NIETZSCHE: ZAYIFIN ZARARSIZLIĞI, “SABIR” SANILIYOR BURADA VE ERDEMİN TA KENDİSİ…

17

GÖZÜNÜZ BU PARILTILI VE SAHTE IŞIĞA ALIŞMALI ÖNCE…

– Aşağıya bir göz atıp da yeryüzünde ideallerin nasıl üretildiğinin sırrını görmek isteyen var mı? Kimin cesareti var buna?.. Haydi öyleyse! O karanlık atölyeler buradan görülebilir. Bir dakika bekleyin Bay Meraklı ve Gözü kara: gözünüz bu parıltılı ve sahte ışığa alışmalı önce… Tamam! Yeter! Konuşun şimdi! Neler dönüyor aşağıda? Sizin merakınız en tehlikelisidir merakların, haydi söyleyin ne gördüğünüzü – dinleyen benim şimdi. –

– “Hiçbir şey görmüyorum ama bir sürü şey duyuyorum. Köşe bucak her yerden temkinli, hınzırca ve usuldan bir laflama, fısıldaşma geliyor. Yalan söylüyorlar gibi geliyor bana; şekerimsi bir yumuşaklık yapışmış her bir sese. Zayıflık, yararlık yalanına çevrilmeliymiş; hiç şüphe yok – durum aynı sizin söylemiş olduğunuz gibi.” –

– Devam!
– “Misillemede bulunmayan acz, “iyilik”e; ödlek aşağılık, “alçakgönüllülük”e; nefret duydukları karşısında boyun eğme, “itaat”e (bu boyun eğişi buyurduğunu söyledikleri birine karşı bir itaat bu, – Tanrı diyorlar ona) çevrilmeliymiş. Zayıfın zararsızlığı, hatta onda bol bulunan korkaklık bile, onun ezilip büzülürlüğü, o kaçınılmaz beklemede olma hali iyi bir ün kazanıyor ve “sabır” diye geçiyor burada ve erdemin ta kendisi sayılıyor; “öç alamamak”a “öç almak istememek”, hatta belki de “bağışlamak” deniyor. (“Çünkü onlar ne yaptıklarım bilmiyorlar – yalnızca biz biliyoruz onların ne yaptığını!”) “Düşmanını sevmek”ten de söz ediyorlar – ve ter döküyorlar bu arada.”

– Devam!
– ‘Tüm bu fiskosçular, köşe bucağa yuvalanmış bu kalpazanlar perişan haldeler, buna şüphe yok, bakmayın öyle birbirlerine sokulup oturduklarına – ama bana, bu perişanlıklarının Tanrı’nın bir seçimi ve nişanı olduğunu söylüyorlar; hırpalanan köpekler en çok sevilen köpeklermiş; bu perişanlık belki de bir hazırlık, bir sınama, bir talimmiş; belki daha da fazlasıymış – ileride denkleştirilecek ve muazzam bir faizle altın olarak, hayır! mutluluk olarak geri ödenecek bir şeymiş. “En büyük mutluluk” diyorlar buna.”

– Devam!
– ‘Tükürüklerini yalamak zorunda kaldıkları (korkudan değil, kesinlikle korkudan değil! yalnızca Tanrı her tür iktidara hürmet edilmesini buyurduğu için) kudretlilerden, bu yeryüzü efendilerinden daha iyi olmaları bir yana, onlardan “daha iyi durumda” olmuş olduklarını ya da şu anda değilse bile en azından gelecekte onlardan daha iyi bir durumda olacaklarını ima ediyorlar şimdi de. Ama yeter! Yeter! Daha fazla dayanamayacağım. Pis hava! Pis hava! İdeallerin üretildiği bu atölyeler – leş gibi yalan kokuyor bana kalırsa.”

– Hayır! Bir dakika daha! Her karayı aka, süte, masumiyete dönüştüren bu büyücülerin başyapıtından söz etmediniz henüz: – inceliklerinin doruk noktasının ne olduğunu fark etmediniz mi; onların en cesur, en ustaca, en zekice, en bol yalanlı usta dalaverelerini? Dikkatinizi verin! Bu öç ve kin dolu bodrum hayvanları – ne yapıyorlar o öç ve kin yüzünden? Bu sözcükleri ağızlarına aldıklarını duydunuz mu hiç? Bir sürü hınçlı insanın arasında olduğunuz aklınıza gelir miydi yalnızca sözlerine inansaydınız onların?..

– “Anlıyorum, tekrardan açayım kulaklarımı (pöf! pöf! pöf! ve kapayayım burnumu). Ancak şimdi duyuyorum şu ana dek sıkça söylemiş oldukları şeyi: “Biz iyi’ler -biz adil olanlarız“ – talep ettiklerine öç değil “adaletin zaferi” diyorlar; nefret ettikleri düşmanları değil, hayır! “haksızlık”tan, “tanrısızlık”tan nefret ediyorlar; inandıkları ve umdukları öç almak değil, o tatlı öcün sarhoşluğu değil de (“baldan daha tatlı” demişti Homeros öç için) Tanrı’nın, adil Tanrı’nın tanrısızlar karşısındaki zaferi; yeryüzü üzerinde sevdikleri ise onların öç kardeşleri değil, kendi deyişleriyle, onların “sevgi kardeşleri”, yeryüzünün tüm iyi ve adil olanları.”
– Yaşamın tüm acıları karşısındaki avuntularına ne ad veriyorlar peki – şimdiden gördükleri o gelecekteki en büyük mutluluk düşlerini nasıl adlandırıyorlar?

– “Nasıl? Doğru mu duyuyorum? “Kıyamet günü” diyorlar buna, kendi ülkelerinin, “Tanrı’nın devleti”nin gelip çatması diyorlar – o zamana kadar ise “inanç içinde”, “sevgi içinde”, “umut içinde” yaşayacaklarmış.”
– Yeter! Yeter!

Neye inanç? Neye sevgi? Ne için umut?

– Bu zayıflar – günün birinde onlar da kuvvetli olmak istiyorlar çünkü, buna şüphe yok, günün birinde onların “devleti” de gelip çatmalı – “Tanrı’nın devleti” diyorlar buna basitçe, yukarıda belirtildiği gibi: her şeyde pek bir alçakgönüllüler ya! Ama bunu görebilmek için bile uzun yaşamak gerekiyor, ölümden sonra da yaşamak, – hatta sonsuz bir yaşama gereksinim duyuluyor ki, o “inanç içinde, sevgi içinde, umut içinde” geçen yeryüzü yaşamının acısı sonsuza dek çıkarılabilsin “Tanrı’nın devleti”nde. Neyin acısı çıkıyor? Neyle çıkıyor? …

Dante, cehenneminin kapısının üstüne, tüyler ürpertici bir açıksözlülükle “beni de sonsuz sevgi yarattı” yazısını koyduğunda vahim bir yanlış yaptı bana kalırsa; – Hıristiyan cennetinin ve onun “sonsuz mutluluğu”nun kapısı üzerinde şu yazının durması daha yerinde olurdu kuşkusuz: “beni de sonsuz nefret yarattı” – bir yalana açılan kapının üzerinde bir hakikatin durabileceğini varsayarsak elbet. Nedir çünkü o cennetin mutluluğu?.. Belki tahmin edebiliriz bunu artık; ama bu konularda küçümsenmeyecek bir yetkenin ağzından, Thomas Aquinas’tan, o usta öğretmen ve azizden açık seçik duymak daha iyi. “Beati in regno coelesti” (Kutlu kişiler göksel krallıkta) diyor bir kuzu yumuşaklığıyla, “videbunt poenas damnatorum, ut beatitudo illis magis complaceat“ (suçluların çektikleri cezaları görecekler, böylece mutlulukları daha çok tatmin edecek onları). Daha güçlü bir ses tonundan mı duymak istersiniz yoksa, Hıristiyanlarına, halka açık tiyatro oyunlarındaki dehşet veren hazlardan uzak durmalarını salık veren utkulu bir kilise babasından örneğin – neden ama? “iman bize çok daha fazlasını sunuyor çünkü, – diyor, De Spectaculis (Gösteriler üzerine), c. 29 ss. – çok daha kuvvetli bir şey; kurtuluş sayesinde bambaşka sevinçler duruyor önümüzde; atletler yerine şehitlerimiz var bizim; kan mı istiyoruz, o zaman da İsa’nın kanı var bizim için…

Ama neler beklemiyor ki bizi onun geri dönüş gününde, onun zaferinin gününde!” – ve sonra devam ediyor kendinden geçmiş bu hayalci: “Ama başka gösteriler de var; o nihai ve ebedi karar günü, ulusların beklemediği, alay ettiği, bütün o yaşlı dünyanın ve ürettiği bütün şeylerin bir ateşte yanıp tükeneceği o gün. Ne ferah bir manzara olacak o zaman! Neye hayret edeyim! Neye güleyim! Neye sevineyim! Ne heyecan uyandırsın bende, şimdi Juppiter ve onun tanrılığının tanıklarıyla birlikte en derin karanlıklarda inleyenleri, cennete kabul edildiği müjdelenen bütün o büyük kralları gördüğümde! Aynı şekilde yöneticileri [bölge valileri].) “ve İsa’nın adına kara çalanları Hıristiyanlara yönelttikleri bu kızgın suçlamalardan daha kızgın alevlerde erirken gördüğümde! Dahası öğrencilerini tanrının hiçbir şeyle ilgisi olmadığına inandıran, ruhları olmadığını ya da çıktıkları bedene geri dönmeyeceklerini onlara kabul ettiren şu bilge filozofların öğrencileri önünde utançtan kıpkırmızı kesilerek yanıp kül olduklarını gördüğümde! Ve artık Minos’un, Rhadamantus’un değil de hiç beklemedikleri İsa’nın mahkemesi önünde titreyen şairleri! O zaman daha iyi duyulacak tragedyacıların sesleri, şüphesiz daha tiz çığlıklar atacaklar çünkü kendi yıkımlarında; [yüksek sesle ve daha da kötücül çığlıklarla olursa daha iyi]” “in sua propria calamitate; tunc historiens cognoscendi, solutiores multo per ignem; tunc spectandus auriga in flammea rota totus rubens, tunc xystici contemplandi non in gymnasiis, sed in igne jaculati, nisi quod ne tunc quidem illos velim vivos, ut qui malim ad eos potius conspectum insatiabilem conferre, qui in dominum desaevierunt. “Ateş içindeyken her zamankinden daha rahat olacakları için daha kolay tanınacak oyuncular; alevler içinde kıpkırmızı kesilmiş arabasında daha iyi görünecek arabacı; gymasium’da değil de ateşler içinde cirit atan atletler seyredilecek.”

İşte o zamana dek canlı görmek istemem bunları; İsa’ya kızıp köpürenlere doymak bilmez bakışlarımla bakmayı yeğlerim daha çok. ‘işte bu o’ derim, ‘bir marangozun ya da bir fahişenin oğlu’ [takip eden bölümün, özellikle de Talmud’da yer alan, İsa’nın annesinin bu betimleniminin gösterdiği gibi, Tertullianus buradan itibaren Yahudileri kastediyor], “Şabbat’ı bozan, bir Samarites ve içine iblis girmiş biri. Odur Juda’dan satın aldığınız; odur kamışla, sillelerle dövülen; tükürüklerle kirletilen; safra ve sirke içirilen. Odur havarilerinin gizlice kaçırıp götürdüğü ve böylece tekrar dirileceği söylenen ya da marulları gelip geçen kalabalıktan zarar görmesin diye bahçıvanın çekip götürdüğü.’ Seyrettiğiniz, heyecan duyduğunuz bu gibi şeyleri hangi praetor, hangi consul, hangi quaestor ya da rahip cömertçe bahşedebilir size? Ama biz inancımızla, tasarımlayan ruhumuzda canlandırarak bir ölçüde sahip oluruz bunlara. Dahası gözün görmediği, kulağın duymadığı ve insan yüreğinde filizlenmeyen bu şeyler ne tür şeylerdir?” (I. Korintoslulara Mektup 2, 9) “İnanıyorum ki bunlar sirkten, her iki izleyici sırasından) (birinci ve dördüncü balkon, ya da başkalarına göre, komik ve trajik sahne” “et omni stadio gratiora.” (ve her türlü yarış oyunundan daha memnun edicidir) – inançla: böyle yazılı.

Friedrich Nietzsche
Ahlakın Soykütüğü
Kabalcı Yayınevi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz