Yabancılaşma ve İnsanlığın Geleceği: Çıkmaz Sokaktaki Kapitalizm

1948’den 1973-74’e kadar, benzeri asla görülmemiş bir sınai ve teknolojik değişimin havai fişek gösterisine tanıklık ettik. Yine de kapitalist sistemin başarıları bugün kendi karşıtına dönüşüyor. Bu satırlar yazılırken, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki yüz milyonlarca işsizi ve yarı-işsizi hesaba katmasak bile yalnızca OECD’nin ileri kapitalist ülkelerinde resmi olarak 22 milyon işsiz var. Üstelik bu, geçmişteki geçici döngüsel işsizlik gibi de değil. Bu işsizlik, toplumun bağırsaklarındaki kronik bir kemirici ülserdir. Korkutucu bir salgın gibi işsizlik de, geçmişte kendilerini güvende hisseden toplum kesimlerini bile vurmaktadır.

Bilim ve teknolojideki tüm ilerlemelere rağmen toplum, kontrol edemediği güçlerin insafına terk edilmiş durumdadır. 21. yüzyılın eşiğinde insanlar geleceğe artan bir kaygıyla bakıyorlar. Eski kesinliğin yerini hiçbir şeyin kesin olmayışı almış durumda. Genel rahatsızlık ilkin ve her şeyden çok egemen sınıfı ve gitgide sistemlerinin ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunun farkında olan bu egemenlerin stratejistlerini etkiliyor. Sistemin krizi kendi yansımasını ideolojinin krizinde buluyor, politik partilerde, resmi kiliselerde, ahlâkta, bilimde ve hatta bugünlerde felsefe diye geçinen şeyde bu kriz kendisini yansıtıyor.

Özel mülkiyet ve ulus devlet, toplumun gelişimini sınırlayan ve engelleyen iki deli gömleğidir. Nesnel açıdan, dünya sosyalizminin koşulları onyıllardır mevcut. Ne var ki, kapitalizmin temel çelişkilerinin üstesinden gelmesine kısmen izin veren belirleyici faktör dünya ticaretinin gelişimiydi. 1945’ten sonra, Avrupa ve Japonya’da devrimi bertaraf etme ve Sovyet Bloğunu zaptetme ihtiyacının dayattığı Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya egemenliği, bu ülkeye, Bretton Woods anlaşması ve GATT aracılığıyla, diğer kapitalist iktidarları gümrük tarifelerini düşürmeye ve serbest ticari dolaşımın önündeki diğer engelleri kaldırmaya zorlama fırsatını vermişti.

Bu durum, özel mülkiyet ve ulus devletin dar sınırları içerisinde üretici güçlerin boğulmasına yol açan rekabetçi devalüasyon ve ticari savaşlar aracılığıyla kendini dışa vuran ulusal düşmanlıkların şiddetlendiği iki savaş arası dönemin ekonomik kaosuyla tam bir çelişki içindeydi. Bunun bir sonucu olarak, iki dünya savaşı arasındaki dönem, 1939-45 yıllarının yeni emperyalist katliamıyla sonuçlanan bir bunalımlar, devrimler ve karşı-devrimler dönemiydi.

Savaş sonrası dönemde, büyük ölçüde birleşik bir dünya pazarı yaratan dünya ticaretinin entegrasyonu aracılığıyla kapitalizm kendi sisteminin temel bunalımının üstesinden gelmekte kısmen başarılı oldu. Bu durum, 1948-73 döneminde ekonomideki muazzam yükselişin temel öncülünü sağladı ki, bu da en azından ileri kapitalist ülkelerin nüfusunun önemlice bir bölümünün yaşam standartlarının yükselmesine yol açtı. Ölmekte olan bir adam da zaman zaman ani enerjik hareketlerde bulunabilir, bu durum tam bir iyileşme gibi görünür ama gerçekte yalnızca yeni ve ölümcül bir kötüleşmenin başlangıcıdır.

Eğer mevcut toplumsal düzen yıkılmazsa, kapitalist çöküş çağında bile buna benzer dönemler yalnızca mümkün değil, kaçınılmaz olur. Ne var ki, kırk yıllık bir dönemde birkaç trilyon dolarlık bir meblağa ulaşan ekonomik büyümenin muazzam havai fişek gösterisi, hiçbir şekilde kapitalizmin tabiatını değiştirmemiş ya da onun içinde saklı bulunan çelişkileri yok etmemiştir. 1948’den 1973’e dek süren uzun ekonomik büyüme dönemi artık bitti. Tam istihdam, yükselen yaşam standartları ve refah devleti geçmişte kaldı. Büyümenin yerine artık ekonomik stagnasyon [tıkanma], resesyon [durgunluk] ve üretici güçlerin kriziyle karşı karşıyayız.

Sermaye sahipleri artık üretici faaliyete yatırım yapmakla ilgilenmiyorlar. Sony şirketinin başkanı olan merhum Akio Morita, 1980’lerde, üretken sanayiden hizmetler alanına kayma eğiliminin kapitalist sistem için taşıdığı ölümcül tehlikeye defalarca dikkat çekmişti. 1950’den bu yana, ABD’de, tüm faaliyetlerin dörtte üçü hizmet sektörüne yönelirken, imalat faaliyetinin yarısı yok olmuştur. Benzer bir eğilim bugünlerde artık üçüncü sınıf bir kapitalist güce dönüşen İngiltere’de de mevcuttur. Director’daki bir makalede (Şubat 1988) Morita şunları ifade ediyordu:

Şunu belirtmek isterim ki, olgunlaşan bir ekonominin olgun bir ileri adımı ya da teşvik edilecek bir şey olmaktan çok uzak olan bu eğilim yıkıcı bir eğilimdir. Çünkü uzun vadede, kendi imalat zeminini yitiren bir ekonomi, yaşamsal merkezini de yitirmiş olur. Hizmete dayanan bir ekonomi, kendisini sürükleyecek bir motora sahip değildir. Bu nedenle, imalattan, işçilerin bilgisayarların başında oturduğu ve bütün gün bilgi alışverişinde bulunduğu yüksek teknolojili hizmetler limanına sığınmaya dönük memnuniyet, bütünüyle yanlıştır.

Çünkü, yeni bir şey yaratan yalnızca, hammaddeleri alan ve onları yapıldıkları hammaddeden daha değerli bir ürün olarak şekillendiren imalattır. Bir ekonominin hizmet unsurlarının yardımcı ve imalata bağımlı unsurlar olduğu apaçık görülecektir.

İş yaratmak ve toplumun zenginliğini arttırmak yerine, büyük tekeller muazzam kaynakları para piyasalarındaki spekülasyonlara, yağmalar örgütlemeye ve diğer asalak faaliyet türlerine ayırıyorlar. Şöyle diyor Morita:

İşadamları döviz oyunlarına ilgi duyar oldular. Bunun üretken bir teşebbüse yatırım yapma gereği olmaksızın kısa yoldan kârlar getirdiğini keşfettiler. Hatta kimi sınai firmalar FX imparatorluğuna katıldılar. Yaşamlarını en son döviz kurlarını gösteren bir monitörün karşısında kamburlaşarak geçiren kimi insanlar bütünüyle kendilerine ait bir dünyada yaşıyorlar. Hiçbir bağlılıkları yok. Hiçbir şey üretmiyorlar. Hiçbir yeni fikir üretmiyorlar. Londra’da, New York’ta ve Tokyo’da her gün 200 milyar dolarlık iş yapıyorlar. Bu, bir günde alınıp satılan gerçek malların değerinden çok daha fazla poker fişi demektir. Bu, makine dairesi suyla doluyor demektir.

Morita, dünya kapitalizminin durumunu batan bir gemide poker oynamakla karşılaştırarak şu sonuca çıkıyor:

Poker inatçı, heyecan dolu bir oyundur, ancak poker masasında kazananlar ve kaybedenler, geminin batmakta olduğu ve kimsenin de bunun farkında olmadığı korkutucu gerçeğini karartamıyorlar.

Morita’nın bu satırları yazmasından bu yana durum daha da kötüleşti. “Türevlerdeki” devasa dünya pazarı artık 25 trilyon Amerikan doları gibi hayrete düşürücü bir meblağa ulaşmış ve tamamıyla kontrolden çıkmıştır. Muazzam ölçekte bir kumar demektir bu. Güney Denizi Balonu bunun yanında devede kulaktır. Bu durum, 1929 tarzında yeni bir mali çöküşle sonuçlanabilecek olan dünya kapitalizminin temelden çürük olduğunu göstermektedir.

Çelişkiler Sürüyor

1848’de Marx ve Engels kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişeceğini öngörmüşlerdi. Bu durum 20. yüzyılda neredeyse laboratuvarvari bir tarzda doğrulanmıştır. Dünya pazarının ezici egemenliği çağımızın en önemli olgusudur. Bir dünya ekonomisine, dünya politikasına, dünya diplomasisine, dünya kültürüne, dünya savaşlarına sahibiz; geride bıraktığımız yüzyılda bu savaşlardan ikisini yaşadık, ikincisi insan uygarlığının ışığını söndürme noktasına çok yaklaştı. Yine de ekonominin globalleşmesi sorunların azalması anlamına değil, tersine çelişkilerin muazzam ölçüde yoğunlaşması anlamına geliyor.

20. yüzyılın son on yılında, modern bilimin tüm mucizelerine rağmen, insanlığın üçte ikisi barbarlık sınırında yaşıyor. İshal ve kızamık gibi salgın hastalıklar yılda yedi milyon çocuğu öldürüyor. Oysa bunlar ucuz ve basit bir aşılamayla önlenebilir. Her yıl 500.000 kadın gebelik sırasındaki komplikasyonlardan dolayı yaşamını kaybediyor ve muhtemelen 200.000 kadın da düşük nedeniyle ölüyor. Eski sömürge ülkeler milli gelirlerinin yalnızca %4’ünü sağlık harcamalarına ayırıyorlar, yani kişi başına ortalama 41 dolar, bunu ileri kapitalist ülkelerdeki 1900 dolarla karşılaştırın.

Birleşmiş Milletler raporuna göre, 2000 yılında dünyada altı milyardan fazla insan yaşıyor olacak. Bunların yarısı 20 yaş altındadır. Oysa işsizlikten, temel eğitim ve sağlık hizmeti yoksunluğundan, aşırı kalabalık ve kötü yaşam koşullarından en çok acı çeken de onlardır. 6 ilâ 11 yaş arası tahmini 100 milyon çocuk okula gitmiyor. Bunların üçte ikisini kızlar oluşturuyor. Yeri gelmişken UNICEF, ABD’de bile çocukların %20’sinin ulusal yoksulluk sınırının altında yaşadığını hesaplıyor. Ne var ki, Üçüncü Dünya ülkelerindeki durum ürkütücü bir düzeye ulaşmıştır. 100 milyon kadar çocuk sokaklarda yaşıyor. Brezilya’da bu sorun, polisin ve katil çetelerin düzenledikleri kampanyalarla “çözülüyor”, yoksul olma suçunu işlediklerinden ötürü çocuklar katlediliyor. Kolombiya’da da umutsuz durumdaki insanlara karşı benzer canavarlıklar yapılıyor. Sokaklarda yaşayan çok sayıda erkek, kadın ve çocuğun öldürülüp, vücutlarının tıp öğrencileri tarafından kadavra olarak incelenmek üzere Bogota Üniversitesine satıldığının ortaya çıkarılmasının üzerinden çok süre geçmedi. Böyle hikâyeler tüm uygar insanları dehşete sürükler. Ama bu durum insanoğlunu yalnızca meta olarak gören bir toplumun ahlâkının en uç ifadesidir aslında.

Geçtiğimiz on yılda savaşlar nedeniyle, bir milyon çocuk öldürüldü, dört milyonu yaralandı ve beş milyon kadarı da mültecileşti ya da öksüz kaldı. Eski sömürge ülkelerin çoğunda, sık sık kölelikle eş anlamlı çocuk emeği olgusuyla karşılaşıyoruz. Batı medyasındaki ikiyüzlü protestolar bu emeğin ürünlerinin Batı pazarlarına ulaşmasını ve “saygıdeğer” batılı şirketlerin sermayesinin artışını engellemiyor. En tipik örneklerden biri yakın zamanda yayınlanan, kibrit fabrikasının durumuydu, bu fabrikada çoğunluğu kızlardan oluşan çocuklar zehirli kimyasallarla haftada 6 gün–60 saat çalışıyorlar, üstelik üç dolar karşılığında. 15 Eylül 1993 tarihli The Economist’e gönderilen bir mektupta şunlara işaret ediliyordu: “Ebeveynler çocuklarının geleceği açısından eğitimin değerini gerçekten de kavrıyorlar, ancak genellikle yoksullukları o denli umutsuz ölçüde ki, çalışan çocuklarının getirdiği para olmaksızın yapamamaktadırlar.”

Üçüncü dünyanın bu öğütücü yoksulluğunun temel nedeni, ticari araçlarla kaynaklarının iki misli yağmalanması ve büyük batılı bankalara olan trilyonlarca dolar borcudur. Sadece bu borçların faizlerini ödemek için bile, bu ülkeler kendi insanlarının ihtiyacı olan besin maddelerini ihraç etmek ve halkın sağlık ve eğitiminden fedakârlıkta bulunmak zorundalar. UNICEF’e göre, üçüncü dünyada borç geri ödemeleri, gelirlerin dörtte bir oranında, sağlık harcamalarının %50 oranında ve eğitim harcamalarının da %25 oranında düşmesine neden olmuştur. Amazon yağmur ormanlarının yok edilmesine karşı ikiyüzlü çığlıklara rağmen, Brezilyalı iktisatçılar, bunun esasen, kullanılabilir hale getirilen topraklarda yetiştirilen sığırların eti gibi tarımsal ihraç mallarının fiyatlarını yükseltme ihtiyacınca güdülendiğini kanıtladılar. Bu ihracat projelerinin finansmanı Dünya Bankası’ndan ve diğer uluslararası mali örgütlerden sağlanıyor.

İnsanlık kelimenin tam anlamıyla bir yol ayrımında durmaktadır. Bir yandan bu dünyada bir cennet inşa etmenin her türlü potansiyeli mevcuttur. Öte yandan ise barbarlık unsurları tüm gezegeni yiyip yutmakla tehdit etmektedir. Hepsine ek olarak çevre tehdidiyle karşı karşıyayız. Çılgınca kâr peşinde koşan büyük çokuluslu şirketler gezegeni yok ediyorlar. Tropik yağmur ormanları yılda 46.700 kilometrekarelik bir hızla tahrip edilmektedir. Bu alan İskoçya kadardır. İnsanlar 65 milyon yıl önce dinozorların neslinin tükenmesine neyin yol açtığı konusunda spekülasyonlar yapabilirler belki. Ama bugünkü felâketin nedeni hakkında hiçbir şüphe yoktur: denetimsiz kâr peşinde koşma ve kapitalist üretim anarşisi.

Sosyalizmle hiçbir ortak noktası olmayan bilimciler bile (eğer bir anlığına düşünürsek, tamamen mantıksal olarak), yegâne çözümün bir tür planlı dünya ekonomisi olduğu sonucuna çıkmışlardır. Ancak kapitalizm temelinde bu mümkün değildir. Kırk bir ulus resmen “Dünya Koruma Stratejisi”ni onaylamıştır. Fakat bir dünya sosyalist federasyonu olmadığında, bu yalnızca kâğıt üstünde kalan bir girişimdir. Belirleyici olan büyük tekellerin çıkarlarıdır.

Oysa bu kaçınılmaz değildir. İnsanlığın umutsuz durumuna dair Malthus’la başlayan tüm korkunç öngörülerin yanlış olduğu görülmüştür. İnsan gelişiminin potansiyeli sınırsızdır. Açlıktan ölümleri dünya yüzeyinden silip süpürmenin olanakları bugün bile mevcuttur. Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’de tarımsal verimlilik öylesine yüksek düzeylere çıkmıştır ki, çiftçilere besin üretmemeleri için ödeme yapılmaktadır. Verimli topraklar işlenmeden öylece tutuluyor. Buğday denize dökülüyor ya da yenilememesi için boyayla karıştırılıyor. Et, tereyağı ve süt tozu dağları söz konusu. İspanya’da zeytin ağaçları bile bile köklerinden sökülüp atılıyor. Ve dünyada kötü beslenen ya da gerçekten açlıktan kıvranan 450 milyon insan var.

Gelecek yüzyılın başlarından itibaren Pasifik ülkeleri belki de dünya üretiminin yarısını gerçekleştirecekler. Dünya ekonomisi aslını bulacak. Yüzyıllar boyunca Avrupalılar kendilerini yerkürenin merkezi olarak addettiler. Nesnel konuşursak, bu yaklaşımın, dünyanın evrenin merkezinde olduğu şeklindeki Ptolemaios düşüncesinden daha fazla bir temeli yoktur. Daha 1920’lerde Troçki, dünya tarihinin ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kayacağını öngörmüştü. İnsanlık tarihinin bir sonraki aşaması yüz milyonlarca Asyalının, bir Sosyalist Dünya Federasyonunun parçası olarak, kendi potansiyellerinin farkına varmasına şahit olacak.

İşsizlik Kırbacı

Çalışmak temel yaşamsal faaliyetimizdir. En küçük yaşlarımızdan itibaren ona hazırlanırız. Aldığımız eğitim ona yöneliktir. Tüm yaşamımızı onunla meşgul olarak geçiririz. Çalışmak toplumun dayandığı temeldir. O olmaksızın, ne besin olabilirdi, ne giyecek, ne barınak, ne okul, ne kültür, ne sanat ne de bilim. Kelimenin tam anlamıyla çalışmak yaşamdır. Bir insanın çalışma hakkını reddetmek, onun yalnızca asgari yaşam standardı hakkını reddetmek değildir. Kişiyi insani saygınlıktan mahrum bırakmak, onu uygar toplumdan söküp atmak, yaşamını boş ve anlamsız kılmaktır. İşsizlik insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Birleşik Devletler ve diğer ülkelerdeki yoksul mahallelerinde bir tür alt sınıfın oluşumu modern toplumun mahkûm edilişidir. Aşağıdaki satırlar, sermayenin en bilinçli stratejistlerinin Batı ülkelerindeki toplumsal parçalanma eğiliminden duydukları korkuyu açığa vuruyor:

“Altyapısı zayıf kentlerde yoksul ve hoşnutsuz insanların gittikçe artan sayılarla yoğunlaşması tehlikelerle doludur. Refah devletinin altında yatan toplumsal dayanışmanın önümüzdeki yıllarda parçalanması ihtimalinin güçlü oluşu hiç de bu tehlikelerin en önemsizi değildir. Yardıma muhtaç insanları desteklemenin sürekli olarak artan maliyeti, ekonomik bir gerileme döneminde, başarılı bireylerin sabırlarını sınayacaktır… Ama gelecek yüzyılın sorunudur bu.”

“Refah devleti yardım ödemelerini evrimci bir anlayışla yaptı. Alt sınıf kadınlar –ister beyaz olsun ister siyah– orta sınıf kadınlardan %60 oranında daha fazla çocuk yapıyorlar. Ama bu istatistik bile nüfus üzerindeki etkiyi yeterince göstermiyor. Alt sınıf kadınlar yalnızca daha çok çocuğa sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda daha genç yaşta anne oluyorlar ve bu da alt sınıf nüfusunun zamanla geometrik bir artışına yol açıyor.”

Kendisini “Marksizm öldü” yanılsamasıyla rahatlatan Rees-Mogg, yüz yıl önceki Viktorya dönemi Malthusçularının resmi görüşlerini hatırlatan aleni gerici politikaları dillendiriyor:

Bir iş bulmak için refah devletine sırnaşmayanlara %100 ve hatta daha fazla nakit vergi oranları yükleyen sosyal hak programlarının kötü özendiriciliği, yoksulları yaşamlarını heba etmeye teşvik ediyor. Birçok durumda, yiyecek karnelerinin, kira yardımlarının, refah ödemelerinin, gelir yardımlarının, ücretsiz tıbbi bakım ve diğer hizmetlerin toplam değeri, vasıfsız bir işte çalışmakla elde edilen gelirin vergiden sonra kalan kısmını aşmaktadır. Ve refah hakları, tanımı gereği, çok küçük bir günlük çabayla ya da hiçbir çaba göstermeksizin elde edilebiliyor. Geçiminizi garantilemek için, sabahları kalkmak ve evi ile işi arasında koşuşturan insan kalabalığına katılmak zorunda değilsiniz… Yasaların gevşek uygulanışı cehaleti, aylaklığı ve gayri meşruluğu çok daha çekici kılıyor. Hırsız ya da uyuşturucu satıcısı olarak saatte yüz dolar kazanabilen çocuklara, kitap okumayı öğrenmenin ya da kendilerine ancak gelecekte daha iyi bir yaşam sağlayabilecek bir asgari ücretli işte çalışmanın güçlükleri, muhtemelen çok daha az cazip gelmektedir.

Aynı kötümser beklenti hissi Atlantik’in öbür tarafındaki sermaye stratejistleri arasında da yaygınlaşıyor. Meşhur Amerikalı yazar ve iktisatçı John Kenneth Galbraith, Rees-Mogg’un tersine, politik bir liberaldir, ama yine de aynı sonuçlara çıkmaktadır. Son kitabı Rıza Kültürü’nde Amerikan toplumundaki sınıf ayrımlarından yükselen patlayıcı toplumsal ihtilâflar hakkında katıksız uyarılarda bulunuyor:

Yine de, hoşnutluğu derinden sarsan bir alt sınıf isyanı olasılığı mevcuttur ve güçlenmektedir. Geçmişte kimi patlamalar olmuştu, özellikle 1960’ların sonlarındaki büyük kent ayaklanmaları, ve şimdi bunların yinelenmesine yol açabilecek birçok faktör mevcut.

Özellikle sükûnetin, önceki huzursuzlukla kıyaslanmaya bağlı olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Zamanla bu kıyaslama yavaş yavaş yok olur ve yine zamanla göreli sıkıntıdan kurtulma vaatleri de –sınıf atlama– uçup gider. Bu, özellikle, yavaşlayan ya da küçülen bir ekonominin ve hatta daha çok uzayan bir resesyon ya da depresyonun sonucu olabilir. Detroit otomobil fabrikalarında ve karoser atölyelerinde çalışan işçilerin –Michigan ve Ontario’nun komşu tarım arazilerinden gelen mülteciler ve ardından Apalaşlardan gelen yoksul beyaz işçiler– birbiri ardı sıra gelen dalgaları yükseldi ve devam etti. Bunların yerini almak üzere güneyden gelenlerin çoğu bugün yöreye özgü bir işsizliğe saplanıp kalmışlardır. Eğer bu durum bir gün şiddetli bir tepkiyi besleyecek olursa buna hiç kimse şaşırmamalı. Rahatsızlık duyanların uysalca ve hatta memnuniyetle kendi kaderlerine razı olmaları, her zaman rahatlığın en yüksek ilkelerinden biri olagelmiştir. Bu inanç bugün aniden ve şaşırtıcı bir biçimde boşa çıkabilir.

Yabancılaşma

“Dünya birbirinden kopuk bireylerin bir toplamı değildir; tüm bireyler bir şekilde birbirleriyle bağlantılıdır.” (Aristoteles)

“Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir, tıpkı sanki dağlık bir burun eksilmiş gibi, tıpkı sanki dostlarınızın ya da bizzat sizin bir Malikâneniz eksilmiş gibi; her insanın ölümü beni tüketir, çünkü ben insanoğluna bağlıyım; ve o yüzden gönderme kimseyi çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.” (John Donne, Devotions upon Emergent Occasions, no. xvii.)

İnsanoğlu kendisini saf hayvan doğasından, yani bilinçsiz doğasından ayırarak insan haline geldi. En karmaşık hayvanlar bile, insanlığın çok çeşitli koşullarda ve iklimlerde, deniz altında, göklerde ve hatta uzayda hayatta kalmasını ve gelişmesini mümkün kılan başarılarıyla boy ölçüşemez. İnsanoğlu kendisini kendi “doğal”, yani zoolojik durumunun öylesine üstüne çıkarmıştır ki, kendi çevresine benzersiz bir ölçüde hükmetmektedir. Yine de paradoksal olarak insanlar hâlâ kendi denetimlerinin dışındaki kör güçlerin kontrolü altındadır. “Piyasa ekonomisi” denen şey, insanların kendi yaşamlarını ve kaderlerini denetlemediği, tersine tıpkı eskinin kaprisli ve açgözlü tanrıları gibi her şeye mantıksızca hükmeden görünmez güçlerin elinde oyuncak olduğu öncülüne dayanır. Bu tanrıların, kendi yaşamlarını onlara hizmet etmeye adayan ulu papazları vardır. Karmaşık ayinleriyle bankalarda ve borsalarda otururlar ve şişkin kârlar elde ederler. Ama tanrılar kızdıklarında papazlar tıpkı ürkek hayvan sürüleri gibi ve bir o kadar bilinçsizce paniğe kapılırlar.

Antik Romalılar köleyi “sesli alet” (instrumentum vocale) olarak tanımlıyorlardı. Günümüzde birçok işçi bu tanımlamanın kendilerine de uygulanabileceği hissine kapılabilir. Post-modern, sanayi sonrası, Fordizm sonrası bir dünyada yaşadığımız varsayılıyor. Peki çalışan insanların koşulları söz konusu olduğunda değişen nedir? Her yerde geçmişin kazanımlarına saldırılıyor. Batıda yaşam standartları halkın büyük çoğunluğu açısından kötüleşmektedir. Refah devletinin temeli oyuluyor ve tam istihdam artık geçmişe gömülüyor.

Tüm ülkelerde toplum derin bir keyifsizlik duygusundan muztaribdir. Bu durum en tepede başlıyor ve alta doğru her düzeye yayılıyor. Sürekli kitlesel işsizliğin beslediği güvensizlik duygusu, işgücünün daha önceleri kendilerinin bu durumdan bağışık olduğuna inanan kesimlerine de –doktorlar, öğretmenler, hemşireler, devlet memurları, fabrika yöneticileri– yayılıyor, hiç kimse güvencede değil. Orta sınıfın birikimleri, sahip oldukları evlerin değeri de aynı şekilde denetimsiz para piyasaları ve borsa hareketlerinin tehdidi altında. Milyarlarca insanın yaşamı, geçmişin tanrılarına neredeyse akılcı dedirtecek kadar büyük bir kaprisle işleyen bu kör güçlerin insafına kalmıştır.

On yıllar önce, bilim ve teknolojinin ilerleyişinin insanlığın tüm sorunlarını çözeceği büyük bir güvenle öngörülmüştü. Gelecekte insanlar artık sınıf mücadelesiyle değil boş zaman sorunuyla ilgileneceklerdi. Bu öngörüler hiç de temelsiz değildi. tam anlamıyla bilimsel açıdan bakıldığında, bir taraftan yeni teknolojinin uygulanmasıyla sağlanan verimlilik artışı temelinde ürün miktarı ve yaşam standartları yükselirken diğer taraftan da eşzamanlı olarak çalışma sürelerinde genel bir indirime gidecek durumda olmamamız için hiçbir neden yoktur. Ama gerçek durum çok farklıdır.

Marx uzun zaman önce, kapitalizmde makineleşmenin ortaya çıkışının işgününü kısaltmaktan çok uzatma eğiliminde olduğunu açıklamıştı. Tüm büyük kapitalist ülkelerde, işçiler üzerinde daha az ücretle daha uzun çalışmaya dönük acımasız bir baskı görüyoruz. 24 Ekim 1994 sayısında Time Amerikan ekonomisinde kâr patlamasıyla gelen keskin bir yükselişi haber verdi:

Fakat işçiler kendileri açısından bu genişlemenin bitkinlik anlamına gelmesinden yakınıyorlar. Amerikan sanayisinin her tarafında tüm şirketler ABD işgücünün suyunu azami ölçüde sıkmak için fazla mesaileri kullanıyorlar: fabrikalardaki iş haftası 4,6 saatlik fazla mesai de dahil ortalama 42 saate yakın. Bir çalışma ekonomisti ve Time yazı kurulu üyesi olan Audrey Freedman “Amerikalılar dünyada en fazla çalışan insanlar” gözleminde bulunuyor. Üç büyük otomobil üreticisi bu eğilimi en uç noktaya götürüyor. Buradaki işçiler ortalama olarak haftada 10 saat fazla mesai yapıyorlar ve yılda ortalama 6 kez cumartesileri sekiz saat çalışıyorlar.

Aynı makale birçok farklı sanayi kolunda çalışan ve kronik fazla mesailerden yakınan hem beyaz hem de mavi yakalı sayısız işçi örneği aktarmaktadır:

New York City’deki Nynex telefon şirketinde çalışan 44 yaşındaki Joseph Kelterborn, «üç kişinin işini yapıyorum» diyor. Fiber-optik ağların kurulduğu ve bakımının yapıldığı bölümde çalışıyor ve bu bölümde çalışanların sayısı geçtiğimiz yıllarda 27 kişiden 20 kişiye indirilmiş, bu da kısmen, bir zamanlar üç farklı kişi –anahtarcı, güççü ve testçi– tarafından yapılan işin, şimdi onun yaptığı taşıyıcı anahtarcılık işinde birleştirilmesiyle sağlanmış. Sonuç olarak, diyor Kelterborn, genellikle günde fazladan bir dört saat ve üç haftada bir de hafta sonları çalışıyorum. «Eve gittiğimde» diye yakınıyor, «tüm zamanım bir duş almakla, akşam yemeğiyle ve biraz uykuyla geçiyor; sonra herşey yeniden başlıyor ve baştan sona aynen tekrarlanıyor.»

Marx’ın işaret ettiği gibi, kapitalizmde makinelerin artan kullanımı bir işe sahip olanlar açısından daha uzun çalışma saatleri anlamına gelir. Bir önceki resesyon döneminden 1991 Martından itibaren çıkılmasıyla birlikte, ABD ekonomisi neredeyse altı milyon yeni iş yaratmıştır ama iki milyon işi bir kenara terk ederek. Eğer ABD şirketleri geçmiş genişleme dönemlerindeki kadar işçi istihdam etmiş olsaydı, iş sayısındaki artış sekiz milyon ya da daha fazlası olacaktı.

Time’daki makale şöyle devam ediyor:

Aslında ABD’de bir tür iki katmanlı toplum geliştiğine dair birçok kanıt mevcut. Şirket kârları ve yönetici maaşları hızla yükselirken, gerçek ücretler (yani enflasyondan arındırılmış ücret) hiç artmıyor. Nitekim hükümet, geçen yıl ABD’deki gerçek orta sınıf ev halkı gelirinin 312$ düştüğünü ve bir milyon insanın daha yoksulluğa sürüklendiğini rapor etmiştir; resmen yoksul olarak tanımlanan insanların tüm ABD nüfusuna oranı, 1992’de %14,8 iken %15,1’e çıkmıştır. Sürekli olarak güç kazanan kırk yıllık ticari toparlanma düşünüldüğünde bu gelişmeler şaşırtıcıdır.

Komünist Manifesto’da Marx ve Engels şuna işaret ediyorlardı:

Yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden, proleterin işi tüm bireysel karakterini ve dolayısıyla işçi açısından tüm cazibesini yitirir. İşçi makinenin bir eklentisi haline gelir ve ondan istenen tek şey, yalnızca en basit, en monoton ve en kolay edinilen hüner olur. Bu nedenle işçinin üretim maliyeti neredeyse tümüyle, hayatta kalması ve soyunun çoğalması için ona gereken geçim araçlarıyla sınırlanır. Ama bir metaın ve dolayısıyla emeğin fiyatı onun üretim maliyetine eşittir. Bu nedenle işin iğrençliği arttığı oranda ücret düşer. Daha da kötüsü, makinelerin kullanımı ve işbölümü arttığı ölçüde, ister çalışma saatlerinin uzatılmasıyla, ister belli bir zaman süresinde çekilip alınan iş miktarının artışıyla, isterse de makinelerin artan hızıyla vb. olsun, işin ağırlığı da artar.[3]

Charles Chaplin’in en ünlü filmlerinden biri olan Modern Zamanlarda, 1930’lu yıllara ait büyük bir işletmede montaj hattındaki yaşantının canlı bir tasvirini görürüz. Aynı monoton işlerin sonu gelmez tekrarının zihni devreden çıkaran bıktırıcı külfeti gerçekten de insanı makinenin bir eklentisi, “sesli bir alet” durumuna getirir. “Katılım” hakkındaki tüm hayali sözlere rağmen fabrikaların büyük bölümünde şartlar aynı kalmaya devam eder. Gerçekten de son yıllarda işçiler üzerindeki baskılar sürekli artmaktadır. Hayatı bir parça daha katlanılabilir kılan küçük şeyler bile insafsızca yok edilmektedir. Sendikaların gücünün geçmişte kayda değer ilerlemeler sağladığı Britanya’da öğle yemeği saati büyük ölçüde tarih olmuştur. Şansölye Kohl Alman işçilerine hafta sonları da çalışmaya başlamaları gerektiğini bildiriyor. Tablo her yerde aynı.

Yeni teknoloji, sanayideki işçilerin durumunu geliştirmekten ziyade, beyaz yakalı işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmekte kullanılmaktadır. Bankaların, hastanelerin, büyük büroların çoğunda işçilerin konumu, büyük fabrikalardakine gittikçe daha çok benziyor. Aynı güvensizlik, sinir sistemi üzerinde aynı aralıksız baskılar, tıbbi sorunlara, depresyona, evliliklerin parçalanmasına yol açan aynı stres…

Son yıllarda bilimciler, robotlarla ve yapay zekâ sorunuyla ilişkili olarak “insan-makine” fikrine geri dönmüşlerdir. İnsanların ustaca inşa edilmiş otomatların karşısına dikildiği Terminatör tipi birçok filmin de tanıklık ettiği gibi, bu fikir popüler hayallere bile nüfuz etmiştir. Bu olgu bize, insanoğlunun kendi kaderinden sorumlu olmadığı hissinin ve insanların yaşamına hükmeden denetimsiz güçlerden duyulan korkunun da işin içine dahil olmasıyla toplumun genelleşen biçimde insanlık dışına çıkışında karakterize olan bugünkü dönemin psikolojisi hakkında çok şey anlatıyor. Oysa tersine, yapay zekâ oluşturma çabası, gerçek anlamda akılcı bir toplumda insan gelişiminin hakikaten olağanüstü görünümlerinin önünü açabilecek olan robot biliminin daha da ilerlediğini gösterir.

İnsan emeğinin yerine gelişmiş makinelerin konuluşu, çalışma saatlerinde gerçekleştirilecek genel bir indirim temelinde tarihteki en büyük kültürel devrimin anahtarı olacaktır. Bununla birlikte birtakım özel işlemler makinelerle daha verimli bir şekilde yapılabilir olsa da, insan düşüncesinin bir makinede tam olarak üretilemeyeceğinden şüphe edilemez. Bu, herhangi bir mistik nedenden ya da bizi Yaratıcı’nın sözümona benzersiz bir ürünü kılan “ölümsüz bir ruh”tan değil, en başta emek olmak üzere insanoğlunun diğer tüm bedensel faaliyetlerinden ayırt edilemez olan düşüncenin kendi tabiatından ötürüdür.

Aklın İsyanı
Alan Woods – Ted Grant
Marksist Felsefe ve Modern Bilim

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Musa ve Tek Tanrılı Din: Tarihsel Gelişim – Sigmund Freud

Kapat