Onat Kutlar: “Nasıl bir sessizlikti bu kardeşler? Niçin başını kaldıran kimse yok unutuşa?”

Yapayalnızdım.
Ahşap ve durgun bir gemi aslanının yelesine yaslanıp gözlüklerimi takarak düş’ün kıyılarını görmeye çalıştım. İşte oradaydılar. «Kırılmış itice ayak bilekleri, omuzlarında soluk örtüleriyle yaslı analar.» Ölmüş ve ölecek oğullarını, kocalarını bekleyen kadınlar. Bir kıyıyı boydan boya dolduruyorlardı. Saydamdılar, «denizde gemiler gibi». Ve aralarında kanatları kırılmış bir melek. Bir çığlık gibi sessizdiler. Kumlara ellerindeki değneklerle çizdikleri biçimleri göremiyordum. Üstelik o izleri silecek bir deniz yoktu.

Kara Ada Gecesi*

15 Eylül’83 Cova Körfezi’nde, ıssız bir koyda, sabaha karşı ve açık gözlerle başlayan karanlık bir düş gördüm. Senin yüzünle başlayan bir düş. Kendi işkenceni çizdiğin bir Maltepe kâğıdına saçlarının tütününü sarmış, adeta boğularak derin nefesler çekiyordum. Zorlu bir geceydi. Med zamanının yakamozlu suları ayışığı ile birlikte çekilmiş, yerinde, can çekişen bir hayvanın ıslak derisi gibi usul usul seğiren bir yeryüzü kalmıştı. İşte bütün karanlık günleriyle eylül. Gökyüzü yıldızsızdı. Venüs, turistik bir motelde boynu altın zincirli dostunun koynunda uyuyor olmalıydı. Dağ keçilerini güden inatçı birinin çok zamanlar önce yaktığı ilk ateş (Prometheus’u senden iyi kim hatırlayabilir?) olan Çobanyıldızı bile yoktu.
Yapayalnızdım.
Ahşap ve durgun bir gemi aslanının yelesine yaslanıp gözlüklerimi takarak düş’ün kıyılarını görmeye çalıştım. İşte oradaydılar. «Kırılmış itice ayak bilekleri, omuzlarında soluk örtüleriyle yaslı analar.» Ölmüş ve ölecek oğullarını, kocalarını bekleyen kadınlar. Bir kıyıyı boydan boya dolduruyorlardı. Saydamdılar, «denizde gemiler gibi». Ve aralarında kanatları kırılmış bir melek. Bir çığlık gibi sessizdiler. Kumlara ellerindeki değneklerle çizdikleri biçimleri göremiyordum. Üstelik o izleri silecek bir deniz yoktu.

Sonra öbürlerini gördüm. Gecekondu evlerini, soğuk evleri, pencerelerinden kemikler atılan hastaneleri, sirke kokularından geçilmeyen kundura mağazalarını, irinli yaralar gibi açılan sokakları. Ellerinde yüzyılların tuncuyla yapılmış kocaman anahtarlar, ekmeğin kapısını açmaya giden ince boyunlu titreyen çocukları gördüm. Köylüler bulutların ağır ve killi toprağını başaksız bir nadasa hazırlıyorlardı. Sonra sırtlanları gördüm. Aslanların ölü diliyle konuşuyorlardı ve önlerinde teni çürümüş sözcüklerin kemiklerinden bir yığın. Bir ayna, ufkun önünde, çömelmiş kocaman bir kıçı yansıtıyordu. Boşalan, hiç durmadan boşalan pisliği örtmek için dönüyordu beyaz kâğıt toplan. Bir ses usulca fısıldadı kulağıma: «Acılardan daha büyük bir yer yoktur. Bir tek evren var, o da kanayan bir evren …»

Gene de her şey sessizdi. Kül yağıyordu Kara Ada kıyılarına. Unutuşun külleri. Ölü toprağı. Kadınların eskiden leylak kokan evlerine, bir evden bir eve çevrilmiş iplere asılı çamaşırların bayraklarına, buğusu Hâlâ tüten barış ekmeğine, haziran güneşinin çiçekler yığdığı balkonlara, «öpüşlerle derinleşen» gölgeli odalara, bütün güzel çocukların anası olan özgürlüğün saçlarına, sararmış bildiri kuşlarının kanatlarına, toprağa, denize ve gökyüzüne.
Nasıl bir sessizlikti bu kardeşler? Niçin başını kaldıran kimse yok unutuşa? Niçin bu kadar ölü var? Niçin bu kadar çok deniz setleri? Ve niçin bu kadar çok unutmak istediğimiz şey var?

Karanlık bir umutsuzluğun tortusu, sık sık deri değiştiren bir yılan gibi, bütün bir gece boyu yüreğime çöreklenmeye çalıştı. Aynı anda hem üşüyerek, hem terleyerek açtım gözlerimi. Düşle gerçeğin kıyısında, «terk edilmiş bir sabah iskelesindeyim. Ve yola çıkma saati olmalı, ama nereye? Buğular içindeydim. Kızgın taşlarıma değdikçe ağır ağır sise dönüşen gözyaşlarının çiğleriyle örtülü yüzüm. Deniz gövdemi yalıyordu ve ortalıkta kimse yok. Gene yapayalnızım.

«Caramba!» dedi birden dost ve umutlu bir ses, «İlk bahar gözyaşlarına aldırmaz…» Baktım, oydu: Baskı’ nın, zulmün Kara Ada’sının, yeryüzünün aydınlık şairi. Pablo Neruda. Üstünde açık sarı bir giysi vardı. Bir Budist giysisi, Batavya’dan. Yüzünde, gülümseyen gözlerinin kıyısında Tim’in ince çizgileri. «Yıllar önce sordum bu umutsuzluk sorularını-» dedi. «Nereye gitmeliydim? Geriye, yalnızlığıma mı dönmeliydim? Nerede olmalıydım? Susmalı mıydım, yoksa titremeli mi? En yakınımda duran, en önemli, en büyük ve en hesapta olmayan şeyin yolumu aydınlattığını göremiyordum. Her şeyi düşünmüştüm ama insanı unutmuştum. Yürek acılarını biliyordum, kentleri, fabrikaları. Ama oradaki insanları bilmiyordum. Sonra herkesin yolu benim de yolum oldu. Yalnızlığın güneyinden kuzeyine göç ettim. Yaşayan insanların arasına, benim alçakgönüllü şiirimi kendilerine kılıç yapacak, acılarının teri için bir mendil gibi kullanabilecek insanların yanına gittim. Bak… Şimdi mekan büyük, derin ve kalıcıdır. Ayaklarımız yeryüzüne basıyor. Bu kalıcı topraklarda yürüyeceğiz. Biz gizi aramıyoruz, çünkü gizin kendisiyiz biz…» Bedeninin yapısı ile dikkati çekiyordu. «Düşünceli bir Endülüslü ile mağrur bir Araukanya’lıyı birleştiren bir yapı. Davranışları rahattı. Sesi yumuşak…» Sözleriyle acıların okyanusunu yatıştırmak ister gibiydi.

Hırçın bir sesle karşılık verdim: «Ama görüyorsun yeryüzünü, sessizliği, yalnızlığı, umutsuzluğu, ölümleri, baskılan. Görüyorsun şu üzerine ölüm külleri yağan yaralı hayvan derisini.» Gülümsedi. «Ben taşralıyım» dedi, «ve maddeciyim. Kasabalarda, köylerde okudum şiirlerimi. Alanlarda, opera binalarında, nerede olursa olsun. Patagonyada koyun kırpıcılarına bile şiir okudum. Çünkü halkım ben, parmakla sayılmayan. Sesimde pırıl pırıl bir güç var. Karanlıkta boy atmaya sessizliği aşmaya yarayan. Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde…»

Okyanusların, buzlu And Dağlarının, el değmemiş ormanların ve tüm yeryüzünün büyük şairi, hepimizin dostu Pablo Neruda! Biliyoruz, senin yaşamın, tüm yaşamlardan oluşmuş bir yaşamdı. Bir şair yaşamı. Evrenin ışığı, okyanus ışığının tekliğine, bütünlüğüne varsın, ulaşsın diye ülkenin köklerinden bir yeryüzü ağacı yetiştirdin. Hepimizin sırtımızı ortak dayadığımız bir ağaç. «Kimse ben Pedroyum diyemezdi orada. Ne Roza vardı, ne de Maria. Kuma ve toza dönmüştük hepimiz. Ve birer yağmurduk yağmurun altında…» Ama gel gör ki sokaklar gene kan. Bugün yeniden gör yeryüzünü. Kendi ülkene bak. Kara Ada’ da yakılan evine, öldürülen çocuklara bak. Sessiz, ıssız ve şenliksiz ülkelere…

Cova Körfezi’nin karanlık düşünün sonunda, bir şair sesi, ıssız bir sabah iskelesine usulca «Dinle» dedi. «Tencere seslerini duyuyor musun? Bizimkilerin türküsüdür bu. Haksızlığa, baskıya, işkenceye başkaldıranlara!. Bizim kıtamızın adı umuttur…»
Gözlerimi uyanıklığa açtım. Bu kez gerçekten Sabah oluyordu. Doğu’da senin hünerli ellerinle getirip boyadığın ateş.

Onat Kutlar
15 Eylül 1983
Yeter ki Kararmasın

*Pablo Neruda’nın Şili’de evinin bulunduğu yer

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Arthur Schopenhauer Felsefesinde Aşkın Metafiziği – Mert Sarı

Tüm diğer canlılarda ve hatta insanlarda da hep erkek seçtiğini, seçimde bulunduğunu sanır. Oysa bu büyük bir yanılsamadır. Gerçeklikte seçim...

Kapat