan Freud için bile, bilinçaltı unutulmuş ve bastırılmış muhteviyatın toplandığı yerden başka bir şey değildir ve sadece bunlar sebebiyle işlevsel bir önemi haizdir. Aynı şekilde, Freud için, her ne kadar kendisi bilinçaltının antik ve mitolojik düşünce biçimlerinin farkında olsa da, bilinçaltının kişiye özgü bir doğası vardır.

Bilinçaltının yüzeysel katmanı, az ya da çok, kesinlikle kişiseldir. Ben buna kişisel bilinçaltı diyorum. Fakat bu kişisel bilinçaltı daha derin bir katmana dayanır. Bu katman, kişisel tecrübelerle oluşmamıştır ve kişisel bir kazanım değildir, doğuştan gelmedir. Ben, işte derinlerdeki bu katmana ortak bilinçaltı diyorum. “Ortak” terimini seçtim, çünkü bilinçaltının bu kısmı kişisel değil, evrenseldir. İnsan ruhunun tersine, her yerde ve tüm insanlarda az ya da çok aynı olan bir içeriğe ve davranış biçimlerine sahiptir. Bir başka deyişle, ortak bilinçaltı, tüm insanlarda aynıdır ve böylelikle hepimizde mevcut olan insanüstü bir doğanın ortak ruhsal alt katmanını oluşturur.

Ruhsal varoluş, yalnızca bilinçli olan muhteviyatın varlığıyla ayırt edilebilir. Yani ancak muhteviyatına işaret edebildiğimiz sürece bilinçaltından söz edebiliriz. Kişisel bilinçaltının başlıca muhteviyatı duygulara ilişkin komplekslerdir ve ruhsal hayatın özel ve kişisel kısmını oluştururlar. Öte yandan, ortak bilinçaltın muhteviyatı arketipler olarak bilinir.

“Arketip” terimi, Philo Judaeus’un yaptığı Imago Dei (Tanrı İmgesi) göndermesi kadar eskilere dayanır. Ayrıca “Dünyanın yaratıcısı, tüm bu şeyleri kendisi tasarlamamıştır, kendisi dışındaki arketiplerden kopya etmiştir.” diyen Irenaeus’ta da bu terimle karşılaşılır… Bizim amaçlarımız için bu terim, ortak bilinçaltının muhteviyatı göz önüne alındığında, antik ya da -benim deyişimle- ilkel tiplerle yani eski zamanlardan beri var olan evrensel imgelerle uğraştığımızı belirtmesi bakımından yerinde ve kullanışlıdır. Lévy-Bruhl tarafından dünyanın ilkel bakış açısındaki sembolik figürleri anlatmak üzere kullanılan “représentation collectives” terimi, bu terim aynı zamanda bilinçaltı muhteviyat için neredeyse aynı anlama gelmekte olduğundan kolaylıkla kullanılabilir. İlkel kabile irfanı/ilmi, özel bir biçimde değişime uğramış olan arketiplerle ilgilenir. Bunlar, artık bilinçaltının muhteviyatı değildir fakat artık geleneğe göre, genellikle ezoterik öğreti biçimindeki bilinçli formüller öğretisine dönüşmüştür. En son bahsedilen, esasen bilinçaltından türeyen ortak muhteviyatın aktarımı için tipik bir ifade biçimidir.

Arketiplerin bilinen bir başka ifadesi mitler ve peri masallarıdır. Fakat burada da, uzun süreçler boyunca belli şekilde damgalanan ve nesilden nesle geçen formlarla uğraşmaktayız. “Arketip” terimi, “représentation collectives” terimine ancak dolaylı yoldan atıfta bulunur; çünkü arketip terimi, yalnızca bilinçli ayrıntılandırmaya henüz sevk edilmemiş olan ve bu nedenle ruhsal tecrübenin doğrudan bir başlangıç noktası durumunda bulunan ruhsal muhteviyata işaret eder. Bu anlamda arketip ve zaman içinde gelişmiş olan tarihi formül arasında büyük bir fark vardır. Özellikle ezoterik öğretinin daha yüksek seviyelerinde, arketipler, bilinçli ayrıntılandırmanın önemli ve ölçücü etkisini oldukça şüphe götürmez bir şekilde gözler önüne seren bir yapı olarak ortaya çıkar. Rüyalarda ve öngörülerde karşılaştığımız gibi, onların doğrudan tezahürü, çok daha bireysel, daha az anlaşılır ve örneğin mitlerden daha naiftir. Arketip, özünde bilinçaltı bir muhteviyattır; bu muhteviyat, bilinçlenmek ve algılanmakla başkalaşır ve içinde kendisini gösterdiği bireysel bilinçlilikten etkilenir.

Arketipin sembolik olarak ne anlama geldiği, onun mitlerle, ezoterik öğretiyle ve masallarla olan ilişkisine bakıldığında yeterince açıktır. Ancak arketipin psikolojik olarak ne demek olduğunu belirtmek istersek, işler daha karmaşık hale gelir. Şimdiye kadar mitoloji uzmanları güneşle, ayla, meteorolojiyle ya da bitkilerle ilgili fikirlerle ve buna benzer başka fikirlerle kendilerine daima yardımcı olmuşlardır. Mitlerin ruhun doğasını açığa çıkaran ilk ve en önemli ruhsal olgu olduğu gerçeği, onların şimdiye dek görmeyi tamamıyla reddettikleri bir şeydir. İlkel insan, bariz olanın nesnel açıklamalarıyla ilgili değildir; dış duyulara dayalı tüm tecrübeleri, içsel ve ruhsal olayların karşısında sindirmek için zaruri bir ihtiyaca sahiptir ya da bilinçli olmayan ruhunun bu yönde dayanılmaz bir arzusu vardır da diyebiliriz. İlkel insan için güneşin doğuşunu ve batışını görmek yeterli değildir. Bu dış gözlem, aynı zamanda ruhsal bir olay da olmalıdır. Hareket halindeki güneş, son tahlilde insanın ruhundan başka bir yerde ikamet etmeyen bir tanrı ya da kahramanın kaderini temsil etmelidir. Yaz ve kış, ayın evreleri, yağmurlu mevsimler ve bunun gibi doğanın diğer tüm mitolojik süreçleri, bu nesnel olayların alegorileri değildir. Bunlar, yansıtma yoluyla insanın bilincine ulaşabilir hale gelen ruhun içteki, bilinçaltı dramasının sembolik ifadeleridir ve bu yansıtma doğa olaylarında gözlemlenir. Söz konusu yansıtma, öylesine aslîdir ki, onu dış nesneden bir dereceye kadar ayırmak, medeniyetin binlerce yılını almıştır. (…)

İlkel insan öznelliğiyle bizi öylesine derinden etkiler ki, gerçekten de çok uzun süre önce, mitlerin ruhsal bir şeylere atıfta bulunduğunu tahmin etmiş olmalıydık. İlkel insanın doğa bilgisi, aslında ruhsal bir bilinçaltı sürecin dili ve dış giysisidir. Fakat bu sürecin bilinç-dışılığı, insanın bu mitleri açıklama çabalarında, neden ruhtan başka her şeyi düşündüğünü ortaya koyar. İnsan, ruhun mitleri meydana getiren bütün imgeleri içerdiğinden tamamen habersizdi ve bizim bilinçaltımız, bir iç dramayla hareket edip acı çeken bir nesnedir. İlkel insan, bu dramayı analoji yoluyla doğanın hem büyük hem de küçük süreçlerinde yeniden keşfeder.

***
Bu teori ve [Freudyen] insan kavramı bizim Weltanschauung’umuz için değerli bir şey içeriyor mu? Pek zannetmiyorum. Bu, Freud’un psikanalizinin altında yatan yorumlayıcı psikolojinin temel prensibi olan, On Dokuzuncu yüzyıl sonlarının iyi bilinen rasyonel maddeciliğidir. (…)

Psikanaliz, sadece birkaç kişinin bildiği gerçekler üzerindeki perdeleri kaldırmıştır ve hatta onlarla uğraşabilmek için çaba sarf etmiştir. Fakat onlara karşı yeni bir yaklaşımı var mıdır? Bu büyük etki, kalıcı ve faydalı sonuçlar doğurmuş mudur? Dünya görüşümüzü değiştirmiş midir ve böylelikle Weltanschauung’umuza katkıda bulunmuş mudur? Psikanalizin Weltanschauung’u rasyonel materyalizmdir, özünde pratiğe dayalı bir bilimin Weltanschauung’udur ve biz bu görüşü yetersiz buluruz. Goethe’nin bir şiirini, onun anne kompleksine bağladığımızda, Napolyon’u bir erkeksi protesto vakası ya da Aziz Francis’i bir cinsel bastırılmışlık vakası olarak açıklamaya çalıştığımızda, üzerimize büyük bir tatminsizlik hissi çöker. Açıklama yetersizdir, şeylerin anlamının ve gerçekliğin hakkını vermez. Güzellik, büyüklük ve kutsallığa ne olmaktadır? Bunlar, kendileri olmaksızın insanın varoluşunun son derece anlamsız olacağı hayati gerçekliklerdir. (…)

Böylece insan, tabula rasa’dan başka bir şey olmayan karmaşık bir ruhsal yapıyla doğar. En cesur fantezilerimizin bile, ruhsal kalıtımımızca çizilmiş sınırları vardır ve hatta en çılgınca fantezilerin perdesinden bile, en başından beri insan zihninde kalıtımsal olarak bulunan baskınlıkları hâlâ görebiliriz. (…)

Ruhsal kalıtım dünyamıza, ortak bilinçaltı adını verdim. Bilinçliliğin içerdiklerinin tamamı, bireysel olarak edinilmiştir. Eğer insan ruhu, sadece ve sadece bilinçlilikten oluşsaydı, bireyin yaşamı sırasında ortaya çıkmamış olan ruhsal tek bir şey bulunmazdı. Öyleyse, basit bir anne-baba kompleksinin ardındaki durumları ve etkileri boşuna araştırırdık. Anne ve babaya indirgeyerek, son kelime söylenirdi; çünkü anne ve baba, bilincimizdeki ruhu ilk olarak ve her şeyden fazla etkileyen faktörlerdir. Fakat aslında bilincin kapsadıkları, sadece çevrenin etkisiyle ortaya çıkmadı, aynı zamanda bizim ruhsal kalıtımımız yani ortak bilinçaltı tarafından da etkilendi ve düzenlendi. (…)

Eğer, bu derste, insanoğlunun tanrılar gibi her daim uzaya yansıttığı ve kendisine kurbanlar vererek taptığı güçlerin hâlâ hayatta ve kendi bilinçaltı ruhumuzda mevcut olduğunun farkına varmanızı sağlayabildiysem, bundan mutluluk duyarım. Söz konusu farkındalık, en eski zamanlardan beri tarihte büyük roller oynamış olan birbirinin kopyası durumundaki bu dini uygulama ve inançların, bireylerin acayip hayalleri ve düşüncelerine doğru izinin sürülemeyeceğini göstermeye yeterli olmalıdır, fakat bu hayaller ve düşünceler, varlığını, ruhsal dengeyi bozmadan göz ardı edemeyeceğimiz bilinçsiz güçlerin etkisine daha fazla borçludur. (…)

Tüm bunların ışığında, analitik psikoloji, bilinçliliğin abartılmış rasyonelliğine karşı bir tepkidir ve doğayı kontrol altına almaya çalışarak, kendini ondan soyutlar, insanı kendi doğal tarihinden uzak tutar. Kendisini doğum ve ölüm arasındaki kısa bir süreden oluşan sınırları belli bir şimdiye nakledilmiş halde bulur. Bu sınırlama, kişinin anlamsız ve zararlı bir varlık olduğu duygusunu yaratır ve hayatın tamamen tadına varmak mümkünse, onun hayatını dilediği yoğunlukta yaşamasını engelleyen işte bu duygudur. Hayat durgunlaşır ve artık bütünlüklü/tam insanın bir örneği değildir. İşte bu nedenle, bu kadar çok yaşanmamış hayat, bilinçsizliğe düşer. İnsanlar, kendilerine çok küçük gelen ayakkabılarla yürüyormuşçasına yaşarlar. İlkel insanın hayatındaki özelliklerden biri olan sonsuzluk özelliği tamamen yok olmuştur. Çevremiz rasyonel duvarlarla çevrili halde, doğanın sonsuzluğundan uzakta tutulmaktayız. Analitik psikoloji, rasyonalizmimizin reddettiği bilinçaltının fantezi yüklü imgelerini ortaya çıkararak, bu duvarları yıkmaya çalışmaktadır. Bu imgeler, duvarların arkasında yer almaktadır ve görünüşe bakılırsa geçmişimizde gömülü olan ve kendisine karşı mantık duvarlarının arkasına saklanmış olduğumuz, bizim içimizdeki doğanın bir parçasıdır. Analitik psikoloji, bu son çatışmayı Rousseau ile “Doğaya geri dönerek ” değil, başarıyla ulaştığımız mantık seviyesine tutunarak ve insanın ruhsal temellerinin bilgisiyle bilinçliliği artırarak çözmeye çalışır.

*C. J. Jung’un Derlenmiş Eserleri, cilt 8, Ruhun Yapısı ve Dinamikleri, s. 365-7, 372, 375, 380-1; cilt 9, Arketipler ve Kolektif Bilinçaltı, (On the Collective Unconscious) bölüm 1, s. 3-7. 1959 ve 1960 Routledge and Kegan Paul Ltd.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here