“Umut gibi umutsuzluk da öğrenilmesi gereken bir şey olmasın?” Ölüm Üzerine Düşünceler

ölüm
Rus yazar Vasili Rozanov’un sözü insanı sakinleştiriyor: “Bütün dinler gelir geçer, sonunda bir iskemleye oturup uzaklara bakmak kalır.” Ölümden korkmak için hiçbir sebep yok. Ama ölümden korkmak da, Nâzım’ın dediği gibi “ayıp” değil. Mevzu ölümden ziyade hiçliktir aslında. Kadim dinler, insandaki hiçlik duygusunu (“boşluk duygusu” mu demeli yoksa) teskin etmek üzere kurulmuşlardır. Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz,

neyi bekliyoruz, neden hareket ediyoruz gibi temel metafizik sorular, varlık problemine olduğuna kadar hiçlik problemine de aittir. Ölüm hiçliktir. Varlığın gayesi yok olmamak, hayatı muhafaza etmektir. Çoğalmak bundan sonra gelir. Fakat yine de ölüm oradadır: Ölüm varlığın sonudur.

Rozanov, zamansal olarak, işte bu kaçınılmaz yok oluşun bir an öncesinde durmaktadır sanki. Zamanın akışı az sonra kesintiye uğrayacaktır. Kaygılar toplanmış, eski günahlar hatırlanmış, pişmanlıklar, kırgınlıklar dağılmıştır belki. Aşina olunmayan bir deneyim olarak ölüm, varlığa temas edecek, onu çekip alacaktır dünyadan. Heidegger, ölüm varlıkta “ürperti”ye neden olur; bu ürperti yoğunlaştıkça “korku”ya dönüşür derken, haklı olabilir. Demek varoluşun kalbine kazınan başlıca duygudur korku.

Neyse ki “iskemle,” sükûnete davet eder insanı. Hiçliğin dehşeti yatışır, korku seyrelir. Uzaklar vardır, ufuk çizgisinde gökyüzü parıldıyor; akşamın alacası dünyayı renklere bürüyordur. Hayat değerlidir. Emsalsizdir. Ve tarifsizce güzeldir. Bu hazineyi kaybetmek gurur inciticidir, hele de kazanacak daha kıymetli bir hazine yoksa karşılığında.

Ölüm söz konusu olduğunda Heidegger’de kaygı ve korku, Rozanov’da sükûnet belirleyicidir. Gelgelelim, bunlar konforlu duygulardır. Sükûnetin ve korkunun yanı sıra, varoluşun bir başka veçhesi daha vardır: Huzursuzluk. Huzursuzluk ölüm bilincine de, dinsel duygulanımlara da galebe çalar. Kurtarıcı iskemle anlamını yitirir. Huzursuzluk oturmaya değil, harekete kışkırtır.

Orhan Koçak, Rozanov’un iskemlesine Beckett’i oturturken, varoluşa damgasını vuran huzursuzluğa değinir:

“Beckett orada olsaydı başını sallar ve şunları eklerdi: İskemle gevşemiş, gıcırdıyor. Gözlerim de iyi görmüyor zaten. Eh, ben kalkıp gideyim artık…” (Defter, Aralık-Ocak 1987, s. 98).

Beckett, Rozanov’un “temiz ölümüne” pek yanaşmaz. Fazla idealdir çünkü: Uzaklara bakıp ölümü kabullenmek, temiz döşeklerde ve ağrısız bir şekilde göçüp gitmeyi arzulamak. Ölümün burjuvaca imgesidir bu. “Korku” da burjuva bir niteliğe sahiptir, bedeni ihmal ettiği, sadece ölüm bilincine odaklandığı için. Beckett acılar içinde çözülüp dağılacak bedene işaret eder, işi gaddarlığa vardırarak hem de:

Bir gün kör olacaksın. Benim gibi. Bir köşede oturuyor olacaksın, boşlukta kaybolmuş küçük bir leke. Karanlıkta kalacaksın sonsuza dek. Benim gibi. Bir gün, yoruldum, oturayım deyip bir kenara oturacaksın. Sonra, acıktım, diyeceksin, kalkıp yemek hazırlayayım. Ama ayağa kalkamayacaksın. Oturmakla hata ettim, diyeceksin. Ama madem ki oturdum, biraz daha oturayım, sonra kalkıp bir şeyler yerim, diyeceksin. Ama hiç kalkamayacaksın, bir şey de yiyemeyeceksin. Biraz duvara bakacaksın. Sonra, gözlerimi kapayayım, diyeceksin, belki biraz uyusam daha iyi olur diyeceksin ve kapayacaksın. Açtığın zaman artık duvar olmayacak. Boşluğun sonsuzluğu çevreni saracak. Bütün çağların yeniden dirilen bütün ölüleri dolduramayacak o boşluğu. Bozkırın ortasında ufak bir çakıl taşı olacaksın. Evet, bir gün neyin ne olduğunu anlayacaksın. Benim gibi olacaksın. Yalnız senin kimsen olmayacak, çünkü sen kimseye acımamış olacaksın ve zaten acınacak kimse de kalmamış olacak.” (Oyun Sonu, çev. Genco Erkal, Mitos Boyut, s. 43.)

Beckett’in tasvir ettiği trajik “son”a galiba içinden geçtiğimiz şu dönemde ulaştık. Hastanelerin, tımarhanelerin, hapishanelerin, huzurevlerinin, bakımevlerinin, fabrikaların ve hatta ofislerin duvarlarına bakarak ölümü bekleyen, beklerken korkunç acılar çeken, eklemleri tutmayan, gözlerinin feri sönen, omuzları sızlayan, bel ağrılarından kıvranan insanların sancılı ve yavaş ölümü. Müşterek kaderimiz: Temiz değil, kirli ölümdür.

Ölüm, kapitalizm ve reel siyaset pratikleri tarafından hiç olmadığı kadar çok siyasallaşmıştır. Ölüme ayarlı hayatlarımızı yaşarken içimizde taşıdığımız o boşluk duygusu, hiçbir surette ve hiçbir şeyle doldurulamayacaktır. Ne din, ne Tanrı, ne de başka bir meşgale. Sonsuz bozkırdaki çakıl taşlarıyız! “Yaşam hakkını” savunmaya, ölüm hakkını savunarak mı varmalı acaba? Sahi, ölüm nedir?

İnsan hayvan değilse nedir?

André Malraux 4 Kasım 1946’da Sorbonne’da bir konuşma yapar: “Nietzsche’den beri Tanrı öldü ama şu ihtiyar Avrupa’da İnsan’ın da ölüp ölmediğini bilmemiz gerekiyor.” İşiteni dehşete düşürecek bir yargı bu. Nitekim Malraux’nün konuşmasını dinleyenlerden biri de, “derinden etkilendiğini,” belirten Althusser’dir: “O sıra içimizde bir boşluk duyumsadığımızı unutmayacağım (…) Malraux’nün korkularını paylaşmayanlar bile derin bir tedirginlik duymaktan kendilerini alamıyorlardı.” Althusser’in ve daha başkalarının duydukları “boşluk” ve “tedirginlik,” Malraux’nün -deneyimden süzülüp gelen- sözünün dünyaya düştüğü zaman dilimiyle alakalı. Bu türden yarı-peygamberane sözler, genellikle sancılı dönüm noktalarında dillendirilir. II. Dünya Savaşı Avrupa’yı yerle yeksan etmiştir: İspanya İç Savaşı bastırılmış, Naziler Yahudileri, komünistleri, Çingeneleri, eşcinselleri toplama kamplarında “nihai çözüm” uyarınca imha etmiş, bombalanan kentler harabeye dönüşmüş, milyonlarca insan savaşta yok edilmiştir. Silahların bir anlığına sustuğu eşikte, “barışın” da en az savaş kadar öldürücü olduğu, barışın çok daha tahripkâr savaşlara hazırlık aşaması olduğu derhal anlaşılmıştır.

İnsan’ın ölümü Tanrı’nın ölümünden çok daha korkunç ve katlanılmazdır Malraux nezdinde. Althusser, Malraux’nün “bilincin çölünde” yapayalnız kaldığını söyler: “Malraux’da dokunaklı olan şey, pek yakında karşılaşacağımızı söylediği ölümde değil, bir canlının pek yakında öleceğinin umutsuzca bilincinde olmasıdır.” “Tanrı’nın ölümü”nün yarattığı manevi boşluğa, bu boşluk yetmiyormuş gibi, bir de İnsan’ın ölümünün boşluğu eklenmiştir. Bu çifte ölümün yarattığı boşlukların üstesinden nasıl ve neyle gelinecektir? Vaziyeti bütünüyle ifade eden kelimedir “umutsuzluk.” Malraux’nün altını çizdiği ölüme ilişkin bu umutsuz bilinç, esasında bir tür hayat belirtisidir. Ölüm korkusu değil, ölüm bilinci. İnsan’ın hayatla kuracağı elde kalan tek bilinçtir. Malraux’nün yaşarken ölmekte olan İnsan’a söylediği başlıca sözün “öleceksin” olması boşuna değil: “Ölüm bilinci,” İnsan’a hastır. Malraux söz konusu konuşmasında, umutsuzluk düzleminden umut düzlemine sıçrar, “öyle bir insan imgesi yaratmalıyız ki, insan onda kendini bulsun,” diyerek. Olup bitenlerden sonra yeni bir İnsan imgesine acilen ihtiyaç vardır. Yeni İnsan imgesi, yıkımın küllerinden doğmak zorundadır tabii. Bu ihtiyaç, o gün bugündür hâlâ karşılanabilmiş değildir ama.

Aradan geçen zamanda, enkaz altından çıkarılanlarla yeni İnsan’ı yaratmak şöyle dursun, mesele daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Enkaz üstüne enkaz yığılmıştır çünkü. “Ölüm bilinci,” İnsan’ın kendi benliğinin farkında olmasıdır. İşte bu benlik içeriden ve dışarıdan çökertilmiş; Malraux’nün tutunduğu son dal da kırılmıştır: “Ölüm bilinci”nin yerini kitlesel ve bireysel olmak üzere iş gören ölme/öldürülme korkusu almıştır.

İnsan, “ölüm bilinci” yahut korkusu değil, hiç olmadığı kadar ölme korkusuyla karşı karşıyadır. Demek iliklerine kadar hayvanlaştırılmıştır. Hayvan’ın başlıca niteliği, kendi menfaatine olmayan angaryaya/çalışmaya koşulması, bedeninin zapt edilmesi, yaşayacak kadar ayakta tutulması, icabında kurban edilmesidir. Günümüzün iktidar ilişkileri göz önüne alındığında İnsan hayvan değilse nedir?

“İnsan imgesi,” önünde sonunda ulaşılması, aranıp bulunması gereken bir fikirdi. Ne var ki, bu fikir toplumsal ve siyasal ilişkilerden ötürü maya tutmadı, tutmuyor da. Bu fikir de, diğer pek çok fikir/ideal gibi kalbura çevrilmiştir. Hayat ve ölüm arasındaki sınırların aşıldığı, bilincin allak bullak olduğu bir uğrakta, bu fikri yeniden toparlamanın, tamir etmenin, ideolojinin, ahlakın ve hatta etiğin altın sularına batırmanın pek bir anlamı var mı acaba? Bir ideal olarak İnsan, hiçbir şey ifade etmez haldedir. İktidar ilişkileri karşısında dönüp dolaşıp İnsan fikrini öne sürmek (İnsanlık bu mu demek vb.) boşa kürek çekmektir. Karl Marx’ın tecrübeyle sabitlenen can yakıcı sözlerinden biri: “Bir fikir, bir çıkar ile çatıştığında, alay edilecek hale gelen, mahcup düşen her zaman fikirdir.”

Malraux’nün İnsan imgesini tadilattan geçirmekten yana olduğu yıllarda, Samuel Beckett de umutsuzdu. Bir farkla: Eylem mümkün değildir artık. Tanrı’nın ve İnsan’ın ölümü mü dediniz? İnsan’ı yeniden diriltmek mi: “There is nothing to be done.” Yapılacak hiçbir şey yok! Fazla mı umutsuz? Umut gibi umutsuzluk da öğrenilmesi gereken bir şey olmasın? Dünyaya kara çalmadan, ahlak sarhoşluğuna kapılmadan umutsuz olmak…

Derviş Aydın Akkoç
28.12.2014 [Birikim]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sabahattin Ali: Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk…

Yatağın başucundaki dolaptan bir deste kâğıt aldı. Ortalık henüz tamamen kararmamış olduğu halde perdeleri kapadı ve lambayı yaktı, masanın başına...

Kapat