Türk Halkını Mahveden Şeylerden Biri Olarak Kafiye Merakı – Murathan Mungan

Bildiğiniz gibi, “kafiyeye” merakı  birçok şarkı ve türkümüze saçma sapanlığını veren şeylerin başında, sözü, ille kafiyeye uydurma telaşı ve takıntısı gelir- şöyle bir düşünecek olursanız yana yakıla söyleye geldiğimiz birçok türkü ve şarkının anlamsal düzeyindeki kaymalar, şuursuzluklar, zihin çarpıklıkları gibi olgular, varlıklarını, kafiyeye denk düşürmek adına bulunmuş zengin akıl yarılmalarına borçludur.
Gene bildiğiniz gibi, düşünce tembeli, emek kaçkını bir toplum olduğumuzdan, gündelik hayatı, yuvarlak laflar, basmakalıp sözler, tekrarlana tekrarlana tekerlemeye dönmüş düzayak özdeyişler, içi boşalmış darb-ı mesellerle idare eder; fikir ve ruh boşluklarımızı özlü ve güzel sözlerle doldurmaya, bu parlak sözlerin ışıltısıyla göz ve akıl kamaştırmaya çalışırız. Çok az kelime bildiğimiz halde, hem sık hem boş konuştuğumuz için, bu basmakalıp sözlerin yavanlığını, gözalıcı sıfatlar ve şıkırtılı kafiyelerle gidermeye uğraşırız. Halkımız, kafiyeye olan inancı yüzünden, kafiyeli olan her sözü, kendiliğinden doğru olarak kabul eder.

Düşünceye doğruluğunu veren şey, içerdiği mantık, akıl yürütme biçimi ya da çıkarsama tutarlılığı değil, yalnızca bir ses uyumudur. Bu yüzden, düpedüz kafiyenin felsefe yerine geçtiği bir toplum sayılırız. Gerekmeyen durumlarda bile, şiir geleneğimize yaslanarak, alçak şiirlerden yüksek fikirler çıkartmaya çalışır, çeşitli söz sanatlarından bolca yararlanan hamasi sözleri, haklı olmanın koşulu kabul ederiz. Bu yüzden, ne yazık ki, düşünce yazılarımızın önemli bir bölümü, hâlâ özelliğini aşamamaktadır.

Bütün bu söylediklerimden sonra, özdeyişler ya da “özlü ve güzel sözler” düşmanı biri olarak anılmak istemem. Gerçekten sayfalarca yazsanız bile anlatamayacağınız birçok şeyi, kimi zaman bir tek cümle çok parlak bir biçimde ifade edebilir; akıl derinleştiren hikmetlere de bir diyeceğim yok. Dileyenler, benim bunların önemini vurgulayan “Deli Olmak Kolay Saçma Bilmek Lazım” başlıklı yazımı, Meskalin 60 draje adlı kitabımda okuyabilirler. Benim itirazım, bütün bir dil ve düşünce işleyişinin bunca daraltılmasına; zaten sorunlu olan iletişim kanallarının yağlı sesler, kirli tekrarlarla iyice işlemez hale getirilmesinedir.
Yoksa elbette ki, yazılı toplum öncesi sözlü toplum geleneği, vezinli, ölçülü, kafiyeli sözlerin hatırda tutulmasının kolaylığından büyük ölçüde yararlanmış, böylelikle sürekliliğini, kalıcılığını sağlama almak istemiştir. Bu bakımdan çoğunluğu hece ölçüsüyle söylenmiş sözler zamanla zengin söz sanatlarımızı oluşturmuş, duygu, düşünce ve deneyimlerin gelecek kuşaklara aktarılmasında etkin bir görev üstlenmiştir. Böyle nice manzum atasözü, darb-ı mesel, meşhur söz, gündelik hayatımıza girmiş, bunlarla süslenen oturma odaları, kıraathaneler, ticarethaneler ve taşıtlarla yaşantımıza eşlik ederek, aklımızı ve gönlümüzü şenlendirmiştir. Ama ne akıl ne gönül orada kalmıyor ne yazık ki…

Her gelenek beraberinde kendi tuzağını da getirir. Bütün bir düşünce sistemini, özlü, güzel ve kafiyeli sözlerle dolduramazsı-nız. Gündelik hayatın karmaşıklığında derinleşmesi, boyut ve katman kazanması gereken düşünce, yalnızca ses tekrarlarıyla ayakta kalamaz. Yazılı topluma bunlar yetmez.

***

“Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine” dediğimiz zaman, önemli bir toplumsal gerçeğe parmak bastığımızı zannederiz. Herkesin gittiği ilin, “Yozgat” değil de, “Mersin” oluşu, sözkonu-su şehrin, cennet yurdumuzun şirin bir sahil beldesi oluşuyla en ufak bir ilgisi yoktur; Mersin, durduk yerdeki bu trafik yoğunluğunu, yalnızca tutturduğu kafiyeye borçludur.

Başarısının engellendiğini düşünen birinin, çevresindekileri suçlarken, “Bana destek olacakları yerde, köstek oluyorlar,” lafı da bir diğer benzer örnektir. Kendi başarısızlığını, başkalarının “estek-köstek” muhabbetiyle açıklamaya çalışan kişiler, elbette ne başarısızlıklarının gerçek nedenlerini anlayabilirler, ne de başarı hakkında sağlam bir görüşleri olabilir. Onların “destek” diye umdukları, düpedüz “iltimas”tır ki, bu da bambaşka bir konudur. Şimdilerde, her şeyin “özde”si ile “sözde”si arasındakine olan ayrım merakı, gerçek bir öz-biçim sorgulamasının sonucu ortaya çıkan bir gereksinim değil, bir reklam cıngılının kafiyesinden bir hayat görüşü çıkarmayı ummanın ruh ve akıl yoksulluğuyla ilgilidir. Adalet düzenimize yönelik memleket eleştirileri yapanların kurdukları cümleler içinde mutlaka “Hukuk değil guguk” kafiye incisine rastlamanız da aynı yoksulluğun bir diğer örneğidir.

Sözü uzatmayacağım. Biraz kafayı takan herkes, bu konuda sayısız örnek bulup çıkarabilir. Türkiye’nin en iddialı şairleri bile, hâlâ “hüzün, yüzün, gözün”den medet umuyor, “sözlerin”i, “gözlerine”e denk düşürüyorlarsa, sokaktaki adamın kafiye gereksinime diyecek pek söz kalmıyor. Birçokları için şiirin varlık nedeni sayılan kafiye, aynı zamanda bir şiirin bayağılaşmasının, ucuzlaşmasının ilk tuzağını da kurar. İyi şairlerin “kafiye tenezzüllerinin” yüksek olması gerekir. Hiçbir teorik kitapta yer almaz ama, bir sanatçı için “tenezzül” çok önemli bir kavramdır.
Yoksa bir arabesk şarkısına konu olmak işten bile değildir: “Bir kafiye uğruna gel sen de benim gibi yanma arkadaş!”

***

Dille ilgili bütün takıntılarımın ilk Örnekleri çocukluk zamanlarımdandır. Takıntıların çocuklukta edinildiğini biliyorum elbet, demek istediğim, daha o zamanlar, yaşıma göre bunun fazla farkında olmam.
Nitekim kafiyeli adlara da ta o zamanlar kafayı takmıştım.
Birçok ana babaya, dünyaya getirdikleri çocukların kardeşlik bağı yetmez, onları, bir de bağların en güçlüsü olan kafiye bağı ile birbirlerine bağlamaya çalışırlar. Bu bağ neredeyse ikinci bir soyadı kuvveti taşır. (Yani bir çeşit kanun kuvvetinde kararname gibi.) Örneğin, oğullarının adlan, Baki, Haki ve Naki olan bir aile hatırlıyorum. Tanıdığım bir başka aileninse, dört kızları; -Bunca yıl sonra adlarını yaş sırasıyla sayamayabilirim, bağışlayın- Gülseren, Gülderen, Gülören, Gülveren biçiminde uzar gider, bu hasat perileri, adlarından oluşturulmuş bir gül kameriyesinin etrafında, sabahtan akşama kadar gül dermekten, gül örmekten, gül sermekten, gül vermekten helak olurlardı. O zamanlar, çocuk aklımla bile, bu kızların, kendileri gibi adlan kafiyeli dört erkek kardeşe varmalarını ister, yaşları pek tutmasa da, Sedat, Nihat, Vedat, Murat kardeşlerle evlenmelerinin pek uygun düşeceğini hayal ederdim. Gerçi, bu kızların genç kızlık hayalleri, adlarındaki güller gibi soldu, hepsi, belki de adlarındaki kafiyenin lanetine uğrayıp, kendileri gibi kafiyeli kardeşler bulamadıkları için, birer birer evde kaldılar ya, artık bu neyin doğrulaması sayılır, bilemiyorum. Aslında bu durum, adlarla yazgılar arasındaki ilişkileri kurcalayan fizikötesine meraklı kişiler için, ciddi bir araştırma konusu olabilir. Şimdi düşünüyorum da: Acaba, Nüvit, Müfit ve Ümit adlı kardeşlerin hayatlarında, bu yüzden mi, evlilikten çok boşanma var? Yani adlarımız, kaderlerimiz mi oluyor? Ciddi bir mevzu. Tetkik etmek lazım. İş, kafiyelerden kalkarak, bütün bir çocuklarımıza isim koyma geleneğimize gelirse, bir toplumsal yara açılıverir önümüzde. Kimi aileler, doğacak çocuklarına, kız olursa Yaprak, oğlan olursa Toprak koymak gibi eşlenik kenar heveslere kapılır, kardeşleri ölene kadar bir kafiye ile birbirine tutturmak isterler. Ya da kızlarından birinin adını Sırma, diğerinkini Mısra koyarak, kafiyeli adlara yeni bir yorum getirirler. Bir başka örnekte, oğullarının adlarını, Korkmaz, Sönmez, Şafak, Sancak koyarak bütün bir hayatı hazrolda İstiklâl Marşı söyleyerek geçirmenin, ne kadarı vatan sevgisi tezahürü sayılır, ne kadarı bir çeşit akıl tutulmasıdır, bilemeyeceğim.

Çocuklara ad koymak, çocukların eğitimi kadar ciddi bir iştir. Örneğin, gene çocuklarına, -sıralamadaki olası yanlış payı için gene özür dileyeceğim- Gülenden, Sevenden, Erenden koyan bir aile, bu çocuklara yalnızca ev içinde seslenilmeyeceğim, bu çocukların bir de ev dışında bir hayatları olacağını, üstelik o hayatın da o kadar “sevencen” olmayacağımı hesaba katmalıdırlar. Gün gelir, sizin kadar kafiyeye meraklı ama, sizin kadar iyi niyetli olmayan merhametsiz çocuklar, canınızdan çok, ama kafiyeden az sevdiğiniz evlatlarınıza bütün bir tahsil hayatlarını zehir ediverirler. Nitekim adı Erenden konulmuş çocuğun bütün bir okul hayatı arkadaşlarından şu soruyu duymakla geçmiş: “Erenden! Koyalım sana nerenden?”
Alın işte, kafiyeyse kafiye!

2001

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nuray Mert: Yeni Türkiye’nin Şark Ekspresi’nde siyaseti de sona geldi

Geldiğimiz noktaya; bir büyük arınma süreci diye bakmak da mümkün değil. Şimdilerde yaşadığımız, daha ziyade; Agatha Christie’nin ünlü romanı ‘Şark...

Kapat