Liberal Açıdan Ekonomik Özgürlükle Siyasi Özgürlük Arasındaki ilişki – Milton Friedman

Büyük ölçüde özgür olan bir toplumda yaşadığımız için, siyasi özgürlük gibi bir şeyin dünyanın ne kadar küçük bir bölümünde ve ne kadar kısa bir zamandan beri var olduğunu unutma eğilimin deyiz; insanoğlunun tipik durumu tiranlık, kölelik ve sefalettir. Batı dünyasının tarihsel gelişiminde ondokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın başları çarpıcı istisnalardır. Bu dönemlerde siyasi özgürlük, açıkça serbest piyasa ve kapitalist kurumlanın gelişmesiyle birlikte oluşmuştur. Aynı durum Yunanistan’ın altın çağı ve Roma döneminin başlangıcı için de geçerlidir.

Tarih sadece kapitalizmin siyasi özgürlük için gerekli koşul olduğunu söyler. Ancak yeterli bir koşul olmadığı da açıktır. Faşist İtalya ve Faşist İspanya, son yetmiş yılın çeşitli dönemlerinde Almanya, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde Japonya, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki on yılda Çarlık Rusyası siyasi açıdan özgür toplumlar olarak tanımlanamazlar. Bununla birlikte her birinde ekonomik yapının hâkim biçimi özel teşebbüstür. Bu nedenle, temelde kapitalist olan ekonomik düzenlemelerle özgürlükçü olmayan siyasi düzenlemelerin bir arada olması mümkündür.

Bu toplumlarda bile vatandaşlar, ekonomik totalitarizmin siyasi totalitarizmle birleştiği Nazi Almanyası ya da Sovyetler gibi modern totaliter devletlerin vatandaşlarından çok daha büyük özgürlüğe sahipti. Çar yönetimindeki Rusya’da bile belli koşullar altında bazı vatandaşlar siyasi otoriteden izin almaksızın işlerini değiştirebiliyorlardı, çünkü kapitalizm ve özel mülkiyetin varlığı, devletin merkezi gücüne karşı kısmî bir denetim sağlamaktaydı.

Ekonomik özgürlükle siyasi özgürlük arasındaki ilişki karmaşıktır ve hiçbir şekilde tek taraflı değildir. Ondokuzuncu yüzyılın başlarında Bentham ve Felsefi Radikaller, siyasi özgürlüğü ekonomik özgürlüğe ulaşmada bir araç olarak görme eğilimindeydiler. Kitlelerin kendilerine uygulanan kısıtlamalar aracılığıyla engellendiğine ve halkın büyük çoğunluğuna oy hakkı tanıyan bir siyasi reform yapılması durumunda, halkın, kendisi için iyi olanı yaparak “bırakınız yapsınlar” lehine oy kullanacağına inanıyorlardı. Geçmişe bakıldığında yanıldıkları söylenemez. Büyük ölçüde “bırakınız yapsınlar” doğrultusunda gerçekleşen ekonomik reformlara geniş ölçekte siyasi reformlar eşlik etmiştir. Ekonomik düzenlemelerdeki bu değişikliği, kitlelerin refahındaki inanılmaz artış izlemiştir.

Ondokuzuncu yüzyıl İngilteresi’nde Benthamcı liberalizmin zaferini, devletin ekonomik işlere artan müdahalesine karşı tepkiler izledi. İki dünya savaşının etkisiyle bu kolektivizm eğilimi hem İngiltere’de hem de başka yerlerde büyük hız kazandı. Demokratik ülkelerde özgürlükten çok refah hakim oldu. Felsefi Radikallerin entelektüel torunları -bunlardan bazıları Dicey, Mises, Hayek ve Simons’tu— bireyciliğin karşı karşıya olduğu gizli tehdidi hissederek; ekonomik faaliyetin merkezden denetimine doğru gidişatın devam etmesi durumunda, Hayek’in bu sürece ilişkin zekice çözümlemesini adlandırdığı gibi, “Kölelik Yolu”na (The Road to Serfdom) varacağından korktular. Onların altını çizdikleri nokta, ekonomik özgürlüğün siyasi özgürlüğe ulaşma yolunda bir araç olma niteliğiydi.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından yaşanan olaylar, ekonomik ve siyasi özgürlük arasında daha farklı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Kolektivist ekonomik planlama gerçekten de bireysel özgürlükle çatışmıştır. Bununla birlikte, en azından bazı ülkelerde sonuç, özgürlüğün bastırılması değil, ekonomik politikanın tersine çevrilmesi olmuştur. Yine İngiltere bu konudaki en çarpıcı örneği oluşturmaktadır. Belki de dönüm noktası, İşçi Partisi’nin, büyük endişelere rağmen kendi ekonomi politikasını uygulayabilmek için gerekli gördüğü, “atamaların denetlenmesi” yasası olmuştur. Tam anlamıyla uygulansa ve sürdürülseydi, bu yasaya göre, bireylerin işlere atanması merkezden yapılacaktı. Bu yasa kişisel özgürlüklere öylesine kesicin bir çalışma oluşturuyordu ki, sadece dikkate değmeyecek kadar az sayıda uygulama alanı bulmuş ve yürürlüğe girdikten çok kısa bir süre sonra kaldırılmıştır. Yasanın yürürlükten kaldırılması, ekonomi politikasında kararlı bir değişime yol açmıştır. Merkezi “plan” ve “program”lara dayalı politikaların azaltılması, birçok kontrolün kaldırılması ve özel piyasanın öneminin arttırılması, ekonomi politikalarındaki bu kararlı değişime damgasını vurmuştur. Benzer politika değişiklikleri diğer demokratik ülkelerin çoğunda da görülmüştür.

Merkezi planlamanın başarısının sınırlı olması ya da belirlenen hedeflere ulaşmada tümüyle başarısız olması, bu politika değişimlerinin en iti açıklamasıdır. Bununla birlikte, bu başarısızlık, en azından bir dereceye kadar, merkezi planlamanın siyasi sonuçlarına ve özel hakların çiğnenmesini gerektiren bir mantığa sahip olması nedeniyle,bu mantığı izlemek konusundaki isteksizliğe bağlanabilir. Bu değişimin bu yüzyıldaki kolektivist eğilimin yalnızca geçici olarak kesintiye uğraması olduğu da söylenebilir elbette. Ama öyle olsa bile, ekonomik düzenlemelerle siyasi özgürlük arasındaki yakın ilişkiyi açıkça ortaya koymaktadır.

Tek başına tarihsel kanıt hiçbir zaman inandırıcı değildir. Belki de özgürlüğün genişlemesiyle kapitalizm ve piyasa kurumlanılın gelişmesinin aynı zamana gelmesi tümüyle rastlantı olabilir. Neden aralarında bir bağlantı bulunması gereksin ki? Ekonomik ve siyasi özgürlük arasındaki mantıksal bağlar nelerdir? Bu soruları tartışırken, ilk önce piyasayı özgürlüğün doğrudan bileşenlerinden biri olarak ele alacağız, daha sonra piyasa düzenlemeleriyle siyasi özgürlük arasındaki dolaylı ilişkiyi inceleyeceğiz. Böylece, özgür bir toplum için ideal ekonomik düzenlemelerin ana hatlarını ortaya koymuş olacağız.

Liberaller olarak biz, toplumsal düzenlemeler konusunda yargıya varırken, bireyin ya da belki ailenin özgürlüğünü temel hedef olarak ele alırız. Bu anlamda bir değer olan özgürlük insanlar arası karşılıklı ilişkileri kapsamalıdır. Cuma’nın olmadığı ıssız bir adada Robinson Crusoe için özgürlüğün hiçbir anlamı yoktur. Issız adadaki Robinson Crusoe kısıtlamalarla karşı karşıyadır; “gücü” sınırlıdır, seçenekleri sınırlıdır, ama bizim ele aldığımız anlamda bir özgürlük sorunu yoktur. Benzer biçimde, bir toplumda özgürlük, bireye bu özgürlüğünü nasıl kullanacağını öğretmez. Özgürlük her şeyi kapsayan bir ahlak bilimi değildir. Aslında bir liberalin temel amaçlarından biri, bireyin kendi ahlaki sorunlarıyla kendisinin uğraşmasını sağlamaktır. “Gerçekten önemli” ahlaki sorunlar özgür bir toplumda bireyin karşısına çıkanlardır —özgürlüğünü nasıl kullanması gerektiği gibi. Bu nedenle bir liberalin vurgulayacağı iki grup değer vardır. Birincisi, insanlar arası ilişkilere ilişkin değerlerdir ki, burada liberal bir insan önceliği özgürlüğe verir. İkincisi, bireyin özgürlüğünü kullanma biçimine ilişkin değerlerdir ki bunlar da bireyin ahlak ve felsefe dünyasını oluştururlar.

Liberaller, insanları kusurlu varlıklar olarak görürler. Onlara göre toplumsal örgütlenme sorunu, “kötü” insanların kötülük yapmasını engellemek ya da “iyi” insanların iyilik yapmasına yardımcı olmak kadar olumsuz bir sorundur. Elbette ki bu “kötü” ve “iyi” insanlar aynı kişiler olabilir; bu onları kimin değerlendirdiğine bağlıdır.

Toplumsal örgütlenmenin temel sorunu, çok sayıda insanın ekonomik faaliyetlerinin nasıl koordine edileceğidir. Görece geri kalmış toplumlarda bile var olan kaynakların etkin biçimde kullanılması için geniş kapsamlı işbölümü ve işlevlerde uzmanlaşma gerekir. İleri toplumlarda çağdaş bilim ve teknolojinin sunduğu olanaklardan bütünüyle yararlanabilmek için çok daha büyük çapta koordinasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Sadece birbirlerinin günlük ekmeklerini sağlamak anlamında bile milyonlarca insan karşılıklı ilişki içerisine girmektedir. Kaldı ki otomobil gibi uzun süre kullanılan malların sağlanmasıyla gerçekleşen karşılıklı ilişkiler bu sayıyı kat kat artırmaktadır. Özgürlüğe inanan bir insanın yaşadığı güçlük, bu son derece yaygın etkileşimi bireysel özgürlüklerle uzlaştırma güçlüğüdür.

Temelde milyonlarca insanın ekonomik faaliyetlerini koordine etmenin yalnızca iki yolu vardır. Birincisi ordu ve modern totaliter devletlerin tekniği olan ve zor kullanma tekelini de içeren merkezi yönlendirme; İkincisi ise piyasanın tekniği olan bireylerin gönüllü işbirliğidir.

Gönüllü işbirliği aracılığıyla koordinasyonun sağlanması olanağı —çoğu kez reddedilse de- temel olarak, “ekonomik etkileşimin her iki tarafı da bu etkileşimden fayda sağlar” önermesine dayanır. Ancak bu önerme, işlemin iki taraflı olarak gönüllü ve biliniyor olması koşuluna bağlıdır.

Böylece takas, zor kullanmaya gerek olmaksızın koordinasyonu sağlamış olur. Gönüllü takas yoluyla örgütlenmiş bir toplumun işleyen modellerinden biri, rekabetçi kapitalizm dediğimiz, özgür, özel teşebbüs takas ekonomisidir.

En basit şekliyle böyle bir toplum belli sayıda bağımsız hane halklarından oluşmaktadır, bir Robinson Crusoe’lar topluluğu gibi. Her hane halkı, kontrolünde bulunan kaynaklan mal ve hizmet üretmek için kullanır ve her iki taraf için de kabul edilebilir koşullar çerçevesinde pazarlık ederek bunları diğer hane halklarının ürettikleri mal ve hizmetlerle takas eder. Böylelikle mal ve hizmetleri kendi kullanımı için üreterek ihtiyaçlarını doğrudan karşılamak yerine, başkalan için mal ve hizmetler üreterek ihtiyaçlarını dolaylı yoldan karşılaması mümkün olur. Bu dolaylı yolun benimsenmesindeki teşvik edici unsur, hiç kuşkusuz, işbölümü ve işlev uzmanlaşmasının sağladığı ürün artışıdır. Hane halkı her zaman kendisi için doğrudan üretim yapma seçeneğine sahip olduğundan, yarar sağlayamayacağı bir takasa girmek zorunda değildir. Dolayısıyla iki taratın da yararına olmayacak bir takas yapılmayacaktır. Bu yüzden de işbirliği zor kullanmaksızın gerçekleşecektir.

Nihai üretici birimin hane halkları olması durumunda, işlev uzmanlaşması ve işbölümü daha ileriye gidemeyecekti. Oysa modern toplumda çok daha fazla ilerledik. Kapasitelerine göre hizmet sunan ve mal satın alan bireyler arasında aracılık yapan girişimciler geliştirdik. Benzer şekilde, ürünün ürünle takasına bağlı kalmayı sürdürmüş olsaydık, işbölümü ve işlev uzmanlaşması da ilerleyemezdi. Sonuç olarak, takası kolaylaştıran ve satma ve satın alma diye ikiye ayırmayı mümkün kılan bir araç olan parayı geliştirdik.

Girişimcilerin ve paranın güncel ekonomimizdeki önemli rollerine ve doğurdukları sayısız karmaşık soruna karşın, koordinasyon sağlamada piyasa tekniğinin esas karakteristiği, girişimin de paranın da bulunmadığı takas ekonomisinde ortaya çıkmaktadır. Söz konusu yalın modelde olduğu gibi, girişim ve paranın bulunduğu karmaşık ekonomide de işbirliği kesinlikle bireysel ve gönüllüdür. Ancak burada: (a) girişimciler özel girişimcidir, bu nedenle anlaşmayı yapan asıl taraflar da bireylerdir. (b) bireyler herhangi bir takasa girip girmemekle tam anlamıyla özgürdür, dolayısıyla her işlem de kesinlikle gönüllüdür.

Bu koşulları genel anlamda tanımlamak, ayrıntılarıyla ortaya koymaktan ya da sürdürülmelerini sağlayacak kurumsal düzenlemeleri spesifik olarak belirlemekten çok daha kolaydır. Gerçekte, teknik ekonomik literatürün çoğu tamamen bu sorularla ilgilidir. Temel zorunluluk, bir bireyin diğerine fiziksel zor kullanmasını önlemek ve gönüllü anlaşmalara katılmayı güçlendirmek için yasa ve düzenlemeler oluşturmak, böylece “özel’e öz kazandırmaktadır. Bunun yanı sıra, belki de en zor sorunlar tekelden -ki tekel, bireyin takas seçeneklerini ortadan kaldırarak etkin bir özgürlüğe engel olmaktadır- ve üçüncü kişileri etkilediği halde bedelini ödemenin ya da tazmin etmenin mümkün olmadığı “komşuluk etkilerinden kaynaklanmaktadır. Bu sorunları daha ayrıntılı olarak izleyen bölümde inceleyeceğiz.

Ekonomik faaliyetlerin piyasa organizasyonunun temel özelliği, etkin bir takas özgürlüğü sağlandığı sürece, faaliyetlerinin çoğunda bir bireyin bir başkasına müdahale etmesini engellemesidir. İş yapabileceği birçok satıcının bulunması nedeniyle tüketici, bir tek satıcının yapabileceği baskıdan korunurken, satıcı da kendisinden alışveriş yapabilecek çok sayıda tüketici bulunması sayesinde tek bir tüketicinin baskısından korunur. İşçi, kendisine iş verebilecek başka işverenlerin varlığı sayesinde işverenin baskısından korunur. Ve bu böyle devam eder. Ve piyasa bunu kişisel olmayan bir biçimde ve merkezi otorite olmadan yapar.

Gerçekte serbest ekonomiye karşı çıkılmasının en büyük sebebi, piyasanın bu işi gerçekten böylesine iyi yapmasıdır. Serbest ekonomi, belli bir grubun “insanların istemeleri gerektiğine” inandığı şeyleri değil, insanlar neleri istiyorlarsa onları verir. Serbest piyasaya karsı olanların çoğu, özgürlüğün kendisine inanmamaktadır.

Serbest piyasanın varlığı, elbette ki, devlete olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Tersine, devlet hem “oyunun kuralları”nı belirlemek için bir forum olarak, hem de kararlaştırılan kuralların yorumlanması ve uygulanması için bir hakem olarak gereklidir. Piyasanın yaptığı şey, siyasi araçlarla karara bağlanması gereken sorunların oranını büyük ölçüde azaltarak, devletin oyuna doğrudan katılması gerekliliğini en aza indirmektir. Siyasi araçlarla faaliyette bulunmanın temel özelliği, daha sonra büyük oranda uyum ve mutabakat gerektirmesi ya da bunu zorla sağlama eğilimi yaratmasıdır. Öte yandan piyasanın en büyük avantajı, geniş ölçüde çeşitliliğe izin vermesidir. Siyasi terimlerle ifade etmek gerekirse, bu bir nispi temsil sistemidir. Her birey istediği kravat rengi için oy kullanabilir ve çoğunluğun hangi rengi istediğini bilmek zorunda değildir. Kendisi azınlığın içindeyse dahi, çoğunluğun istediğine uymak zorunda değildir.

İşte, piyasa ekonomik özgürlük sağlar derken, bahsettiğimiz şey piyasanın bu özelliğidir. Ancak bu karakteristik özelliğin dar anlamda ekonomik olmanın çok ötesinde sonuçları bulunmaktadır. Siyasi özgürlük, bir bireyin diğer bir bireyden baskı görmemesi demektir. Özgürlüğe yönelen en temel tehdit zor kullanma gücüdür ve bu güç, ister bir monarkın, bir diktatörün, isterse bir oligarşinin ya da o anki çoğunluğun elinde olsun, tehdit olmayı sürdürür. Özgürlüğün korunması için gücün bu şekilde yoğunlaşmasını mümkün olduğu kadar engellemek gerekmektedir. Engellemenin mümkün olmadığı noktalarda ise gücün dağıtılması ve yayılması gerekir. Bu bir kontrol ve denge (check-balance) mekanizmasıdır. Ekonomik faaliyetlerin organizasyonunun siyasi otoritenin denetiminden çıkarılmasıyla birlikte piyasa, zor kullanma gücünün kaynağını ortadan kaldırır. Böylece piyasa, ekonomik gücün siyasi gücü desteklemek yerine, denetlemesini de mümkün kılar.

Ekonomik güç iyice yaygınlaştırılabilir. Mevcut ekonomik merkezlerin aleyhine yeni ekonomik güç merkezlerinin gelişmesinin oluşmasını destekleyen koruma yasaları yoktur. Öte yandan siyasi gücün tek bir merkezde toplanmasının engellenerek dağıtılması çok daha güçtür. Birçok bağımsız küçük hükümet olabilir. Fakat tek bir hükümet içerisinde eşit güce sahip küçük siyasi güç merkezleri bulundurmak, çok sayıda ekonomik güç merkezini tek bir büyük ekonomide bulundurmaktan çok daha zordur. Bir büyük ekonomide birçok milyoner olabilir. Buna karşılık vatandaşlarının enerjisinin ve coşkusunun odaklandığı, öncü konumundaki gerçek lider, bir kişiden fazla olabilir mi? Eğer merkezi hükümet güçlenirse, bu güçlenme büyük olasılıkla yerel hükümetlerin aleyhine olacaktır. Bu noktada dağıtılacak siyasi gücün sabit toplamı gibi bir şey var gibi görünmektedir. Dolayısıyla, ekonomik gücün siyasi güce eklenmesi durumunda yoğunlaşma neredeyse kaçınılmaz gibi görünmektedir. Öte yandan eğer ekonomik güç siyasi ellerden uzak tutulursa, siyasi güce karşı bir denetim ve muhalefet hizmeti verebilir.

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu iddia belki de bir örnekle en iyi şekilde anlatılabilir. Önce sözünü ettiğimiz ilkeleri açıklamaya yardımcı olacak farazi bir örnek düşünelim, sonra da piyasanın siyasi gücü korumak için ne yolla çalıştığını gösterecek son deneyimlerden bazı güncel örnekler sıralayalım.

Özgür bir toplumun bir özelliği, hiç kuşkusuz, bireylerin toplumun yapısında radikal bir değişikliği açıkça savunma ve propagandasını yapma özgürlüğüdür; ancak bu savunma ikna yoluyla olmalı ve zorlama ya da diğer baskı biçimlerini içermemelidir. Kapitalist bir toplumdaki siyasi özgürlüğün bir belirtisi de, kişilerin açıkça sosyalizmi savunabilmeleri ve bu uğurda çalışabilmeleridir. Aynı şekilde sosyalist bir toplumda da siyasi özgürlüğün bireylerin kapitalizmi tanıtması ve savunmasına imkân verecek düzeyde olması gerekirdi. Sosyalist bir toplumda kapitalizmi savunma özgürlüğü nasıl korunur ve sürdürebilir?

İnsanların herhangi bir şeyi savunmaları için öncelikle hayatlarını kazanabilmeleri gerekir. Ancak sosyalist bir toplumda tüm işler siyasi otoritenin denetimi altında olduğundan, bu durum zaten daha başlangıçta sorun yaratır. Sosyalist bir hükümet için işçilerinin resmî öğretiye doğrudan karşıt politikalar savunmalarına izin vermek, kendinden feragat etmek demektir ki, bunun zorluğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Devletler’de federal devlet memurları arasındaki “güvenlik” sorunu deneyimiyle vurgulanmıştır.

Diyelim ki, böyle bir taviz gerçekleşti. Kapitalizmi savunmanın bir anlam taşıması için yandaşlarının bu davalarını finanse edebilmeleri, yani halka açık toplantılar düzenlemeleri, broşürler bastırmaları, radyo reklâmı vermeleri, gazete ve dergiler çıkarmaları vb. gerekir. Bu parasal kaynağı nereden bulabilirler ki? Sosyalist top-lumlarda büyük geliri olan, hattâ devlet tahvili şeklinde büyük sermayesi bulunan kişiler olabilir fakat muhtemelen bunlar üst düzey kamu görevlileri olacaktır. Kapitalizmi açıkça savunduğu halde işinde kalabilen küçük bir sosyalist memur düşünmek mümkündür. Fakat sosyalist kodamanların böylesine “yıkıcı” eylemleri finanse ettiklerini düşünmek safdillik olur.

Tek parasal kaynak, çok sarıda alt düzey memurdan toplanacak küçük miktarlar olacaktır. Fakat bizim sorumuzun cevabı bu değildir, çünkü memurlardan para toplayarak kaynak oluşturabilmek için onları zaten bu davaya inandırmış, ikna etmiş olmak gerekir. Oysa bizim esas sorunumuz zaten böyle bir kampanyayı başlatabilmek için gerekli kaynağı edinmektir. Kapitalist toplum-larda radikal hareketler hiçbir zaman bu biçimde finanse edilmemiştir. Bu tür radikal hareketler genellikle, davaya inandırılmış birkaç zengin birey taralından desteklenerek finanse edilirler. Son zamanlarda önde gelen birkaç isim olarak, bir Frederick Vanderbilt Field, bir Anita McCormick Blaine, bir Corliss Lamont ya da daha geriye gidilirse bir Friedrich Engels anılabilir. Ne var ki, siyasi özgürlüğün korunmasında servet eşitsizliğinin rolü, yani patronun rolü çok ender olarak belirtilir.

Kapitalist bir toplumda, herhangi bir fikir hareketini başlatmak amacıyla para bulmak için gerekli olan, yalnızca birkaç zengin kişiyi davaya inandırmaktır ve çok garip olsa da, böyle birçok kişi ve bağımsız destek kaynağı bulunmaktadır. Aslında parasal yardımda bulunabilecek kişileri ya da malî kuruluşları, propagandası yapılacak fikirlerin sağlamlığına inandırmak bile gerekmez; propagandanın malî açıdan başarılı olacağına, gazete veya dergi ya da kitap veya benzer girişimin kâr getireceğine inandırmak yeterlidir. Örneğin, rekabetçi bir yayıncının, yalnızca kişisel olarak aynı fikirde olması bu yazıları yayınlaması için yeterli değildir. Burada mihenk taşı, piyasanın, yaptığı yatırıma karşılık tatmin edici gelir getirecek kadar geniş olmasıdır.

Bu yolla piyasa kısır döngüyü kırar ve kişileri önceden ikna etmek gerekmeksizin, onlardan para toplanmasını sağlayarak bu tür girişimlerin finanse edilmesini mümkün kılar. Sosyalist toplumda bu tür olanaklar yoktur, yalnızca tüm gücü elinde tutan devlet vardır.

Hayal gücümüzü biraz genişletelim ve diyelim ki, sosyalist bir hükümet bu sorunun bilincindedir ve özgürlüğü koruma kaygısı olan kişilerden oluşmuştur. O zaman gerekli parasal kaynakları sağlayabilir mi? Belki, ama nasıl yapacağını görmek zor. Karşıt propagandaya parasal yardım yapacak bir büro kurabilir. Ancak kimi destekleyeceğini nasıl seçecektir? Eğer her isteyene verecek olursa kısa sürede parası tükenecektir, çünkü sosyalizm, yeterince yüksek bir fiyatın büyük bir arz yaratacağı yolundaki temel ekonomik yasayı yok sayamaz. Radikal davaları savunmayı tatmin edici bir miktarla ödüllendirdiğiniz takdirde, bunları savunacak kişi arzı sınırsız olacaktır.

Dahası, popüler olmayan bir davayı savunma özgürlüğü, böyle bir savunmanın bedelsiz olmasını gerektirmez. Tersine, eğer radikal değişikliğin savunulması bir bedel ödenmesini gerektirmeseydi, üstelik bir de devletin parasal desteğiyle yapılsaydı, hiçbir toplum istikrarlı olamazdı. İnsanların derinden inandıkları davaları savunmak için fedakârlıklarda bulunmaları tümüyle gereklidir. Gerçekten de özgürlüğü yalnızca kendinden feragatte bulunmaya gönüllü kişiler için korumak önemlidir, aksi takdirde özgürlük, kurallara uymama ve sorumsuzluk biçiminde yozlaşır. Önemli olan, popüler olmayan davaları savunmanın bedelinin dayanılır ölçüde olması ve engelleyici olmamasıdır.

Ancak henüz sözümüzü bitirmedik. Serbest piyasa toplumunda parasal kaynaklara sahip olmak yeterlidir. Kâğıt satıcıları mallarını Wall Street Journal’a olduğu kadar Daily Worker’a da satmak isterler. Sosyalist bir toplumdaysa parasal kaynaklara sahip olmak yeterli olmayacaktır. Farazi kapitalizm savunucumuz, kendisine kâğıt satması için devletin kâğıt fabrikasını, broşürlerini yayımlaması için devletin baskı makinelerini, bunları dağıtması için devletin postanesini, toplantılar düzenleyecek bir salon kiralaması için devletin acentelerinden birini ikna etmek zorundadır.

Belki de bu zorlukları yenmenin ve sosyalist bir toplumda özgürlüğü korumanın bir yolu vardır. Hiç kimse bunun kesinlikle imkânsız olduğunu söyleyemez. Bununla birlikte, aykırı görüşlerin bulunması olasılığım etkili bir biçimde koruyacak kurumlar oluşturulmasının önünde gerçekten büyük zorlukların olduğu açıktır. Bildiğim kadarıyla, hem sosyalizmden, hem de özgürlükten yana olan İliç kimse bu sorunu gerçekten göğüslemedi ve hiç kimse sosyalist yönetimde özgürlüğe izin verecek kurumsal düzenlemeler geliştirme yolunda kayda değer bir başlangıç dahi yapmadı. Buna karşılık, kapitalist toplumun özgürlüğü nasıl beslediği açıktır.

Winston Churchill deneyimi, bu soyut ilkelere çarpıcı bir pratik örnek teşkil etmektedir. 1933’ten ikinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar Churchill’in BBC tarafından yönetilen bir devlet tekeli olan İngiliz radyosunda konuşma yapması yasaktı. Söz konusu olan, ülkesinin önde gelen bir yurttaşı, bir parlamento üyesi, eski bir bakan. Hitler Almanyası’nın tehdidine karşı harekete geçmek için yurttaşlarını ikna etmek amacıyla mümkün olan her yolu umutsuzca deneyen bir insandı. Ama BBC devlet tekeli olduğu için ve Churchill’in konumu da çok “tartışmalı” olduğu için İngiliz halkına radyodan seslenmesine izin verilmiyordu.

Bir başka çarpıcı örnek 26 Ocak 1959 tarihli Time dergisinin ortaya çıkardığı “kara liste” ile ilgilidir. Dergi olayı şöyle bildiriyor:

Oscar ödül töreni Hollywood’un en yüksek onur basamağıdır, ancak iki yıl önce bu onura gölge düşmüştür. The Brave One adlı yapıtıyla birinci seçilen Robert Rich ödülünü almak için ortaya çıkmamıştır. Robert Rich, sinema endüstrisi tarafından 1947 yılından beri komünist olduklarından kuşkulanıldığı için kara listeye alınan 150 kadar yazarı ifade eden takma bir addır. Bu olay özellikle yüz kızartıcıdır, çünkü Motion Picture Academy komünistlerin ya da Anayasanın Beşinci Ek Maddesi savunucularının Oscar yarışmasına katılmasını engellemişti. Geçen hafta hem komünistler için kovulan kural, hem de Rich’in kimliğinin sırrı ortaya çıktı.

Rich’in, 1947 yılında, sinema endüstrisinde komünizm davasında tanıklık etmeyi reddedenin, orijinal adıyla “Hollywood Onlusu” diye bilinen yazarlardan Dalton Trumbo (Johnny Got His Gun) olduğu ortaya çıkmıştır. Robert Rich’in “Ispanya’da, sakallı bir genç” olduğu konusunda ısrar eden yapımcı Frank King şöyle demiştir: ‘En iyi senaryoyu almak için elimizden geleni yapmak hissedarlarımıza karşı görevimizdir. Trumbo bize The Brave One’ı getirdi, biz de aldık…’

Böylece Hollywood’un kara listesinin resmî olarak sonu gelmiş oldu. Yasaklı yazarlar için resmî olmayan son çok önce gelmişti. Son Hollywood filmlerinin en azından yüzde onbeşinin kara listedeki yazarlarca yazıldığı bildirilmiştir. Yapımcı King, “Hollywood’da, Forest Lawn’da olduğundan daha çok hayalet vardır” demiştir. “Bu kentteki her film şirketi kara listedeki kişilerin yapıtlarını kullanmıştır. Biz sadece herkesin bildiğini ilk doğrulayanlarız.”

Bir insan, benim gibi, komünizmin tüm özgürlüğümüzü ortadan kaldıracağına inanabilir, komünizme mümkün olduğu kadar katı bir şekilde ve şiddetle karşı çıkabilir, ama aynı zamanda özgür bir toplumda bir insanın komünizme inandığı için ya da ilerlemesine çalıştığı için başkalarıyla birlikte gönüllü düzenlemelere girişmesini engellemenin kabul edilemez olduğuna da inanabilir. Bu kişinin özgürlüğü komünizmi övme özgürlüğünü de kapsar. Hiç kuşkusuz, özgürlük, bu koşullar altında başkalarının onunla işbirliği yapmama özgürlüğünü de içerir. Hollywood’un kara listesi, gönüllü alışverişi engellemede baskı aracı olarak kullanılan hileli bir düzenleme olduğundan, özgürlüğü ortadan kaldıran bir eylemdi. Ancak bir işe yaramadı çünkü piyasa, kara listeyi korumanın maliyetini çok yükseltti. İşin ticarî yünü, yani girişimcilerin ellerinden geldiğince çok para kazanma isteği, kara listedeki kişilere alternatif bir iş alanı yaratarak ve başkalarını da onlara iş vermeye teşvik ederek, onların özgürlüğünü korumuştur.

Eğer Hollywood ve sinema endüstrisi bir devlet girişimi olsaydı ya da İngiltere’de BBC tarafından işe alınacak olsalardı, “Hollywood Onlusu”nun ya da benzerlerinin iş bulabileceklerine inanmak zor olurdu. Aynı şekilde, bu koşullar altında bireycilik ve özel girişim taraftarlarının —ya da aslında statükodan başka herhangi bir görüşün yandaşlarının— iş bulabileceklerini düşünmek de zordur.

Piyasanın siyasi özgürlüğü korumadaki rolü konusunda başka bir örnek, McCarthyizm olayında ortaya çıkmıştır. İçerdiği asıl sorunlar ve yapılan suçlamaların erdemleri tümüyle bir yana, bireylerin ve özellikle de devlet memurlarının vicdanlarını açığa vurmalarına aykırı düşen konulardaki sorumsuz suçlamalar ve sorgulamalara karşı ne gibi bir korunmaları vardı? Devlet memuriyeti seçenekleri olmadığı takdirde Ek Beşinci Maddeye başvurmaları boş yere maskaralıktan başka bir şey olmayacaktır.

Söz konusu kişilerin temel koruması, hayatlarını kazanabilecekleri özel piyasa ekonomisinin varlığıydı. Yine de burada koruma mutlak değildi. Birçok özel işveren haklı ya da haksız olarak, teşhir edilmiş bu kişilere iş vermeye karşıydı. Çoğunluğun tutmadığı davaları savunan kişilere genellikle yüklenen bedeli haklı göstermek, bu işe dolaylı olarak karışan birçok kişiye yüklenen bedeli haklı göstermekten daha kolay olabilir. Ancak önemli olan, söz konusu bedelin bireyin özgürlüğünü kısıtlayıcı ve yasaklayıcı olmamasıdır; eğer tek seçenek devlet memuriyeti olsaydı, bu bedel kesinlikle özgürlüğü kısıtlayıcı olacaktı.

İşe karışan kişilerin büyük bölümünün, piyasanın ideal serbest piyasaya en çok yaklaştığı, küçük esnaflık, ticaret, çiftçilik gibi ekonominin en rekabetçi kesimlerine kaymaları ilgi çekicidir. Ekmek satın alan hiç kimse buğdayın bir komünist ya da cumhuriyetçi, bir meşrutiyetçi ya da bir faşist, zenci ya da beyaz tarafından yetiştirilip yetiştirilmediğini bilmez. Bu da kişisel olmayan piyasanın ekonomik etkinlikleri siyasi görüşlerden nasıl ayırdığını ve insanları ekonomik etkinliklerde, üretimleriyle ilgili olmayan nedenlerle —bu nedenler görüşleriyle ya da renkleriyle ilişkili olsa bile- ayrıma uğramaktan nasıl koruduğunu göstermektedir.

Örnekten de anlaşıldığı üzere, toplumumuzda rekabetçi kapitalizmin korunması ve güçlendirilmesinde en çok çıkan bulunanlar, çoğunluğun düşmanlığını kolaylıkla çekebilecek ve güvensizlik duyulabilecek olan azınlık gruplardır; bunların başında da zenciler, Yahudiler, yabancı uyruklular gelmektedir. Yine de serbest piyasanın düşmanlarının -komünistler ve sosyalistler- büyük ölçüde bu gruplardan çıkmaları da son derece çelişkili bir durumdur.

Milton Friedman
Özgürlük ve Kapitalizm

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Meral Okay: Bu topraklarda aşk ve mutluluk değil, ayrılık ve acı kutsanmıştır

Kapat