Siyasal Düşünceler Tarihinde Kadın: Antik Yunan, Tragedyalar ve Platon Temelinden Kadın

Günümüzü doğru okumanın temeli, doğru bir şekilde temellendirilmiş tarihsel sürece bağlıdır. Fakat ne tarih ne de onu kurgulayıp günümüze ulaştıran veriler, bizce açık seçik değildir. Tüm insanlık tarihi, bir yerlerde birileri tarafından oluşturulmuş ve günümüze ulaştırılmıştır. Birilerinin etkinliği olması sebebiyle de onu tamamıyla nesnel bir süreç gibi değerlendiremeyiz. Bundan dolayıdır ki tarihsel süreç, sorgulanmadan hakikat gibi kabul edilemez.
Söz konusu süreç insanın tarihi olduğunda bir kere sorgulanırken, kadının tarihi olduğunda iki kere sorgulanmalıdır. Çünkü tarih, insanın, yani erkeğin tarihidir. Kadın; bireysel varlığıyla ya da var oluşuyla değil erkeğin varlığının ya karşıtı ya da tamamlayıcısı oluşuyla vardır. Bu nedenledir ki kadın, kendi söylemiyle değil, erkeğin söylemiyle süreçte belirir. Kadın burada tıpkı bedensel varlığının bir yere kapatılması durumunu, söylemsel varlığının da kapatılmasını deneyimleyerek yaşamaktadır.

Dolayısıyla her ne kadar düşünsel ve entelektüel anlamda gelişimin merkezi olarak kabul görse dahi Antik Yunan’da da durum özetlenenden farklı değildir. Antik Yunan, bilimsel ve düşünsel olarak çok sesli bir yer olmasına rağmen, bu sesler arasında kadın sesi ya hiç duyulmamakta ya da sadece kadına çizilen sınırlar içerisinde bu sesin yükselmesine izin verilmektedir. Bu neden dolayısıyla da kadın spekülatif bir söylemin nesnesi olarak sürece dahil edilmektedir.

Tahayyül edilenin ve edilmeyenin nesnesi olarak kadın; erkeğin arenasında tuhaf bir şekilde kurulur. Zihinsel yetenek ve beceri gerektiren hiçbir alanda ona yer yoktur. Evinde ve çocuklarının başında olmalıdır. Akılsallık, kadının işi değildir. Kadın; giyinmeli, süslenmeli ve tüm kadınsılığıyla erkeği evetlemelidir. Kadının işlevselliği, kadını kadın olarak var eden temel unsurdur.

Bu durumu ve durumun sonuçlarını en iyi şekilde açıklayan, açıklamayla birlikte günümüze taşıyan en önemi kaynaklar tragedyalardır.

Tragedyalar, bize dönemi ve dönem içindeki kadın ve erkeği hem olduğu gibi hem de eleştirel bir dille sunar. Burada hem erkek hegemonyasının övgüsünü hem de kadın ezilmişliğinin yergisini görebiliriz.

Bir örnek vermek gerekirse Antigone Tragedyası’na değinebiliriz. Trajedi, ailenin tamamında kendini gösterir. Oidipus, yani Antigone’un babası; aynı zamanda kardeşi olmaktadır. Çünkü Oidipus; öz babasını, babası olduğunu bilmeden öldürür ve öz annesiyle, annesi olduğunu bilmeden evlenir. Oidipus’un annesi ile evliliğinden iki oğlu ve iki kızı olur. Oğulları Polyneike ve Eteokles; kızları Antigone ve İsmene’dir.

Oidipus’un ölümünden sonra ülkeyi yönetmek oğullarına düşer. Fakat bir savaş sırasında oğullar birbirlerine girer ve ölürler. Bunun üzerine tahta geçen kral Kreon oğullardan birinin ülke için düşman olduğunu varsayarak, cenaze törenini yapmaz. Antigone’un trajedisi de bu noktada ortaya çıkar.

Antigone, bu durum karşısında sistem karşıtı bir tavır alır. Tören yapılmayan kardeşine kendi elleri ile tören yapma amacındadır. O, sistemin koyduğu kuralları hiçe sayacak ve ölümü göze alacak kadar güçlü bir kadını betimler. Diğer kardeş İsmene ise Antigone’un aksine kendi doğrularının farkındalığına rağmen, sisteme karşı çıkmayacak kadar ürkek ve naif bir kadını karakterize eder. Bunu da, Antigone’un, kralın emrine rağmen, kardeşini gömme kararı verip durumu İsmene’ye açıklaması ve ondan yardım istemesi sonucunda, İsmene’nin tavrında ve şu sözlerinde görebiliriz: “Unutma, kadınız biz baş edemeyiz erkeklerle, bizi yönetenler bizden güçlü. Katlanmayıp ne yapacağız belki bundan beterine? Ölmüşlerim bağışlasın beni, yasağa boyun eğmekten başka bir şey gelmez elimden. Gücümüzü aşan işlere kalkışmak çılgınlıktan başka ne ki?”

İsmene’nin tavrına ve tutumuna karşıt olarak Antigone, kafasına koyduğunu yapar. Devletin ve erilin gücüne karşı gelip kendi bildiğini okur. Bunun sonucunda ise diri diri mezara gömülme cezasına çarptırılır. Bu tavrı ile Antigone; iktidar ve onun gücünün karşısında birey olarak karar alma ve uygulama inisiyatifinin olduğunu vurgular. Bu da, yakalanıp kralın huzuruna çıkarıldığında takındığı tavır ile kendini açığa sermektedir. Özellikle de şu sözleri, bu durumu açık seçik ortaya koyar: “Ne bekliyorsun? Ağzından çıkan tek söz hoş gelmiyor kulağıma, elimde değil katlanamıyorum buna ne de sen benim sözlerime katlanabilirsin. Gömdüm kardeşimi, benim için bundan büyük ne şeref olabilir? Bu yurttaşlar da bana yürekten katılıyor, ama korkudan açamıyorlar ağızlarını. Ne mutlu krala, dilediğini söyleyebilmek bir onun ayrıcalığı.”

Antigone, bireysel özgürlüğü ve tercihleri uğruna ölümü göze almakla birlikte, onurlu bir şekilde kendi ölümünü tayin etme gücünü de kendinde görür. Ki tragedyanın sonunda, Antigone’un ölümü beklemeyip kendini öldürme olgusu ile karşılaşırız. Bu öldürme ya da intihar bir melankoli durumunu değil aksine ölüme karşı duruşu ve kendi bireysel tercihlerini sistemin kurguladığı tercihlere öncelemedir. Antigone, burada bir birey olarak istemlerinin savaşını vermekle birlikte toplumun ona yüklediği kadınsılığı da tartışmaya açmaktadır.

Varlığı herhangi bir eylem alanında görülmeyen kadının, kurulu düzene karşı gelmesi büyük bir istençtir. Antigone bize kadınlığı ve kadın olmaklığı yeniden sorgulatır. Çünkü onun eylemi hem erkeksi hem de güç isteyen, yani erkeğe yakışır bir eylemdir. Bu yargı da kral Kreon’un şu sözlerinde kendini temellendirir: “Vakit geçirmeyelim, nöbetçiler götürün şunları hapsedin, kadınlıklarının bilsinler hele, dolaşmasınlar ortalıkta. En yüreklileri bile kaçmaya yeltenir ölümün soluğunu duyunca yüzlerinde. (…) Öyleyse kurulu düzeni destekleyelim ve hiçbir zaman kadına yenilmeyelim. İktidardan düşmek alın yazımızsa hiç olmazsa erkek elinden olmalı bu yenilgi kadının erkeği yendi dedirtmeyelim.”

Dolayısıyla Antigone’un intiharı, kendi var oluşunu tayin edebilme gücünü kendinde gören kişinin edimi olarak okunmalıdır. Elbet kadın olarak var olmanın ve bu var oluşun nasıl kurulduğunun da bir sonucudur. Diğer taraftan ise sistemin ve sistemin kurucularının sorgulanmasıdır da.

Her ne kadar tragedyalar bize kadın ve erkek olarak iki varlığın bireysel var oluşlarını gösteriyor gibi gelse de -ki bu bir okuma tarzıdır- diğer taraftan, dönemin antik dünyasına ve onun toplumsal yapısına da gönderimde bulunur. Özellikle de bu durum olan ve olması gereken arasında kurulan bağlamlar dikkate alınarak yapılır. Devletin ve toplumun bekası ön plandadır ve tragedya kahramanları bunu dikkate alarak eylemlerini gerçekleştirirler. Devletin ve toplumun iyiliği için yapılması gerekenler, kadın ve erkek fark etmeden her bireyin asli görevidir. İşte kadın bir tek bu noktada bireydir. Devlet ve toplum söz konusu olduğunda kadın var oluşu kabul görür; fakat düşünsel ve entelektüel bağlamlara gelindiğinde bu aksi bir yöne kayar. Özellikle de Antik Yunan’ın en önemli filozoflarından biri olan Platon’da, bu durum açık seçik ortadadır.

Platon’da kadın çift yönlü okunmalıdır. Bir yandan yalnızca heteroseksist aşkın dayanağı yani yalnızca doğurganlığıyla var olan kadın; diğer yandan devlet ve onun geleceği söz konusu olduğunda erkekten ayrışmayan erdemlerin taşıyıcısı kadın. Yani siyasal örgütlenme ve kentin geleceği söz konusu olduğunda aralarında herhangi bir karşıtlık olmayan kadın ve erkek, entelektüel paylaşım ve bilgiye geldiğinde kökten bir ayrışmaya tabi kılınır. Bunu da Platon, “Devlet” kitabında açıkça tartışmıştır.

Özellikle de Devlet’in beşinci kitabının ilk satırlarında Adeimantos’un Platon’a yönelttiği şu soru ile diyalog bu yönde gelişir: “İşin kolayına kaçıp, bir meseleyi hasıraltı ediyorsun gibi geliyor bize. Hiç de önemsiz olmayan bir sorunu açıklamadan geçiyorsun. Çocuklar ve kadınlar için sadece, ‘Bunların dostlar arasında ortak olduğunu herkes bilir.’ deyip geçtin.”

Platon bu soru bağlamında, diyalogun gelişen kısımlarında özellikle de kadının yerini belirlemeye girişir. Kadının da, tıpkı erkek gibi kentin yararına eylemini gerekli görür. Bu noktada kadının da tıpkı bir erkek gibi, bir birey olduğunu kabul etmiş olur. Kadın da erkek gibi bir birey ve toplumun yararına işlere koşacak bir birey ise; onların da erkekler gibi eğitim görme hakları vardır. Özellikle de eğitim üzerine önemli bir vurgu söz konusudur. Ancak Platon bu görüşü ile kendi kendisiyle çelişir gözükür. Çünkü ilkin kadın ve erkeği iki farklı yaradılışa sahip varlık olarak ele alır. Ardından, kadın ve erkeğin yapabileceği işleri birbirinden ayırır. Sonrasında ise eğer ki aynı eğitime tabi tutulurlar ise aynı işe koşabileceklerini kabul eder. Bu da Platon’un diyalog içinde açıklaması gereken bir başka soru olarak karşısına çıkar. Fakat bunu da yine çelişik bir cevap ile temellendirmeye kalkar: “Hiçbir insan işi biliyor musun ki, onda erkek her bakımdan kadından üstün olsun! Dikiş dikmekten, çörek pişirmekten, salça yapmaktan söz edip vaktimizi kaybetmeyelim. Kadınlar bu işleri iyi becerir, bunlarda kadınlarla yarışa girmek gülünç olur. (…) Demek ki devlet yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Ne var ki, kadın hiçbir işte erkek kadar olamaz.”

Görüldüğü üzere kadının varlığı yalnızca devletin bekası için kabul görmekle birlikte, yine de erkekten zayıflığı vurgulanmaktadır. Bunu da, devletinin bütünlüğünün ve birliğinin sağlam temellere dayanması için gerekli görmektedir. Kadın erkek ile eşit işlere koşmalı ki devlet de sağlam bir birlik ve beraberlik içinde olsun. Böylelikle kadın ve erkek fark etmeksizin her şey herkesin işi ve bu işin ürünü de herkesin sahip olduğu olunca, benim olan ve benim olmayan ayrımı da olmayacağı için düzen sağlam temellere dayanacaktır.

Bu noktada Platon aile kavramını da kökten değiştirir. Özel mülke sebebiyet verecek aile kavramını baştan reddeder. Ortak bir aile kavramı geliştirir. Herkes herkesin eşi ve herkes herkesin çocuğu olabilir. Bu sebepten dolayı da, kimse bir diğeri hakkında kötü düşünmez. Devlet de sağlam bir insan topluluğunun dayanağı ile işler. Bu durum diyalogda da şu şekilde belirtilir: “Her biri bir başka şeye değil, her biri aynı şeye ‘benim’ diyecek. Teker teker kazandıkları şeyi biri kendi evine, öbürü kendi evine götürmeyecek. Ayrı ayrı kadın ve çocuklarla ayrı ayrı sevinç ve üzüntüleri olmayacak. Çıkarları bir, amaçları bir, duyguları mümkün olduğunca bir olacak. Böyle olunca da, devletin parçalanmasına sebep olmayacak.

(…) Baştakilerden buyruk almadıkça hiçbir genç kendinden yaşlı birisine ne el kaldırabilecek, ne de kötü söz söyleyebilecek. Onu iki şey durduracak: Saygı ve korku. Saygı, bu adamın belki de babası olduğu düşüncesinden ileri gelecek; korku da, vurduğu adamı, birçoklarının, oğlu, kardeşi, babası olarak, koruyacağı düşüncesinden.”

Dolayısıyla her ne durumda olursa olsun devletin önceliği ilkin kadın varlığını ve ardından aile kavramını, devletin yararına konumlandırmayı gerekli kılmaktadır. Burada söz konusu olan kadının bir birey olarak kabul görmesi ve onun içinde bulunduğu durumdan çıkarılması değil aksine yine erkeğin egemenliği altında, onun var oluşunu sağlam kılmasıdır. “Barışta olsun, savaşta olsun kadınlarda devleti koruyacaklar, dişi köpekler gibi onlar da erkekleriyle birlikte ava gidecekler ve her şeyi elden geldiği kadar eksiksiz, artıksız bölüşecekler.”

Sonuç itibariyle; tarih hep onun, yani erkeğin tarihi olmuştur. Kadın bu süreç içerisinde kendi var oluşunu hiçbir surette kadın olmaklığa dayandıramamıştır. O hep erkeğin var ettiği kadar, tarih içerisinde vardır. Erkekten olan ya da erkeğin karşıtı… Hâkim ve egemen gücün var oluşuna dayanak olduğu sürece bireysel olarak var olan, bunun dışında ona ayrılan yerde kalması koşulunu taşıyan kadın.

Görüldüğü gibi Antik Yunan’dan, tragedyalara, tragedyalardan -günümüzün dünyasında da hala bir öncü kabul edilen- Platona kadar, kadın benzer şekillerde ve benzer koşullarda var edilmiştir. Bunun dışında kalan alan, erk gücünün daha da sağlamlaşmasını varsayan alandır. Yani erkeğe ait alandır.

KAYNAKÇA:

Arlenne W. Saxonhouse, Women İn The History Of Political Thought, Praeger Publishers, 1985, New York
Susan Moller Okin, Women İn Western Political Thought, Princeton University Press, 1979, Princeton, New Jersey
Eski Yunan Tragedyaları 1, Sofokles, Antigone, çev. Güngör Dilmen, Mitos- Boyut Tiyatro Yayınları, 2005, İstanbul
Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimcoz, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları, 2006, İstanbul

Ayşe Öztürk
 K: Gündoğusu

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
H. Alizadeh, Raha ve Hamavayan Ensemble’nin ortak albümü: “Man Agar Parandeh Budam”

 İranlı müzisyen ve besteci Hossein Alizadeh tarafından yönetilen , Hamavayan Ensemble, klasik Fars halk müziğine yeni yorumlar getiren bir müzik...

Kapat