İyimserlik ve devrimcilik, doğa yasalarının gereğidir – Ender Helvacıoğlu

Tarih boyunca egemenler, sahibi oldukları sistemin değerlerini toplumsallaştırabildikleri oranda egemenliklerini sürdürebildiler. Sistem, çeşitli araçlarla, toplumu oluşturan bireylerin zihnine sızar ve kaleyi içten fethetmeye çalışır. Egemenler ezilen çoğunluğu bu yolla sistemin bir parçası, bilinçsiz destekçisi haline getirirler. Ezenler ezilmeye, yönetilenler yönetilmeye razı edilirler, razı olurlar. Bunu sadece sistemin zoruyla değil, hatta çoğu zaman bilinçsizce, isteyerek, ikna olarak (edilerek) yaparlar. Buna ideolojik hegemonya diyoruz. Marx’ın deyişiyle, “halkın afyonları” da diyebiliriz. Gerçi Marx bu deyimi din için kullanmış ama, sağ olsun kapitalizm afyonları çeşitlendirmekte son derece mahir! Bu nedenle, her türlü ideolojik hegemonya biçimi ve araçları için bu güzel deyimi kullanabiliriz.

“Ezen-ezilen”, “burjuvazi- proletarya”, “emperyalizm-ezilen halklar” türünden çelişkilerle uğraşırken işimiz nispeten kolay; safımızı daha rahat belirleyebiliriz. Ama günlük hayatımızda her an karşılaştığımız, aslında sistemin büyük çelişkilerinin yansıması olan ikilemler var ki, bunların çözümü kolay değil. Nasrettin Hoca’nın “sen haklısın, sen de haklısın” dediği türden ikilemler bunlar. Analiz yetmiyor, sentez de yapmanız gerekiyor. Örneğin: Tarih bilinci-yaşam sevinci, ana-yar, geçmiş-gelecek, genç-yaşlı, yaşam-ölüm, meta emek-karşılıksız emek, müze-laboratuar, evdeki bulgur-Dimyat’taki pirinç, ideoloji-politika, teori-pratik, vahşi-uygar, evrim-devrim, insan-tanrı, insanlık-tanrı, insan-insanlık, aydın-halk, gerçek-ütopya, güvenlik-özgürlük, güvenlik-eşitlik, özgürlük-eşitlik, özgürlük-dayanışma, özel-genel, mal-can, can-aşk, aşk-vefa, aşk-vicdan… gibi ikilemler.

Kısacası, ahret soruları. Neden? Çünkü bu ikilemlerle, hayatımızın irili ufaklı tüm pratiklerinde her an karşı karşıya geliriz ve iç gerilimler yaşarız. Örneğin “güvenlik-özgürlük” ikilemini ele alalım. Öyle kadim bir çelişkidir ki bu, uygarlık dediğimiz on bin yıllık süreci bu çelişkinin üzerinden açıklayabiliriz. İnsan toplulukları, gerek doğanın kaotik süreçlerini mümkün olduğunca denetim altına alabilmek gerekse dış toplulukların saldırılarını bertaraf edebilmek, yani üretimlerinin ve canlarının güvenliklerini sağlamak için bir üst-örgütlenme (devlet, ordu, din vb uygarlık mekanizmaları) geliştirmişlerdir ama bunun bedeli özgürlükten ve eşitlikten yoksunluk olmuştur. O gün bu gündür bu çelişki yaşanır ve insanlık hem güvenliğini hem de özgürlüğünü -ikisinden de feragat etmeden- sınırsızca yaşayabileceği daha üst bir modelin arayışı içindedir. Buna sınıf mücadelesi de diyebiliriz.

Ama aslında bu binlerce yıllık derin çelişkiyi, hayatımızın her alanında küçük küçük yaşarız. Örneğin, polis copu yeme olasılığının yüksek olduğu bir yürüyüşe giderken, işten atılma tehlikesinin bulunduğu bir greve çıkarken, riskli bir konuda makale yazarken, âşık olduğumuz çobana mı yoksa bize sorunsuz bir yaşam vaat eden ağanın oğluna mı varacağımıza karar verirken, bitmiş bir ilişkiye son noktayı koyup koymayacağımızı düşünürken, sınıfta öğretmenimize aykırı bir soru yöneltirken, haklı olduğumuzu düşündüğümüz bir konuda ana-babamıza karşı çıkarken, sevdiğimiz bir işte mi yoksa kazancı çok daha iyi olan bir işte mi çalışacağımıza karar verirken, vs., vs… Bunlar çok can sıkıcı ikilemlerdir ve bu küçük süreçlerde aldığımız kararlar üst üste biner, bir tortu oluşturur. Sistem (sistemin değerleri) bu küçük kanallardan ruhumuza sızar (veya direniriz, sızamaz) ve kişiliğimizi belirler.

Ata(ana)larımız bizi sık sık uyarır:
“Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma”
“Acele işe şeytan karışır”
“Ağır git ki yol alasın”
“Sürüden ayrılanı kurt kapar”
“Bela geliyorum demez”
“Ana gibi yâr olmaz”
“Göle maya çalınmaz”

Fakat başka türlü ata(ana)larımız da var:
“Bin bıçak darbesini göze almayan imparatoru alaşağı edemez”
“Akacak kan damarda durmaz”
“Akıllı köprü arayıncaya dek deli suyu geçer”
“Asi kuzuyu kurt yemez”
“Belasız bal olmaz”
“Anadan geçilir yârdan geçilmez”
“Ya tutarsa”

Hadi bakalım, hangisi haklı? İşleri daha da karıştıracak bir soru soralım: Hangisi sistemin sözü? Ayrıca sistem her zaman kötü değildir ki… Bütün sistemler, eski sistemi yıkan devrimlerle oluşur. Evdeki bulgur, bir zamanlar Dimyat’taki pirinçti. Ve her yâr, gün gelir ana olur.

O halde bir sentez yapmamız gerekiyor. Bir damıtma işlemi. Mücadele eden zıtların bir üst düzeyde yeni bir biçimde birliği. Bu damıtma işlemi gerek toplumsal gerekse bireysel düzlemde sürekli yapılır ve tarih akmaya devam eder, yaşam da…

Bu noktada iki soru önemli: Birincisi, sentezin yönü ne olacak? İkincisi, biz (birey veya sınıf olarak) bu sentezin neresindeyiz? Seyretmekle mi yetineceğiz, yoksa müdahil olabilecek miyiz? Herakleitos’un ırmağında akıp gidecek miyiz sadece? Irmağın yatağını değiştirmeye kalkışamaz mıyız? Bizim de etkin olabildiğimiz dinamik bir sentez yapılamaz mı?

Bu sorulara iyimser bir bakış açısıyla olumlu yanıtlar vermek Pollyannacılık oynamak mıdır, boş bir “inat” mıdır? Hayır! Bence, iyimserlik ve devrimcilik, doğa yasalarının gereğidir.

Zamanın oku geleceğe doğru. Geçmişe dönülemez, geçmiş bir kez daha yaşanamaz. Ama geleceği hep birlikte yaşayacağız. Geçmiş bir tane, onu da yaşadık. Ama gelecek sonsuz farklı biçimde yaşanabilir. Geçmişin tanrısı zar atmıyor, ama geleceğin tanrısı sonsuz yüzlü bir zar kullanıyor, tam bir kumarbaz! Geçmişi belirleyemeyiz, ama geleceği belirleyebiliriz; etkin olabiliriz. Geçmişte sadece kader var, gelecekte ise kader yok, kader bizim ellerimizde. Geçmiş alınyazısı, gelecek ise alınteri. Zamanın okunun geleceğe yönelik olması bir fizik yasasıdır. Evrim’in de özü budur. Her şey akar ve her şey değişir. İyimserlik bu temel doğa yasalarına dayanır.

Geçmişi ancak gelecek değiştirebilir. Biz analiz yaparken zamanı parçalara ayırıp geçmiş ve gelecek diyoruz, ama aslında akan tek bir evrensel süreç var. Gelecek, geçmişi peşinden sürükler. Gelecek öyle bir yöne akabilir ki, bir bakmışsınız geçmiş de değişmiş. Geçmişte yaşanmış olgular, belki de henüz farkında olmadığımız süreçlerin parçasıdırlar; daha doğrusu öyle olabilirler, hatta oldurulabilirler. Örneğin uygarlık dediğimiz tarihsel süreç (sınıflara bölünme, devletlilik, sömürü vs), belki de, Homo sapiens’in on binlerce yıllık tarihinde ana mecranın dışına düşüldüğü ihmal edilebilecek bir sapmadır, kim bilir? Kişisel tarihlerimiz de böyledir. Geçmişte yaşadığımız ve olumsuz olarak değerlendirdiğimiz bize acı veren bir olay, belki de çok olumlu bir sürecin başlangıç noktasıdır. 10 yıl sonra o olayı bugünkünden çok farklı değerlendiriyor olabiliriz, kim bilir? Tarihin çizgisel olmaması, geleceğin sonsuz seçenekli olması ve şu veya bu düzeyde inisiyatifimiz dahilinde olması, bize gelecekte etkili olarak geçmişi de değiştirme olanağı sunar. Ve bu da iyimserliğin ve devrimciliğin temelidir. “Her işte bir hayır vardır” demiş ata(ana)larımız. Bu sözü itidal sahibi ak sakallı bir ihtiyarın değil de, küçük bir çocuğun söylediğini düşünün ve dinamik yorumunu yapın, ne göreceksiniz. Değişime, müdahaleye, devrime davettir aslında bu söz. Geleceğe müdahale ederek olumsuzu olumluya dönüştürebilirsin çağrısıdır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Zülfü Livaneli’nin ‘Özgürlük’ü kaç kuruş eder?

Zülfü Livaneli, Fransız Devrimci şair Paul Eluard’ın “Özgürlük” adlı şiirini bestelediği aynı isimli şarkıyı bir GSM şirketinin reklâmında kullanılması, gerek dinleyicileri...

Kapat