japonyanın bilenen en ünlü yönetmeni Akira Kurosawa ve sinema üzerine düşünceleri

İmparator lakaplı yönetmen, yapımcı, senarist Akira Kurosawa, sinema dünyasında bir çok tekniği ilk kez kullanarak öncü oldu. Filmlerinde birden fazla kamera kullanan  Kurosawa, düşük bütçeli filmlerle dehasını ortaya koyarak  sinema dünyasını sarsan başyapıtlara imza attı.  Sinema tarihinin en büyük yönetmenlerden biri olarak görülen rejisör Amerikan film endüstrisince senaryoları ve filmleri en çok taklit edilen yönetmen oldu.  İki büyük dünya savaşını gören ve atom bombası felaketini yaşayan Kurosawa,  gittikçe kararan bir dünyada, kendine bile yabancılaşan insan için duyarlılıkların ölmeyeceğine inanmış ve filmlerinde bu umudun ışığını yükseltmiştir.

Sinema üzerine düşünceler

(…) Sinemayı seviyorum, iyi filmler yapıyorum, bu da bana yetiyor. Şüphesiz yaratıcının törel sorumluluğu sorununu da göz önünde bulunduruyorum, ama pek aydınlık, pek bilinçli bir tarzda belirtmeksizin. Bu sorumluluk duygusu bende bir Japon olarak ve bir insan olarak doğuyor. Bu duygu, farkında olmaksızın, ben bilincine ermeden filmime giriveriyor. ( … ) Bende bilinçli ve isteyerek meydana gelmiş bir bağımlılık yok. Bağımlılık bende hiç bir vakit bir karar sonucu değil. Siyaset benim için çok önemli, ama bir insan olarak, bir yurttaş olarak; yoksa sinemacı olarak değil.

Bana kalırsa, yapıtlarımda iki eğilim var. Bir gerçekçi eğilim (Norainu-Kuduz Köpek, Ikiru-Yaşamak), bir de sanatçı eğilim (Shichinin no samourai-Yedi Samuray, Kumonosu jo-Örümcek Şatosu). Yapıtımda bu iki eğilim var. Ama ikisi de ben farkından olmaksızın, kendiliğinden doğuyor. Ben kendimi gerçekçi saymıyorum. Gerçekçi olmaya çalışıyorum ya, değilim. Bir türlü gerçekçi olamıyorum, duygucuyum çünkü. Plastik sanatlara, güzelliğe çok derinden bağlı olduğumu hissediyorum. Gerçeğe soğuk bir bakışla bakamam. Bundan dolayı gerçekçi değilim zaten. Öyle sanıyorum ki, filmlerimde bazan kıyıcı sahneler bulunuyorsa, bu gerçekçilikten değil de zayıflığımdan ileri geliyor. Gerçekte yufka yürekliyim ben.

Savaş sırasında söz özgürlüğü yoktu. Savaştan sonra Japonya üzerine söylenecek öylesine şeyim vardı, öylesine “dolu”ydum ki! O vakit benim için tek anlatım aracı gerçekçilikti.

(…) (Sinemaya) film çevirmediğim vakit çok sık giderim. Sinemaya kapanır, hemen hemen her oynayan filmi seyrederim. (…) Bana en çok şey veren yönetmenler mi? Bergman, Visconti, Antonioni, Fellini, Wajda, John Ford, Richardson… ve Fransız Yeni Dalga’sı… Japonlara gelince, Ozu ile Mizoguchi’nin ölümünden beri artık kimseyi seyretmiyorum. Genç Japon sineması yabancı sinemalardan, Fransız ve İtalyan sinemasından pek etkileniyor. Bu var olan bir tehlike. Büyük bir tehlike hatta. Size eğlenceli bir örnek vereceğim. Japonya’daki aşk ilişkileri, Fransa ya da İtalya’dakilerin aynı olmaktan çok uzaktır. Oysa genç sinemacılar batı filmlerinde gördüklerini aşağılık bir şekilde kopya ediyorlar. Seyirciler de bu filmlere gerçek yaşamlarında öykünüyorlar. Oldukça gülünç bu. Teshigahara gibi bir adam bile bu yönsemeye karşı koyamadı. Ben işe başlarken çok sağlam bir Japon kültürü (sanat, edebiyat, tiyatro, özellikle nô) temeline sahiptim. Yabancı sinemadan bu Japon temeli üzerine etkilenmiştim. Bu da bana yabancı etkisini, Japon geleneklerini hiç unutmaksızm, değerlendirmemi, bana en iyi gelenini, en uygun düşenini soğurmamı sağladı. Bugünün genç yönetmenleri, doğrudan doğruya Japon olan bu kültür temelinden tamamıyle yoksundurlar. Oysa, bana göre, kişisel bir yapıt meydana getirmekte en önemli şey budur. Kendinde bu kültür temelini taşımak. Kök salmış olmak.

(…) (Filmlerde senaryodan kurguya kadar) Her şeyi kendim yaparım. Ama bana en önemli görünen, senaryonun hazırlanmasıdır. Senaryo, filmin yapısı, iskeletidir. Yapı çok sağlamsa, rahatça görüntü eklenebilir. Hiç bir vakit dağınıklığa, gevşekliğe yol açmaz bu. Ya da, daha doğrusu, iyi bir senaryo olduğu vakit, şişirme olanaksızdır. Yönetmenin bir sürü işe yaramaz görüntü kattığı olur, ama bunun nedeni, yapının daha başlangıçta sağlam olmamasıdır. Kurguya gelince, en önemlisi kesmektir; en önem verdiğiniz, sizden en çok çaba isteyen sahneleri bile kesmektir. Sahneye iyi değilse, yani bütünle uyuşmuyorsa, hiç acımadan kesmek gerekir. (…) Ham maddeleri çeviriyorum ben, bunları sonradan birleştirmem gerekir. Kurgu malzemesi çeviriyorum. Demek ki, kurgu ile çevirim birbirinden çok değişik iki şey. Bir senaryo yazmaya başladığımda, filmin yapısını düşünmem. Japonya’da genellikle, sahneleri bölüm bölüm hazırlarlar: Önce birini, sonra öbürünü çevirirler. Bense birinci sahneyi yazarım, sonra kendimi düşgücüme bırakıveririm. Sahne büyür, değişir, dönemeç alır…

Bana göre, bir film her şeyden önce görüntülerin ve sesin bireşimidir. En uyarıcı, gerçekten ürperdiğim an, sesi eklediğim andır. Şüphesiz sesi seçmeden önce, sahnenin şu ya da bu sesle meydana getireceği etkiyi tartarım, tasarlarım. Ama sesin bütün tahminlerimi aştığı, bir sahnenin etkisini iki katma çıkardığı da olur. Evet, o anda, ürperirim… Beni özellikle ilgilendiren müzik değildir; somut, gerçek seslerdir. Örneğin, çok hüzünlü bir sahneye neşeli bir şarkı eklenirse, hüzün olağanüstü bir güç kazanacaktır, ama gerçekte ben hayatın en yaygın seslerine büyük bir önem veririm. Evet, ses konusunda çok titizim.

Çeviren: Nijat ÖZÖN
Türk Dili Sinema Özel sayısı Ocak 1968 Sayı:196 s.435-437
(Cinema 66, sayı: 103, şubat 1966)


Akira Kurosawa
23 Mart 1910’da Isamu ve Shima Kurosawa’nın sekiz çocuğundan biri olarak Tokyo, Japonya’da dünyaya geldi. 3 erkek, 4 kız kardeşi olan Kurosawa’nın babası askeri okulda müdürdü ve samuray savaşları üzerine araştırmalar yapıyordu. Öğrenciyken çizim konusundaki yetenekleri yüzünden yüreklendirilen Kurosawa, bu yeteneğinden ötürü ileride her filminin senaryo aşamasında “story-board”unu çizecekti. Kurosawa, 1923’teki Büyük Kantō depreminden oldukça etkilenmişti. Ülkesi Japonya’nın katı toplumsal yapısı ve otoriter kuralları, Kurosawa’nın ailesine de yansımıştı ve Akira, Samuray kültüründen gelen babasının baskıcı tutumuna uyum göstermekte zorluk çekmişti.

Sakin bir çocukluk geçiren Kurosawa’nın kardeşi Heigo Kurosawa, Japonca’da benşi olarak adlandırılan ve sessiz filmlerde anlatıcılık yapan kişi anlamına gelen işle uğraşıyordu. Heigo’nun önerileri doğrultusunda birçok sinema klasiğini izleme fırsatı bulan Kurosawa resimle de yakından ilgileniyordu. Ağabeyi Heigo’nun intiharı, bu olaydan birkaç ay sonra da en büyük erkek kardeşini kaybetmesi Kurosawa’yı erken yaşlarda büyük travmalarla tanıştırmıştı. Kendisini o dönem komünist olarak tanımlayan Kurosawa’nın kelimelerle de güçlü bir ilişkisi vardı ve radikal bir üslupla yazdığı yazılar birkaç dergide yayınlandı.

Sinemaya olan tutkusu nedeniyle 1936’da film endüstrisine adım atan Kurosawa, Japonya’nın önde gelen stüdyolarından PLC’de yardımcı yönetmenlik yapıyordu. Kajiro Yamamoto’nun yanında yetişen Kurosawa, yönetmenle 1941’de Uma adlı filme imza attı. Bir sonraki yıl Tsubasa no gaika ve Seishun no kiryu filmlerinde de yardımcı yönetmen olarak çalışan Kurosawa, ilk uzun metrajlı filmi Sugata Sanshiro için 1943’te kamera arkasına geçti. Film sansüre uğradı. Japon hükümetinin kontrolünde çektiği filmlerde milliyetçi temalara rastlanıyordu. Örneğin, The Most Beautiful isimli filmi propaganda niteliği taşıyordu ve askeri bir fabrikada çalışan kadınlarla ilgiliydi. Judo Saga 2 anti-Amerikan eğilimler taşıyordu ve yönetmenin ilk post modern savaş filmi olan No Regrets for Our Youth’ta eski Japon rejimini eleştiriyordu. Çağdaş Japonya ile ilgili olarak Drunken Angel ve Stray Dog gibi filmleri yöneten rejisör, adının tüm dünyada duyulmasını sağlayacak olan ve ona Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülü kazandıracak Rashomon’ı 1950’de izleyiciyle buluşturdu. Rashomon, 1952’de oskar adayı olduğunda batılı seyircinin dikkati Japon sinemasına çekilmişti ve bu ciddi bir başarıydı. Bir haydutun ormanda bir samurayı öldürüp karısına tecavüz etmesi sonrası, haydutun, samurayın, tecavüze uğrayan kadının ve tüm bunları izleyen oduncunun olayı farklı açılardan anlattıkları film, gerçeğin göreceli bir kavram olması temasını işliyordu. Kurosawa’nın filmde kullandığı yeni çekim ve anlatım teknikleri yönetmenin gücünün anlaşılmasını sağladı.

1945’de Yôko Yaguchi’yle hayatını birleştirmiş olan yönetmenin Hisao Kurosawa ve Kazuko Kurosawa isimlerinde iki çocuğu oldu.

Kurosawa Dostoyevsky’nin Budala adlı romanını beyaz perdeye uyarladığı Hakuchi’den sonra İkiru(1952) ve 1954’te ona yeniden oskar adaylığı getiren filmi Shichinin no samurai’i (Seven Samurai) çekti. Japon sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olarak kabul edilen yapımda Kurosawa, eşkiyaların saldırısı altındaki bir köyü korumakla görevli yedi samurayın hikayesini anlatıyordu. Filmden sonra yönetmen John Sturges; Yul Brynner, Eli Wallach ve Charles Bronson’lı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken ve Kurosawa’nın senaryosuna bir çok açıdan çok benzeyen The Magnificent Seven’ı çekti.

William Shakespeare’in “Macbeth” adlı eserinden sinemaya uyarladığı Kumonosu Jô (1957), Gorki uyarlaması Donzoko (1957) ve daha sonra star-wars filmine esin kaynağı olacak Kakuşi Toride No San Akunin’i (1958) çeken yönetmen, yine Hollywood’a olağanüstü bir fikir veren (Bir Avuç Dolar İçin) Yojimbo için 1961’de kamera arkasındaydı.

Aynı ekiple çalışmaya özen gösteren Kurosawa’nın filmlerinde Fumio Hayasaka müzikleri, Asakazu Naki ise kameramanlığını yaptı. Takaşi Şimura ve Toşiro Mifune de oyuncu olarak Kurosava’nın birçok filminde başroldeydiler. Tora Tora Tora adlı filmiyle 60’ların sonunda Hollywood’a giden Kurosawa, yapım tamamlanmadan ülkesine döndü ve Rus bir subayla Moğol bir avcı arasında geçen bir dostluk öyküsünü anlattığı Dersu Uzala’yı çekti. Dersu Uzala Kurosawa’ya 1976 yılında en iyi yabancı film oskarını kazandırdı.

1980 yılında eserleri Francis Ford Coppola ve George Lucas tarafından büyük bir hayranlıkla izlenen Kurosawa iki yönetmenin yardımlarıyla epik bir samuray filmi olan Kagemusha’yı (1980) yönetti ve bu filmiyle Cannes Film Festivali’nde büyük ödülün sahibi oldu.

Filmografisinde büyük önemi olan Ran (1985), Dreams (1990) ve Madadayo (1993) filmlerini çektikten sonra Kurosawa’nın başarılarla dolu hayatı 6 Eylül 1998’de Tokyo’da sona erdi.

Birçok yönetmene ilham kaynağı olmuş olan Kurosawa, birçok sinema otoritesi tarafından tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri olarak görülmüştür. Eserleri zamanın ötesindedir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Milliyetçilik Sendromu | Çağımızın Bir (Başka) Kahramanı: Topal Osman

Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında “Savaş bitip de İngilizler ve müttefikleri, İttihatçı ve hele Ermeni öldürüşçülüğünün hesaplarını sormak yoluna gidince,...

Kapat