“Toplumun değeri, insanlarıyladır…” Medeniyet Nedir? – Ali Şeriati

Ali ŞeriatiMedeniyet (temeddün), “m-d-n” kökünden olup medine (şehir) sözcüğüne akrabadır. Medine şehir demektir. Medeniyet ise intisap, istinat ve bağlılık manasıyla, bu bapta gelmiş olan anlama işarettir; örneğin kibir büyüklük, tekebbür ise büyüklük göstermeye bağlılık anlamındadır. Dolayısıyla medeniyet, medineye, şehre bağlılık hissi ve o hissi ortaya koyma demektir. Fransızca, İngilizce ve Latince’de de medeniyet için aynı görüş benimsenmiş ve medeniyetin karşılığı olarak sivilizasyon (civilisation) kabul görmüştür. Sivilizasyon sivilden gelir. Sivil, şehre, memlekete, ülkeye ait demektir. Sivilizasyon masdar isim olup medenî yapmak, medenileştirmek anlamında “sivilize”den gelir. Bu nedenle Latinin de Doğulunun da aynı kavramı alıp benimsediklerini söylüyoruz. Bu sebepledir ki her ikisi de medeniyet ölçütünü şehirde oturmak olarak almışlardır.

İnsanın bu görüşü, hayatının iki aşamasında biçimlenmiştir. Biri mağarada yaşama aşaması, diğeri ise şehirde yaşama aşamasıdır. Tarihte şehir adında bir fenomen ortaya çıktığında medeniyet sözcüğü vücuda gelmiştir.
Şehirli, çadırda ve çölde oturana karşılık medenî demektir. Fakat sivilizasyon veya medeniyet kelimesi gerçek anlamıyla medenî olmak anlamında değildir. (Medeniyetten maksat şehirde oturmak değildir.) Tarihsel gerçekte şehir kavramı medeniyet kavramıyla eş anlamlı olmamakla beraber aynı köktendirler ve anlamları birbirine yakındır. Medeniyet, şehirde oturma, şehirlilik değildir; fakat medenî insan, şehirde oturma aşamasına ulaşmış insandır. Anlam açıklama ilminde buna şeyi kendisiyle değil, lazimesiyle adlandırma diyorlar; yazara kalem sahibi (sahib-i kalem) dememiz gibi; hâlbuki yazar ve kalem sahibi iki ayrı kavramdır.
Bazen parça, bütün vesilesiyle isimlendirilir; örneğin güveci ele alalım: İçeriği etli nohut olan güveç yenilir. Güveç aslında bir kaptır ve ona bağlıdır; burada bütünün parça ile isimlendirilmesi söz konusudur. Sınıf gibi kelimesi de böyledir. Sınıf, öğrencilerden başka bir şeydir, ama öğrenci ve sınıf, birbirinin lazım ve melzûmu, ayrılmaz parçalarıdır.
Medeniyet sözcüğü ile medeniyetin kendisi arasında ne gibi bir ilişki vardır? Eğer tazammunî, yani kapsayıcılık ilişkisi vardır dersek, bu durumda zarfı, yani kap veya kılıfı mazrufun, yani içeriğin yerine koymuş oluruz. Zira medeniyet şehirde meydana gelmiştir. İnsanın bu yüksekliği ve birikimler, şehirde meydana geldiği için ona şehrin adını koymuşuz. Hem Doğu hem de Batı, tek medeniyet kavramına sahip olmuştur. Yani zarfı mazrufun yerine koymuşlar. Sonra şehir, vahşi insanın yoksun olduğu bir olgudur. İnsan, şehri oluşturabildiği bir medeniyet aşamasına erişmiş olmalıdır; şehri oluşturunca medeniyetin bir parçasını meydana getirmiş olur. O halde şehir ve medeniyet arasında zarf ve mazruf ilişkisi değil, parka ve bütün ilişkisi vardır.
Aile evin içindedir; ama ev ailenin dışındadır; ancak parça-bütün ilişkisi yok, zarf-mazruf ilişkisi vardır; fakat şehir medeniyetin parçasıdır, yani ev ailenin bir parçasıdır.
Medeniyet, genel anlamıyla insan toplumunun maddî ve manevî ürün ve birikimlerinden ibarettir. İnsan ürünleri dediğimiz zaman tabiatta sıradan bir durumda olmayan ve insanın yaptığı bir şeyi kast ederiz. Dolayısıyla, tabiatın ürünü karşısında insan ürünü yer alıyor.
İnsan ürünü, dünyada var olan ve tabiatın ürünü olmayan bir şeydir. Birikim, topluma miras kalan tecrübeler, kısmetler, bilgiler, sözleşmeler, icatlar ve diğerlerinin toplamından ibarettir. Toplum bunları iki yolla miras alır: Tarihî geçmişinden ve başkalarından; mesela biz tasavvufu geçmişten alırız, egzistansiyalizmi ise başkalarından. Üçüncü yol ise şimdi bizim kendi yaptığımızdır (Medeniyetimiz sayılan eserlerimiz; bazı ilaçlar, şırınga ve televizyon gibi şeylerin toplamı).
Birikimler, başka bir itibarla geçmişte veya başka bir yerde bizim aldığımız ve bütün kökleri bir olan insanî icat ve ürünlerdir. O halde insanî ürün ve birikimler, maddî ve manevî insan ürünleri oluyor.
İnsan iki türlü şey üretiyor: Maddî ve manevî. Biri sandalye yapıyor, bu maddîdir; diğeri şiir söylüyor, bu da manevîdir.
İlimler topluluğu, insanın manevî ürün veya eserleridir.
İlmin konuları, tabiat ürünüdür; fakat insan olmasa, ilim de olmaz. Makine, toplum ve mimari, insanın maddî eserleridir ve mimari gibi bir itibarla maddî, bir itibarla da manevî olup birbirinden ayrılamaz ürünlerdir. Şeker, maddî ve insanî üründür; buğday gibi doğal bir tarım ürünüdür; insanın maddî ve manevî ürünü olan Eyfel Kulesi gibi bir olgudur. Tarım gibi bazı olgular insanî ve tabiî öze sahiptir; insan ilim ve teknik sayesinde dünyada pancar üretiyor; bu, insanın tarıma müdahalesidir. Tarımsal ürün, çöl dikenlerinden farklıdır.
Doğal bir şey insanın el attığı ölçüde insan medeniyetinin parçası olur.
İnek, tabiatın eseridir. Dört beş batman/12-15 litre süt verdiğinde bu, insanın ürünü ve medeniyetinin delilidir. Fakat beş litre süt verdiğinde tabiatın ürünü demektir. Artan süt, insanın maddî ve manevî ürünü, eseri ve insan medeniyetinin parçasıdır. Dolayısıyla beşerî medeniyetin bütünü, geçmişin mirası, başkasını taklit ve insanın şimdiki ürününden ibarettir; maddî ve manevî boyutu vardır. Medeniyetin manevî boyutuna kültür diyorlar.
Şiir ve din, kültürün parçasıdır; insanın manevî ürünüdür. Yazı ve edebiyat, bütün bilim dalları, insan bilimleri ve sanat, o manevî ürünler kısmına aittirler. Bundan dolayı bu kültürün parçasıdır. Medeniyetin maddî yönleri kültürden ayrılır. Şimdi hangi maddî medeniyetin manevî medeniyet boyutu olduğunu nereden ayıralım? Bazıları belli ve ayrıdır; fakat bazıları birbirinden ayrılmazlar.
Örneğin heykel, yapısında maddîliğe ilave olarak sanatkârın zihniyetinin ve sübjektivitesinin karıştığı maddî ve manevî bir üründür.
İki tür sanat vardır: Taklit ve yaratma. Bunların ikisi de manevîdir. Örneğin gülümseyen Jokond tablosunu ilk kez yapan kimsenin işi de ondan kopya çeken kişinin işi de -güzellik, ustalık ve sanatkârlıkta- sanattır.
Kitapçılık manevî bir iş, ama fırıncılık maddî bir iştir; kitapçılığın maddî boyutu, fırıncılığın da manevî boyutu vardır.
Maddîlik, içgüdüsel ve doğal insanî ihtiyacı gideren şeyden oluşur; insanın doğal, içgüdüsel ve maddî olmayan ihtiyaçlarına karşılık gelen şey ise manevîdir; başka bir ifadeyle maddî olgular, hayatî ihtiyaçları karşılayan olgulardır. Maddî ihtiyaçlar karşılanmazsa kişi ölür. Manevî olgular, insanın hayatî olmayan ihtiyaçlarını karşılayan olgulardır. Bunun için elbise giymek gibi meselelerin tamamı maddîdir. Fakat elbise modası ve rengi, manevî olguların parçasıdır. Varlık ve varlıktan yoksunluğun insan hayatına bağlılığı söz konusu olduğu için ekmek maddîdir, şiir ise manevî. Binada oturma boyutu, maddî ihtiyacın parçasıdır; fakat stil ve sanatta eğlenme kültürümüzün parçasıdır. Örneğin yüz katlı bir bina İran’da maddî ihtiyacın %70’ini karşılar, bu binanın %30’u ise kültürel değeri olan manevî ihtiyacı karşılar. Fakat birkaç bin yıl önceki dört duvar eski bir ev, şimdi hayatî ihtiyacı karşılamıyor. Zamanında %70 maddî ihtiyacı, %30 da manevî ihtiyacı gideriyordu; ama şimdi %100 manevî ihtiyacı gideriyor, yani sadece manevî değeri var. Yani tamamı o sanatsal olan %30’a dönüşmüş olup maddî değeri kaybolmamış; belki manevîye dönüşmüştür. Niçin?
1- Zamanın ona izafe ettiği tarihsel olma ve belge olma sebebiyle; yani zaman ona, yeni bir tarihsellik ve belge olma özelliği vermiştir; geçmiş zamanı tanıtma amilidir ki bizimle konuşmasını istiyoruz, fakat konuşmuyor. Bu o zamanın bir konuşanıdır. Kendi zamanında bu değere sahip değildi; ona değeri zaman ve tarih vermiştir. Zaman, bu %30’u %100’e dönüştürmüştür. Zamanın müstakil olarak bizzat kendisi değer yaratıyor veya değeri başka bir değere dönüştürüyor. Zamanın değer süreci, maddî değeri kültürdeki manevî değere dönüştürmektir. Maddî ve manevî ürün ve birikimlerimiz, tarihin maddî ve manevî ürün ve birikimleridir.
2– Bağlılık/mensubiyet: Bizzat bağlılık maddî değeri manevî değere dönüştürür; Kâbe gibi. Kâbe İbrahim’e bağlılık sebebiyle manevî değer kazanmıştır. Kültürel olgulardan birçoğu bağlılıktan doğmuştur.
Tahran’da bir kütüphane yapmak için halk yardım ediyordu. Bu yardım olayında hepsinden daha dikkat çekici olan bir şey vardı ki o da bir kadının evlilik yüzüğünü bağışlamasıydı. Bu, insanların verdikleri bütün büyük paralar arasında hepsinden daha sarsıcı ve ilginçti. Bu yüzüğün onun için bağlılık değeri vardır. Bu, şahsa mahsustur.
3- İnanç ve iman maddî değeri manevî değere dönüştürür. İbadetin mührünün itikadî değeri vardır; Kerbela toprağının intisap, yani bağlılık veya mensubiyet değeri vardır.
Tespihin bizzat kendisinin itikadî değeri vardır. Arapçanın Kur’an dolayısıyla itikadî bir değeri vardır.
Medeniyet, geçmişten veya beşerî toplumun meydana getirdiği ve özlerini toplum ve bireyin yarattığı maddî ve manevî diğer şeylerden almış ürün ve birikimler toplamından ibarettir. Fakat toplum bunları meydana getirmiştir; bireyi toplum meydana getirdiği için öz, iz ve eserleri birey toplumdan almıştır. Bundan dolayı deha da toplumun ürünüdür. O halde medeniyet ve kültürü bireyler değil, toplum oluşturur. Hayyam ve İbn Sina toplumun manevî eseridir. Toplumun değeri, insanlarıyladır; manevî olana kültür, maddî olana ise medeniyet diyoruz. (Daha özel anlamda) insana has manevî ve maddî üründen maksat, doğanın normalde yoksun olduğu olgulardır. Aynı durumda bütün sosyal ve insanî olgular da geniş olarak ve yüzde yüz yokturlar; bilakis insanın meydana getirdiği her eserde maddiyat da maneviyat da vardır. Heykel ve tablo yapan kimse için manevî ve maddî unsurun galip olması hakkındaki fikrî tasarım, maddî ya da manevîdir: Maddî özü baskın olan şey maddî, manevî yönü baskın olan şey de manevî olduğu için hiçbir eser ve olgu (maddî ve manevî) yoktur ki tabiat ona karışmasın. İnsan elinin değdiği olguları ise manevî kabul ediyoruz. Dolayısıyla bu çerçevede din, şiir, felsefe vs. kültürdür; fakat yapı noktasına geldiğinde medeniyet olur. İdeoloji, yani bir grup, toplum veya sınıfın, toplumlarının maddî ve ekonomik ilerlemesi için düşünmesi, yüzde yüz maddî bir hedefe sahip olduğu halde yüzde yüz manevî bir olgudur.
Acaba toplum varken medeniyet ve kültürün var olmama imkânı var mı? Medeniyetin tesisinde acaba şu etkenlerden hangisinin payı vardır.

Ali Şeriati
Medeniyet Tarihi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus: Hepsi de durumlarından hoşnut görünüyorlardı

Yazın yerini çabucak bir başka yaz alıverdi. İlk sıcaklarla birlikte benim için yeni birşeyler olacaktı, biliyordum. Benim dava ağır ceza...

Kapat