Hikaye | Yedi Cücesi Olmayan Bir Pamuk Prenses – Murathan Mungan

Bir varmış bir yokmuş.
Uzak ülkelerin birinde bir Pamuk Prenses yaşarmış. Ne var ki bu Pamuk Prenses, Yedi Cücesi olmayan bir Pamuk Prenses’miş. Bu yüzden hayatta en büyük emeli Yedi Cüceye sahip olmakmış. Sabah akşam penceresinin kıyısına oturur, kendine yedi cüce vermesi için tanrıya yakarır, günün birinde çıkagelecek yedi cücenin yolunu gözlermiş. Kapısında Beyaz Atlı Şehzadelerin bin bir paraymış; Prenslerin biri gidip, biri geliyormuş ama neye yarar? Yedi Cücesi yokmuş. Prenslerin, Şehzadelerin hepsi de en büyük vaatlerde bulunuyorlarmış kendisine, yalvarıp yakarıyormlarmış ama, o bunların hiçbirini istemiyor, bu erken ziyaretçilerin hepsine burun kıvırıyormuş.


“Önce Yedi Cücem olsun, ben onlarla küçük bir kulubede yaşayayım. Evlerini süpüreyim, yerlerini sileyim, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkayayım; sonra cadı kadın gelsin beni yerden yere çalsın, siz ondan sonra gelip beni kurtarın; şimdi gelmişsiniz ne çıkar?” diyormuş. Şehzadeler, Prensler yüzgeri dönüyorlarmış Pamuk Prenses’in kapısından.

Üveyannesi ise çok üzülüyormuş bu işe. Ama onun da elinden bir şey gelmiyormuş. Bir türlü Pamuk Prenses’e söz dinletemiyormuş. Tabii Pamuk Prenses’in bir de üveyannesi varmış. Çünkü o ülkede herkesin bir üvey annesi varmış. Bütün genç kızlar üveyannelerini “fena kalpli” zannederlermiş. Oysa bütün üveyanneler gibi Pamuk Prenses’in üveyannesi de yalnızca bir anneymiş.
Pamuk Prenses beklemekten bıkmamış, usanmamış. O pencerenin kıyısında solmuş durmuş. Yoldan her geçen kadının sepetini “Acaba elma var mı, yok mu?” diye karıştırıyormuş. Her yaşlı kadını elmacı kadın sanmaktan, her sepette zehirli elma aramaktan kendine de gına gelmiş.
Bu arada üveyannesinin meşhur aynasına yalvarıp duruyormuş: “N’olur üveyanneme söyle beni ormana göndertsin, boynumu kestirtin, avcı bana acısın, bir tavşanın kanını sürsün bir beze.. ölümü öp ayna aynen bunları söyle üveyanneme.”
Gel zaman git zaman bunların hiçbiri olmamış. Pamuk Prenses kendine yedi cüce bulamamış. Umutları eskidikçe güçlenmiş, içine kök salmış. Yıllar haince geçmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş, geçkin bir kız olmuş. Yedi cücelerden umudu iyice kesmiş artık; Onları aramaktan vazgeçmiş. Ne var ki bu kez de artık eski Şehzadeler, Prensler de uğramaz olmuşlar kapısına, penceresinin dibine.
Bu pamuk Prenses bu yüzden hiçbir masala girememiş. Kendinin bir masalı olmamış. Gün gelmiş iyice yaşlanmış, çirkin bir kızkurusu olmuş. Yaşamının da kendisi gibi iyice kuruduğunu görmiş. Şaşkınlıklar içinde korkulara, kuşkulara kapılmış. Oysa masalından, düşlerinden de bir türlü vazgeçemiyormuş.Bunun üzerine masalında yeni bir yer edinmeye karar vermiş. Koluna bir elma sepeti takmış, dağ tepe demeden kulübe kulübe dolaşmaya başlamış. “Nasılsa her zaman bir pencerede yazgısını bekleyen bir Pamuk Prenses bulunur,” diyormuş. “Belki uzak bir kulübede, bir ışıksız pencerede bir Pamuk Prenses beni bekliyordur,” diye düşünüyor, hiç olmazsa onu mutlu etmek, zehirli elmalarıyla onu özlemlerine, düşlerine kavuşturmak istiyormuş.
Onca yol tepmiş, onca dağ tepe dolaşmış. Oysa hiçbir Pamuk Prenses’li pencere onu çağırmamış, her kulübeden, her kapıdan geri dönmüş. Elmamalrı sepetinde kendi zehiriyle çürüyüp kalmış.

Dişleri dökülmüş, burnu uzamış, kamburu çıkmıştı. Artık ayakları tutmaz olmuş, siyatikleri azmış, romatizmadan her yanı sızım sızım sızlıyordu.
Gözleri iyi seçmiyor, kulakları iyi duymuyor, beli tutmuyordu. Ama O, büyük bir inat ve ısrarla dağ, taş, orman geziyor, elmasından ısırtacağı bir Pamuk Prenses arıyordu.
(Düş uykusuna dalacaktı Pamuk Prenses. Tâ ki Beyaz Atlı Şehzade gelene dek.. Oysa bütün masallar sonsuz bir kış uykusuna yatmışlardı.)
Sonunda zamanın her şeyi değiştirdiğine karar verip, bütün dünyaya küstü. Köşesine çekildi. Yoksulluklar, sıkıntılar içerisinde kırgın, küskün günler geçirdi. Artık kimsenin ideallere hürmeti kalmamıştı. Bunu anlamıştı.
Pamuk Prenses ise kendini idealleri uğruna feda etti. Ölürken kendini -eksik de olsa- bir kahraman gibi hissediyordu. Bir masalı bir başına yaşamaya kalkışmıştı. Ve Pamuk Prenses doksan yaşındayken öldü.
O küçük kulübesinde yoksul ve kimsesizbiri olarak hayata gözlerini yumdu.
Öldüğünde bütün ülke ayağa ayağa kalktı. Ulusal yas ilan edildi. Bayraklar yarıya dek indirildi. Çok büyük, görkemli bir cenaze töreni yapıldı. Yurdun dörtbir yanından, yediden yetmişe herkes bu törene katıldı. Bütün halk, Pamuk Prenses’leri için gözyaşı döktü.
Cenaze töreninden Pamuk Prenses’in tabutunu Yedi Cüce taşıdı. Daha sonra bu Yedi Cüce, Pamuk Prenses’in mezarına kapanıp “Bizi bırakıp da nerelere gittin?” diye uzun uzun ağladılar.
Törene ailevi nedenlerden ötürü katılamayan Beyaz Atlı Şehzadeler, Prensler kutlama telgrafları yollamakla yetindiler.

Ocak 1982

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İlya Ehrenburg’un hayatında ve hatıralarında “Eşine az rastlanır tam bir insan”: Nazım Hikmet Ran

1949 yılında yazdığım makalelerimden birini şu satırlarla bitirmiştim :  “Yüzyılımızın alın yazısını düşünürken, Türkiye şairi Nazım Hikmet’in “20. Yüzyıl ”...

Kapat