Adorno: İktidara körü körüne ayak uyduran insanlar, kendini bir varlık olmaktan çıkarıyor

AdornoDemokrasi, henüz insanların onu gerçekten kendi öz davaları olarak algılamaları, kendilerini politik süreçlerin özneleri olarak idrak etmeleri ölçüsünde yerleşmiş değildir. Sanki bir örnek kartonu üzerinde demokrasi, faşizm, monarşi arasında seçim yapılabilirmiş gibi, demokrasi de diğerlerinin yanında bir sistemmiş gibi duyumsanmakta…

“Geçmişin işlenmesi ne demektir ?”*
Sorusunun açımlanması gerekir. Bu soru, son yıllarda slogan olarak iyice kuşku uyandırır hale gelmiş bir anlatımdan yola çıkar. Geçmişin işlenmesiyle bu deyişte, geçmişin ciddi biçimde ele alınıp işlenmesi, berrak bilinçle büyüsünün kırılması anlatılmaz. Tersine, altına bir oldu bitti çizgisi çekip konu kapatılmak, elden gelse bellekten bile silinmek istenmektedir. Aslında haksızlığa uğrayana yaraşan, her şeyin unutulup bağışlanmış olması tavrı, o haksızlığı işleyenlerin yandaşlarınca ortaya konmaktadır. Bilimsel bir tartışma yazısında bir kez şöyle demiştim: Celladın evinde ipten söz etmemeli, yoksa insan kendisi gocunur. Ama bilinç dışı ve hiç de bilinçsizce olmayan suçu savuşturma eğiliminin, geçmişin işlenmesi düşüncesiyle böyle aykırıca bağdaşması, halâ öylesine dehşet saçtığı için adını bile anmaktan kaçındığımız bir kapsama ilişkin düşüncelere yeterli neden oluşturmaktadır.

Geçmişten kurtulunmak isteniyor; haklı olarak, çünkü onun gölgesinde yaşamak hiç olanaklı değildir ve suç ve zorbalık yine sürekli suç ve zorbalıkla ödenecekse, bu dehşetin sonu yoktur; haksız yere, çünkü kaçıp kurtulmak istenilen geçmiş halâ capcanlıdır. Nasyonalsosyalizm halâ yaşıyor ve yalnızca son kerte canavarca olduğundan eceliyle bile halâ ölememiş olanın hortlağı olarak mı, yoksa eceli henüz gelmemiş olduğundan mı yaşıyor, ya da dillenilemez olana yatkınlık insanlarda ve sıkı sıkıya sarıldıkları koşullarda canlılığını yitirdiği halde kokuşmasını sürdürüyor mu, bugüne kadar bilmiyoruz.

Neonazice örgütlenmeler sorununa girmek istemiyorum. Nasyonalsosyalizmin demokrasi içinde yaşamını sürdürebilmesini, faşistçe eğilimlerin demokrasiye karşı yaşam sürmelerinden gücül olarak daha tehlikeli buluyorum. İçe sızarak bölme ve nüfuz kazanma nesnel bir olguyu tanımlar; ne idüğü belirsiz kimseler ancak bu sayede, koşullar onların işini kolaylaştırdığı için iktidar konumlarına geri dönüş yapabiliyorlar.

Almanya’da geçmişin hiç te yalnızca bir türlü ıslah olmaz denilenler çevresinde, ki öyle olsa bile bahane sayılmazdı, aşılamamış olmadığı tartışma götürmez. Bu bağlamda sık sık o suçluluk kompleksine, çoğu zaman da bunun aslında ancak bir Alman ortaklaşa suçu uydurularak oluşturulduğu çağrışımıyla gönderme yapılır. Kuşkusuz, geçmişle ilişkilerde bir hayli nevrotik olgu var: saldırı olmayan yerlerde savunma davranışları, haklı çıkaracak somut nedenler olmayan durumlarda güçlü duygusal tepkiler; son kerte ciddi olunması gerektiğinde duygusal tepki yetersizliği, çoğu zaman da bilinen ya da yarı bilinenin kolaylıkla bilinç altına göçürtülüvermesi. Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünün grup deneylerinde, toplu sürgün ve kitle kıyımıyla ilgili anılarda hafifletici ifadelerin, yumuşatıcı dolambaçların seçildiğine, ya da bu konu çevresinde bir söylem boşluğu oluşturulduğuna sık sık tanık olduk; 1938 Kasımındaki Pogrom için yaygın benimsenen, neredeyse iyimser “Kristal Gece” deyimi, bu eğilimi belgelemekte. Her yerde Yahudiler kaybolduğu halde ve Doğu’da olup biteni yaşayanların bu konuda sürekli susmuş olmaları, ki bu onlara dayanılmaz bir yük olmuş olsa gerektir, kabul edilebilir gibi olmadığı halde, o sıralar olan bitenlerden hiç haberleri olmadığını söyleyenlerin sayısı çok yüksektir; bütün bunlardan hiç haberi olmamak tavrıyla, ahmakça ve korkakça bananecilik arasında en azından bir orantı olduğunu varsayabiliriz. ?urası muhakkak ki, nasyonalsosyalizmin kararlı düşmanları olup bitenlerden ta başından beri kesinlikle haberdardılar.
Altı değil de en fazla yalnızca beş milyon Yahudinin gazlandığını tanıt olarak ileri sürmeye utanmayan insanları anlamak her ne kadar güç olsa da, bugün olanları yadsımaya ya da küçültmeye duyulan yatkınlığı da hepimiz biliyoruz. Öte yandan, Dresden sanki Auschwitz’e misillemeymiş türünden yaygın suç hesaplaşmaları da akıl dışıdır. Bu tür hesapların tasarlanmasında, karşı suçlamalarla kendi kendini bilinçlenmekten alıkoymak telâşında, öncelikle insanlık dışı bir şey var. Üstelik örneklerinin adı Coventry ve Rotterdam olan savaştaki çarpışmalarla, milyonlarca suçsuz insanın idari makamlarca öldürülmesi arasında asla bir karşılaştırma yapılamaz. Bu en basit ve en akla yakın masumiyet bile yadsınmaktadır.

İşlenen suçun ölçülere sığmaması, üstelik onu haklı çıkarmaya yarıyor. Üşengeç bilinç, kurbanlar herhangi bir neden yaratmamış olsalardı, böyle bir şey olmazdı zaten, diyerek kendini avutmakta ve bu belirsiz “herhangi bir” de sonra isteğe göre dallanıp budaklanmakta. Göz kamaşmasının yarattığı körleşme, son kerte kurgusal suç ile son kerte somut ceza arasındaki bağıran dengesizliğe hiç aldırmıyor. Kimi zaman da kazananlar, yenilenlerin neşeleri henüz yerindeyken yaptıklarının asıl eyleyenleri haline getirilmekte ve Hitler’in cinayetlerinden de, ona coşkuyla alkış tutanlar değil, erki ele geçirmesine ses çıkarmayanlar sorumlu tutulmaktadır. Bütün bunların budalalığı, aslında yara düşüncesi kurbanlar için geçerli olmasına karşın, bir yaranın, ruhsal bakımdan üstesinden gelinemeyenin göstergesidir gerçekten.

Bütün bunlara karşın suçluluk kompleksinden dem vurmanın yine de dürüst olmayan bir yanı var. Ödünç alındığı ve çağrışımlarını beraberinde sürüklediği psikiyatride bu, suçluluk duygusunun hastalıklı olduğunu, gerçekliğe uymadığını, ruhçözümlemecilerin deyimiyle ruhsal çıkaklı (psikojen) olduğunu anlatır. Kompleks sözcüğü yardımıyla, duygusuna pek çok kimsenin karşı koyduğu, tepki gösterdiği ve en aptalca rasyonalizasyonlarla eğip büktükleri suç, hiç te suç değilmiş, tersine yalnızca onların içinde, ruhsal yapılarında varolan bir duyguymuş sanısı uyandırılmaktadır: korkunç somut geçmiş, kendisini olaylardan etkilenmiş duyumsayanların yalın kurgularına indirgenerek etkisizleştirilmektedir. Ya da sağlıklı ve gerçekçi insan kendini şimdiki zamana ve onun kılgısal amaçlarına hasretmişken, suç zaten kendisi başlı başına bir kompleks, geçmişle yüklenmek hastalıklı olmasın sakın ? Bu, Goethe’den kaynaklanan “Ve sanki hiç olmamışçasına iyi ve hoş” sözündeki kıssadan hisseyi akla getiriyor, ama ne var ki bu Faust’un en buhranlı yerinde, şeytan tarafından kendi en gizli iç ilkesini, anımsamanın yok edilmesini açığa çıkarmak için söylenir. Yani katledilenler, güçsüzlüğümüzün onlara armağan edebileceği yegâne şeyden, bellekten de yoksun bırakılmak durumundadırlar. Bütün bunları hiç duymak istemeyenlerin katılaşmış düşünce biçimleri, çok güçlü bir tarihsel eğilimle tamamiyle görüş birliği içindedir. Hermann Heimpel pek çok kez, Almanya’da tarihsel süreklilik bilincinin dumura uğradığından, Horkheimer ve benim daha “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde çıkarsamaya çalıştığımız o, benin toplumsal zayıflatılması semptomundan söz etmiştir. Genç kuşakların, Bismarck’ın ya da Kaiser I. Wilhelm’in kim olduklarını genellikle bilmediklerini ortaya çıkaran ampirik bulgular, bu tarih yitimi kuşkusunu pekiştirmişlerdir.

Ancak İkinci Dünya Savaşından sonra iyice çarpıcı hale gelen bu Alman gelişimi, Henry Ford’un ” History is bunk” (Tarih saçmadır) sözünden beri açığa çıkan Amerikan bilincinin tarih yabancılığıyla, ansımasız bir insanlığın ürkünç görüntüsü ile örtüşmektedir. Bu hiç te yalnızca bir soysuzlaşma ürünü, söylendiği gibi uyaranlar selinde sarmalanmış ve artık onlarla başa çıkamayan bir insanlığın tepki gösterme biçimi değildir, tersine kentsoylu ilkesinin ilerlemeciliğiyle zorunlu bağımlılık içindedir. Kentsoylu toplum evrensel olarak, o sonunda geriye hiç bir şey kalmayan “dengi dengine” hesaplaşmalarla kapatılan değiş – tokuş yasasının buyruğundadır. Değiş – tokuş, örneğin akıl yürütme gibi, arı biçimleri uyarınca matematik işlemlerinin zamanı dışarda bırakmaları gibi kendi özünde zamansız bir şeydir. Böylece somut zaman da sanayi üretiminden yok olur gider. Bu üretim gittikçe daha özdeş ve aralıklı sarsıntılarla, gücül eşzamanlı çevrimler içinde sürer gider ve kaydedilip toplanmış bilgiye de artık pek gereksinimi yoktur. Werner Sombart ve Max Weber gibi iktisatçı ve toplumbilimciler, gelenekselcilik ilkesini derebeyci, akılcılığı ise kentsoylu toplum biçimlerine yakıştırmışlardır. Ama bu, endüstriyel üretim yöntemlerinin ilerleyen rasyonalizasyonu, nasıl diğer el işçiliği kategorilerinin artıklarıyla, çıraklık süresi yani bilgi edinme kategorilerinin de indirgenmesini birlikte getirmişse, aynı zamanda anımsamanın, zamanın, belleğin ilerleyen kentsoylu toplumca bir tür akıldışı artık olarak ayıklanıp atılmasından başka bir şey değildir. İnsanlık ansımadan vazgeçiyor ve anlık olan herşeye uyum sağlamada tıknefes tükeniyorsa, bu olguda nesnel bir gelişim yasası yansıyor demektir.
O zaman nasyonalsosyalizmin unutulmasını, genel toplumsal durumdan çok psikopatolojiden çıkarak kavramak olasıdır. Utanç ve rahatsızlık verici anılara karşı direnmenin ruhbilimsel mekanizmaları bile, son derece gerçeğe uygun amaçlara hizmet etmektedir. Direnmekte olanlar güya kılgısal kaygılarla, olan biteni gereğinden fazla somut ve ısrarla ansımanın, dışarıda Alman prestijine zararlı olabileceğini söylerken, bunu kendileri ifşa ederler. Ama bu gayretkeşlik, yeterince milliyetçi olan Richard Wagner’in “Alman olmak, bir şeyi kendisi için yapmak demektir – eğer o şey a priori (baştan) iş olarak belirlenmemişse” sözüyle pek uyuşmuyor. Ansımanın ortadan kaldırılması, fazlasıyla uyanık bilincin bilinçdışı süreçlerin aşırı güçlülüğü karşısındaki zayıflığından çok, verimli bir başarısıdır. Henüz geçmiş olmayanın unutulmasında, herkesin bildiği bir şeyden başkalarını vazgeçirmeye kalkışmadan önce, insanın kendi kendisini o işten vazgeçirmesi gerekliliğinin verdiği öfkenin titreşimleri sezilir.
Burada anılan eğilimler ve davranış biçimleri, ilişkilendirildikleri gerçekleri çarpıttıkları için, doğrudan doğruya akılcı değiller kuşkusuz. Ama toplumsal eğilimlere yaslandıkları ve böyle tepki gösterenler kendilerini zamanın tiniyle uyum içinde saydıkları için, bir bakıma da akılcıdırlar. Bu tür bir tepki gösterme, doğrudan işlerini yoluna koyma zihniyetine denk düşer. Yararsız düşüncelere kapılmayanlar, dönen çarka güçlük çıkarmazlar. Franz Böhm’ün çarpıcı bir biçimde kara-kamu dediği organın ağzından konuşmak salık veriliyor. Resmi tabular sayesinde mutlak denetim altında tutulsalar bile, o ölçüde de bulaşıcı olan bir takım genelgeçer görüşlere ayak uyduranlar, kendilerini hem yandaş, hem de bağımsız adamlar olarak nitelemekteler. Alman direniş hareketi ne de olsa kitle temelinden yoksun kalmıştır ve böyle bir hareket, yenilgi sonucu güçlükle oluşturulabilmiştir. Demokrasinin Birinci Dünya Savaşı sonrasından daha derine işlemiş olduğunu varsayabiliriz sanıyorum: antifeodal ve bütünüyle kentsoylu nasyonalsosyalizm kitlelerin politize edilmesiyle, istemeden demokratikleşme yolunda bir bakıma önçalışma yapmıştır diyebiliriz. Junker kastı ve köktenci işçi hareketi ortadan kalktılar; ilk kez homojen kentsoylu ortamı benzeri bir durum oluşturuldu. Ama Almanya’da demokrasinin çok geç gelmiş olması, yani ekonomik ileri liberalizmle aynı zamana rastlamaması ve üstelik yenenler tarafından getirilmiş olması, halkın demokrasiye tutumunu pek etkilememiştir diyemeyiz. Öte yandan, şu sıralar demokrasi içinde herşey yolunda gittiğinden ve Batıyla politik anlaşmalarda örgütlenmiş çıkar birliklerine, öncelikle Amerika’ya karşı olacağından, bu tür dolaysız açıklamalar pek ender yapılır. Ama yeniden eğitime (re-education ) karşı gizli düşmanlık ve duyulan hınç yeterince açık konuşuyor sayılır.
?u kadarı söylenebilir ki, Almanya’da politik demokrasi sistemi gerçi Amerika’da a working proposition denen işlerliği olabilen bir öneri olarak, şimdiye dek genel ekonomik büyüme ve refaha izin veren ve hattâ bunu destekleyen bir işlevsellik olarak kabul edilmektedir. Ne var ki demokrasi, henüz insanların onu gerçekten kendi öz davaları olarak algılamaları, kendilerini politik süreçlerin özneleri olarak idrak etmeleri ölçüsünde yerleşmiş değildir. Sanki bir örnek kartonu üzerinde demokrasi, faşizm, monarşi arasında seçim yapılabilirmiş gibi, demokrasi de diğerlerinin yanında bir sistemmiş gibi duyumsanmakta, halkın kendisiyle özdeş, söz hakkı sahibi olmasının, erginliğin dışa vurumu olarak, kendi çıkarının toplu çıkarlarla birliği olarak değil de tekil çıkarların da sonradan pay aldığı başarı ya da başarısızlığa göre değerlendirilmektedir; çağdaş kitle devletlerinde halk iradesinin parlamenter delegasyonları da bunu zaten yeterince güçleştirmektedir. İnsan Almanya’da sık sık Almanlar arasında , Almanların demokrasi için henüz yeterince olgun olmadıkları türünden garip açıklamalara rastlar. Herhangi zorbalık eylemleri sırasında suçüstü yakalanan yeniyetmelerin, teenager grubundan olduklarını ileri sürerek işin içinden sıyrılmaya çalışmaları gibi, bunlar da kendi hamlıklarından bir ideoloji yaratmaktadırlar. Bu akıl yürütme tarzının garip gülünçlüğü, bilinçteki çarpıcı bir çelişkiyi belgeliyor. Kendi safdilliklerini ve politik hamlıklarını böylesine bıçkınca ortaya atan insanlar, bir yandan da kendilerini çoktan kendi kaderlerini belirleyebilecek ve özgürlük içinde toplumu düzenleyebilecek politik özneler olarak duyumsuyorlar. Öte yandan da, buna koşullar nedeniyle katı sınırlar konmuş olduğunun ayırdına varıyorlar. Bu sınırlara kendi düşüncelerinde nüfuz edemeyeceklerini anladıklarından, aslında kendilerinin uğradığı olanaksızlıktan kendilerini, büyükleri ya da başkalarını sorumlu tutuyorlar. Sanki bir kez daha kendiliklerinden özne ve nesne olarak bölünüyorlar. Bugün egemen olan ideoloji de bunu zaten, insanların üstesinden gelemedikleri ya da üstesinden gelemeyeceklerini sandıkları, biraraya gelmiş nesnel çeşitli keyfiyetin eline düştükleri ölçüde, bu güçsüzlüğü öznelleştirdikleri yolunda tanımlamaktadır. Herşey adamına göre değişir boş lâfına dayanarak, koşullardan kaynaklanan herşey insanlara maledilmekte, böylelikle koşullar yine dokunulmadan kalmakta, rahat bırakılmaktadır. Felsefe dilinde pekalâ, halkın demokrasiye yabancılığında, toplumun kendi kendine yabancılaşması yansımaktadır diyebiliriz.

Sözü geçen o biraraya gelmiş nesnel çeşitli keyfiyet arasında en göze çarpanı, belki de uluslararası politikadaki gelişmedir. Hitler’in Sovyetler Birliğine yaptığı saldırıyı sonradan haklı çıkarır görünmektedir. Batı dünyası kendisini birlik olarak, başlıca Rus tehdidine karşı savunmayla belirlediğinden, 1945in yenenleri, Bolşevizme karşı sağlamlığını kanıtlamış o burcu, sanki bir hezeyan sonucu ve bir kaç yıl sonra yeniden kurmak üzere yerle bir etmişler gibi görünüyor. Hep hazırda bekleyen “Hitler bunu her zaman söylemişti zaten” den onun başka konularda da haklı çıktığını düşündürtecek kapsam dışı yakıştırmaya giden yol çok kısadır. Chamberlain’leri ve yardakçılarını bir zamanlar Hitler’i Doğu’ya karşı cellat çırağı olarak hoşgörmeye iten o tasarının, bir bakıma Hitler’in çöküşünden sağ çıkmasını, bu tarihsel ters rastlantıyı, ancak iyimser pazar konuşmacıları görmemezlikten gelebilirler. Çünkü Doğu’nun Batı Avrupa ön dağlık bölgesini yutma tehdidi apaçıktır. Buna karşı koymayan, sözün tam anlamıyla Chamberlainvari yatıştırmanın (appeasement) yinelenmesinden suçlu olur. Yalnız şu unutuluyor – yalnız! – Hitler’in, yatıştırmacıların istekleri uyarınca yayılma savaşıyla önlemesi düşünülen bu tehdidi, ilkin başlatan ve Avrupa’nın başına saran da yine Hitler’in bu girişimi olmuştur. Suç bağlamını oluşturan, tekil insan kaderinden çok politik sarmalların kaderidir. Doğu’ya karşı direnmenin kendi içinde, Almanya’daki geçmişi uyandıran bir dinamik vardır. Bolşevizme karşı savaş sloganı eskiden beri özgürlük konusunda onlardan daha iyi niyetli olmayanların kendilerini gizlemelerine yaradığından, bu dinamik yalnızca ideolojik değildir. Tersine somuttur da. Daha Hitler zamanında yapılmış bir gözleme göre, totaliter sistemlerin örgütleyici vurucu gücü, karşıtlarına kendi yapısından bazı şeyleri zorla kabul ettirir. Öte yandan her ne kadar faşistlerin ultima ratio – son çaresine başvurmak için henüz bir zorunluluk elbette duyulmuyorsa da, Doğu ile Batı arasındaki ekonomik farklılık sürdükçe, kitleler için faşist oyun tarzının şansı, Doğulu propagandaya nazaran daha yüksektir. Ama her iki totaliter biçeme de aynı tipler yakalanmaktadır. Otoriteye bağımlı karakterlerin belirli bir politik – ekonomik ideolojiden çıkarak yapılandıklarını çıkarsamak, onları bütünüyle yanlış değerlendirmek olurdu; 1933 öncesi milyonlarca seçmenin, nasyonalsosyalist ve komunist partiler arasındaki iyi bilinen o yalpalamaları da, toplumsal ruhbilimi bakımından rastlantı değildir. Amerikan araştırmaları bu karakter yapısının hiç te öyle politik ekonomik ölçütlerle atbaşı gitmediğini ortaya çıkarmıştır. Daha çok güç – zayıflık, donukluk ve tepki gösterme yetersizliği, uzlaşmacılık, gelenekçilik, kendini bilmede yetersizlik, sonuç olarak da deneyim kazanmaktan yoksun olma gibi boyutlarla oluşmuş bir düşüncenin özelliklerini belirlemişlerdir. Otoriteye bağımlı karakterler kendilerini, herhangi bir öznel içeriğe gerek duymadan, ne olursa olsun yalın somut erkle özdeşleştirirler. Aslında bunların yalnızca zayıf bir Benleri vardır ve eksiği doldurmak için büyük kollektiflerle özdeşleşmeye ve onlar tarafından korunmaya ihtiyaç duyarlar. Her adım başı, mucizevi çocuk filmlerinde gösterilen tiplere benzer kimselere yeniden rastlamanın, ne dünyanın aslında kötü olmasıyla, ne de Alman ulusal karakterinin güya ayırıcı özellikleriyle bir ilgisi vardır. Tersine tüm erk aygıtının kumanda manivelalarıyla ta baştan beri ilişkide olan uzlaşmacıların gücül totaliter tabanla, yandaşlarla özdeşlikleriyle bağlantılıdır. Öte yandan kendi yandaşlarının çoğu için de bu anlamı taşımakla birlikte, nasyonalsosyalist rejimin korku ve ıstıraptan başka bir anlama gelmediği, bir yanılsamadır. Sayısız insan faşizm altında hiç te öyle kötü yaşamamıştır. Terörün sivri ucu, yalnız azınlıktaki ve görece kesin belirlenmiş gruplara yöneltilmişti. Hitler öncesi dönemin kriz deneyimlerinden sonra “her şey halledilecek” duygusu üstün gelmişti ve bu yalnızca fabrika girişlerinde çiçeklikler ve toplu gençlik gezilerinin ideolojisi olmakla kalmıyordu.
Laissez-faire’e kıyasla Hitler dünyası kendininkileri, insanların karşı karşıya bırakıldıkları, toplumun doğal afetlerinden bir ölçüde gerçekten koruyordu. Sanayi toplumunun devlet tarafından yöneltilmesine barbarca bir deneme örneği olan şimdiki kriz denetimini, daha o zaman zorbalıkla gerçekleştirmiştir. Oldukça çok sözü edilen entegrasyon, herşeyi yakalayan toplumsal ağın örgütsel sıkılaştırılması, ilmekler arasından düşmek ve yitmek gibi bir evrensel korkuya karşı da koruma sağlıyordu.
Biraradalığın her ne tür olursa olsun koşullandırılmış ve yutturulmuş sıcaklığı sayesinde, sayısız insana, yabancılaşmış durumun soğukluğu giderilmiş gibi geldi; bağımsız ve eşit olmayanların halk birliği yalan olarak, aynı zamanda eski ve elbette öteden beri kötü kentsoylu düşünün gerçekleşmesiydi. Çeşitli ikramiyeler sunan bu sistem kendi düşüşünün durulgücünü de elbette içinde taşıyordu. Üçüncü Reich’ın ekonomik verimliliği büyük ölçüde, felâketi getiren savaş için silahlanmaya dayanıyordu. Ama sözünü etmiş olduğum o zayıflatılmış bellek, bu akıl yürütmeleri algılamamak ve kabullenmemek için inatla direniyor. Bu bellek, tekil olarak güçsüz olduklarından kendilerini ancak böyle kollektif bir güç halinde bir şey sanabilenlerin kollektif erk fantazilerinin doyuma ulaştığı nasyonalsosyalist dönemi ısrarla nurlandırıyor. Hiç bir akla yakın analiz, bu doyumun gerçekliğini ve buna yatırılan güdüsel enerjileri sonradan ortadan kaldıramaz. Hatta Hitler’in yüksek riskli va banque – oyunu bile o zamanlar ortalama liberal aklın sandığı kadar, ya da başarısızlığa bugünki tarihsel geri bakış denli akıldışı değildi. Hitler’in, ölçüsüzce sürdürülen silahlanmanın diğer devletler önünde kendisine sağladığı zamansal avantajdan yararlanma hesabı, istekleri doğrultusunda asla saçma değildi; Üçüncü Reich’ın ve giderek savaşın tarihini şöyle bir göz önüne getirenler için, Hitler’in yenilgiye uğradığı tek tük anlar, her seferinde rastlantısal gibi görünecektir ve ancak, dünyanın yutulmaya razı olmak istemeyen geri kalan kısmının daha büyük teknik-ekonomik durulgücünün, her şeye karşın kendisini kabul ettirdiği bütünün gidişatı, zorunlu gelecektir. Bir bakıma istatistiksel bir gereklilik, asla adım adım izlenebilir bir mantık değil. Nasyonalsosyalizme halâ duyulan canlı sempatinin, herşey pekalâ başka türlü de olabilirdi, aslında yalnızca hatalar yapıldı ve Hitler’in düşüşü, dünya tininin sonunda yine de düzelteceği bir dünya-tarihsel rastlantıdır, türünden akıl yürütmelerle kendisini ve başkalarını buna inandırmak için pek fazla keskin zekâya gereksinimi yoktur.
Öznel bakımdan ele alırsak, nasyonalsosyalizm insanların ruhunda kollektif narsizmi arttırıyordu, kısacası: ulusal kendini beğenmişliği ölçüsüzlüğe yükseltiyordu. Tekil insanın, katılaşmış dünyanın gittikçe daha az doyum vaad ettiği ve uygarlık onlardan bu kadar çok şeyi sakındıkça hiç eksilmeden süregiden narsistik içgüdü uyarıları, bütünle özdeşleşmede yedek doyum bulmaktadır. Bu kollektif narsizm, Hitler rejiminin yıkılışı yüzünden, olabilecek en ağır biçimde yaralanmıştır. Bu zedelenme, bireyler yaralanmanın bilincine daha varamadan ve onunla hesaplaşamadan, yalın gerçeklik düzeyinde gerçekleşti. Üstesinden gelinememiş geçmiş söyleminin toplumsal-ruhbilimsel isabetli anlamı da budur işte. Freud’un “Kitle Psikolojisi ve Ben-Analizi” ndeki kuramına göre, kollektif özdeşliklerin parçalandıkları yerde ortaya çıkan o panik de olmadı. Büyük ruhbilimcinin görüşleri, yönergeleri rüzgarda savrulmak istenmiyorsa, bu bizi yalnızca bir sonuca götürür, o özdeşlikler ve kollektif narsizm hiç te ortadan kalkmamıştır, tersine bilinçaltında kabararak ve bu nedenle özellikle güçlü ve gizliden gizliye sürmektedir. Yenilgiyi, 1918den sonra olduğu gibi içten içe pek az onaylamışlardır. Hitler sayesinde toparlanıp birarada tutulan kollektif, apaçık afetle karşı karşıyayken bile dağılmamış, birbirini tutmuş ve aslında ötekilerin sahip olduğu, o gizli silahlara ilişkin söylentiler gibi boş umutlara sıkı sıkıya tutunmuşlardır. Toplumsal-ruhbilimsel olarak buna şu beklentiyi de ekleyebiliriz, zedelenmiş kollektif narsizm tamir edilmek için pusuda bekler ve önce, geçmişi bilinçte narsistik isteklerle örtüşmeye götürecek her şeye el atar, sonra da o zedelenme hiç olmamış gibi yapabilmek için, gerçekliği bile ona göre biçimlendirir. Ekonomik atılım, “ah ne kadar da çalışkanız” bilinci, bunu bir ölçüde sağlamıştır. Herkesin pay almakla birlikte aynı zamanda biraz sırıtkan söz ettiği o ekonomik mucizenin, toplumsal-ruhbilimsel bakımdan görece dengeli durgunluk zamanlarında düşünülebilecek derece derinlere ulaştığından kuşkuluyum. Teknik olarak ortadan kaldırılabilecek açlık, pek çok anakarada hala sürmekte olduğundan kimse refahtan doğru dürüst zevk alamamaktadır. Bireysel olarak örneğin filmlerdeki gibi, birisi peçetesini yakasına sokup afiyetle yemek yerken nasıl hasetle gülünüyorsa, insanlık da halâ sürekli ödendiğinin artık iyice ayırdına vardığı bir huzuru hoş göremiyor kendine; hınç duygusu her mutluluğa gölge düşürüyor, kendininkine de. Doygunluk, kötü yanı yalnızca hiç yiyecek bir şeyleri olamayan insanların varlığı olduğu halde, bir küfür a priori haline gelmiştir; hele günümüz Almanya’sında sözümona maddeciliğe yobazca çullanan sözümona idealizm, kendi derinliği sandığı şeyleri çoğu kez bastırılmış içgüdülere borçludur. Huzura duyulan nefret, Almanya’da refahtan duyulan huzursuzluğu olgunlaştırıyor ve geçmiş, bu huzursuzlukta trajik bir görünüşe bürünüyor. Ne var ki bu sayrılık (malaise) hiç te yalnızca bulanık sulardan kaynaklanmıyor, tersine kendi kendini çok daha akılcı kaynaklardan besliyor. Refah bir konjonktür refahıdır ve kimse onun sınırsız süreceğine inanmıyor. 1929un Kara Cuma’sı türünden olayların ve hemen ardından gelen ekonomik krizin hiç yinelenemeyeceği sanısıyla avunuluyorsa, bunun ardında içkin olarak, ekonomik ve politik özgürlük artık işlevini yitirse bile kendilerini koruyacağına inandıkları güçlü bir devlet erkine duyulan güven yatmaktadır. Daha refah devrinin ortasında, hatta geçici işgücü yetersizliği sırasında, insanların çoğunluğu galiba kendilerini gizliden gizliye olası işsizler, sosyal hizmet ve yardımların alıcıları ve bununla da toplumun özneleri olarak değil, tam anlamıyla nesneler olarak duyumsamaktadırlar; hoşnutsuzluklarının son derece meşru ve akla uygun nedeni de budur işte. Bunun elverişli bir anda geriye doğru yığışabileceği ve felâketin yenilenmesi için kötüye kullanılabileceği apaçık ortadadır.
Faşist ülkü, bugün hiç kuşkusuz artık az gelişmiş değil de gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan ülkelerin milliyetçiliğiyle kaynaşmaktadır. Emperyalist rekabetten kendi paylarına düşeni alamadıkları duygusuna kapılıp, kendileri masa başına geçmek isteyenlere gösterilen hoşgörü, daha savaş sırasında Batılı bürokrasilerin ve proleter ulusların sloganlarında dışa vuruluyordu. Bu eğilimin, Alman geleneğindeki uygarlık ve Batı karşıtı alt akıntıya şimdiden ulaşıp ulaşmadığı, ya da ne ölçüde ulaştığını; ya da Almanya’da faşist ve komunist milliyetçilik arasında bir yakınlaşmanın iyice belirip belirmediğini teşhis etmek oldukça güçtür. Milliyetçilik bugün aşılmıştır ve aynı zamanda günceldir. Aşılmıştır, çünkü yalnızca silah tekniğindeki gelişmenin bile dayattığı gibi, çeşitli ulusların en güçlülerin koruması altında zorunlu biçimde büyük bloklar halinde birleşmeye gitmeleri karşısında özgür tek ulus, en azından ileri kıta Avrupasında tarihsel öz terkibinden yitirmiştir. Bir zamanlar özgür ve bağımsız yurttaşların çıkarlarından oluşan ekonomik birliğin, feodalizmin yöresel sınırlarına karşı yarattığı ulus fikri, toplam toplumun apaçık durulgücü karşısında kendi kendine sınırlar koymaya başladı. Ama uluslararası ekonomide halâ çıkarlar birliğinin dışa vurumu olan geleneksel ve psikolojik bakımdan yoğun yüklü millet fikri olarak başlı başına milliyetçilik, yüzmilyonlarca insanı doğrudan doğruya kendilerininki olarak benimseyemeyecekleri amaçlara hizmet için işe koşmaya gücü yettiği oranda günceldir. Milliyetçiliğin, artık kendi kendisine bile tümüyle inanamazken, yine de insanları nesnel eskimiş koşullarda ısrar etmeye götürebilecek en etkin araç olarak, politik gerekliliği vardır. Bu yüzden, kasıtla gözleri kamaştırılmış ve kendi kendine bile tümüyle iyi gelmeyen bir halde bugün şimdiki o garip sırıtkan yüz ifadelerini takınmıştır. Bu ifadeler, barbarca ilkel kabile yasalarının mirasçısı milliyetçiliğin yüzünden elbette hiç eksik olmamıştı zaten, ama liberalizm bireyin hakkını kollektif refahın önkoşulu olarak gerçekten onayladığı sürece, gemlenebiliyorlardı.
Milliyetçilik ancak kendi üstüne kapaklandığı bir çağda tümüyle sadist ve yıkıcı olmuştur. Hitler dünyasının, başka olan her şeye karşı öfkesi, paranoid çılgınlık sistemi olarak milliyetçilik, çoktan bu karakteristiğe bürünmüştü; tam da bu özelliklerin çekim gücünün bugün daha az olduğunu söylemek güçtür. Paranoia, aslında kendisinin istediği, ama yansıttıklarını kovalayan, takip edilme, kovalanma sanrısı, bulaşıcıdır. Ruhsal olarak dünyayla artık başa çıkamadığını gösteren ve imgesel bir içsel krallığa geri atılmış bireyin patolojisi, antisemitizmdeki gibi kollektif cinnet yapıntılarında onaylanır. Ruhçözümlemeci Ernst Simmel’in tezine göre bu yapıntılar, tekil yarı deliyi zırdeli olmaktan alıkoymaya yararlar. Milliyetçiliğin cinnete yakın yanı, bugün yinelenecek felâketlere duyulan akılcı korkuda ne denli apaçık gözler önüne seriliyorsa, yayılmasına da aynı ölçüde destek olmaktadır. Cinnet, dünyanın insanlığın zihninden inatla silip atmaya çalıştığı, insanlığın dünyayı insanca kurması düşünün yerini almaktadır. Ama 1933ten 1945e kadar olup bitenlerin tümü, bu hastalıklı miliyetçilikle düşüp kalkmıştır.
Faşizmin halâ yaşıyor olması, pek çok sözü edilen geçmişin işlenmesinin bugüne kadar başarılamamış olması ve kendi karikatürüne, boş ve soğuk unutuşa dönüşerek yozlaşmış olması, faşizmi olgunlaştıran nesnel toplumsal önkoşulların halâ geçerli olmasından ileri gelmektedir. Bunun başlıca öznel yatkınlıklardan çıkarsanması olanaksızdır. Ekonomik düzen ve büyük ölçüde ondan örnek alan ekonomik örgütlenme, eskiden de olduğu gibi çoğunluğu, üzerinde hiç bir etkisi olamayacağı durumlara bağımlılığa ve bununla da ergin olmamaya iter. Yaşamak istiyorlarsa, kendilerini içinde bulundukları ortama uydurmaktan, itaat etmekten başka çareleri yoktur; demokrasi fikrinin hitabettiği o özerk öznelliklerini silip atmak zorundadırlar, ancak kendi benliklerinden vazgeçtikleri takdirde kendilerini kurtarabilirler. İdrak etmenin acı veren çabası onlardan, göz kamaşması ve körleşme bağlamının ayırdına varmalarını bekliyorsa da, yaşama düzeni ve özellikle alabildiğine şişirilmiş kültür endüstrisi buna engel olmaktadır. Var olanla, verili olanla, başlı başına erkle özdeşleşmeye bu tür ayak uydurma gerekliliği, totaliter durulgücü oluşturur. Bu da uyma zorunluluğunun kendi ürettiği ve yeniden ürettiği öfke ve hoşnutsuzlukla güçlenmektedir. Gerçeklik, demokrasi kavramının aslında vaad ettiği o özerkliği, sonuç olarak o olası mutluluğu yerine getiremediği için, çoğunluk gizliden gizliye nefret etmiyorsa bile, gerçekliği umursamaz olmuştur. Politik örgütlenme biçimi toplumsal ve ekonomik gerçekliğe denk olarak yaşanmamaktadır; kişi nasıl uymak zorundaysa, kollektif yaşam biçimlerinin de uymasını istemektedir ve bu uyumdan,hiç te öyle barışçıl olmayan herkesin herkesle rekabeti ortamında, bir dev işletme olarak devlet kurumunun streamliningi (modernize edilmesi) beklendiği ölçüde, bu istek de artmaktadır. Somut erksizlikleri süregidenler, daha iyiye görüntü olarak bile dayanamazlar; nasıl olsa örneğine göre yaşayamayacaklarından işkillendikleri bir özerklik sorumluluğundan kurtulmayı istemekte ve kendilerini kollektif-Benin ergitme kazanına atmayı yeğlemektedirler.
Bugün artık ancak abartının gerçeğin aracı olduğunu belirten özdeyişe uyarak, kasvetli olanı abarttım. Parça buçuk ve yer yer ilintisiz özgür ritimli görüşlerimi Spenglercilik olarak yanlış anlamayınız, onlar felâketle işbirliği yapıyorlar. Amacım, gündelik yaşamın dümdüz cephesiyle gizlenen bir eğilimi, şimdilik onları tutan kurumsal barajlar tarafından sulara gömülmeden önce betimlemekti. Tehlike nesneldir; öncelikle insanlarda içkin değildir. Söylendiği gibi pek çok olgu, demokrasinin kendisiyle yerleşik herşeyle birlikte insanları Weimar dönemindekinden daha derinlemesine etkilediğine tanıklık ediyor. Pek açık seçik olmayanı öne çıkarmakla, aklı selimin her durumda gözönüne almak zorunda olduğu şeyi ihmal ettim: toplumun maddi yaşamının Alman demokrasisi çerçevesinde kendisini 1945 sonrasından bugüne kadar, insanlığın anımsayabildiği zamanlardan beri çok daha zengince yeniden üretmiş olduğunu ve bunun da toplumsal ruhbilimsel bakımdan çarpıcı önemi bulunduğunu. Eğer yeteri kadar zamanı ve biraz başka şeyleri daha olsaydı, Alman demokrasisi ve bununla geçmişin gerçekten işlenmesi hiç te öyle umutsuz olmazdı savı, kuşkusuz fazla iyimser olmazdı. Ne var ki, zamanı olmak kavramında safdil ve aynı zamanda karışmadan seyirci kalan olumsuz bir yan var. Ne bizler, büyük salonlarında hiç hesap sorulmadan gönlümüzce dolanabileceğimiz bir dünya tarihinin yalın seyircileriyiz, ne de ritmi gittikçe artarak afete yaklaşan dünya tarihi, herşeyin kendiliğinden düzeleceği o zamanı öznelerine tanımak durumunda. Bu dikkatleri doğrudan doğruya politik eğitbilime çekiyor. Olup bitenler konusunda aydınlatma her şeyden önce, unutulanın haklı çıkarılmaya çalışılmasıyla kolayca işbirliğine giren bir unutmaya karşı çalışmalıdır; örneğin çocuklarından Hitler hakkındaki o utandırıcı soruyu duymak zorunda kalıp, kendilerini temize çıkarmak için hemen iyi yanlarından söz eden ve aslında hiç te o kadar kötü olmadığını söyleyen ana-babaların unutkanlığına karşı.
Politik eğitim derslerine sövmek Almanya’da moda oldu; kuşkusuz bu dersler daha iyi olabilir, ama eğitim sosyolojisinin şimdiden elinde bulunan bir takım verilere göre politik dersler, asla yük sayılacak bir görev olarak okutulmayıp ciddiyetle ele alındıkları takdirde, yaygın sanıların tersine çok daha verimli olabilmektedirler. Ama insan nasyonalsosyalizmin halâ yaşamasındaki nesnel durulgücü, benim zorunlu bulduğum denli önemserse, o zaman bu aydınlatıcı eğitbilime de sınırlarını gösterir. Eğitim ister toplumbilimsel ister ruhbilimsel olsun, zaten kılgısal bakımdan ancak buna açık olan ve bu sayede de faşizme pek te yatkın olmayanlara ulaşır. Öte yandan, bu grubu bile aydınlatma yoluyla kara-kamuya karşı güçlendirmek hiç te gereksiz değildir. Tersine bunlardan kadro benzeri bir grup oluşabileceği ve çeşitli çevrelerdeki etkinliklerinin sonra yine de bütüne ulaşabileceği pekalâ düşünülebilir ve kendileri ne kadar bilinçli olurlarsa, bu şansları da o kadar artacaktır. Aydınlanma elbette bu gruplarla yetinmeyecektir. Kamusal aydınlatma girişimlerinde geçmişin konu edilmesinin ne ölçüde salık verilebilir olduğu ve asıl bunda ısrar etmenin, inatçı bir direniş ve ulaşılmak istenenin tam tersini doğurup doğurmadığı türünden çok güç ve büyük sorumluluk yükleyen soruyu bir yana bırakmak istiyorum. Bana daha çok, bilinçli olan asla bilinçsiz, yarı bilinçli ve önsezisel olanın yol açtığı talihsizliği beraberinde getiremez gibi geliyor. Burada muhakkak ki en önemlisi, geçmişin ne biçimde, hangi yolla anımsatıldığıdır; sadece yalın suçlamayla mı yetiniliyor, yoksa kavranamaz olanı bile yine de kavrayabilmenin verdiği güç sayesinde tüyler ürpertici olana göğüs gerebiliyor mu. Bunun için de doğallıkla öğretmenlerin eğitilmesi gerekirdi. Bu ise Amerika’da behavioural sciences denilen davranış bilimlerinin Almanya’da şimdilik hiç, ya da ancak pek kısır biçimde temsil edilmesi yüzünden iyice güçleşmektedir. Üniversitelerde kendi dönemimizin tarihsel olarak araştırılmasıyla örtüşen bir toplumbilimin güçlendirilmesi ısrarla istenmelidir. Eğitbilim, ikinci elden melankoli içinde, insanın varoluşu üzerine ileri geri konuşacağına, yeniden-eğitimi yetersiz ele aldığı için gayretkeşlikle suçladıkları o görevleri, kendileri üstlenmelidirler. Kriminoloji Almanya’da modern standarda zaten hiç erişememişti. Ama her şeyden önce, eskiden olduğu gibi halâ göçürtülen ruhçözümlemeyi düşünmeli. Ya tümüyle eksik, ya da yerine, çok aşağılanan 19. yüzyılı aştıklarını iddia ederek böbürlenen, ama aslında Freudcu kuramın çok gerisinde kalan, hattâ onu tam tersine çeviren yönelişler geçmiştir.
Ruhçözümlemenin kesin ve sulandırılmamış bilgisi, her zamankinden daha günceldir. Ona duyulan nefret dolaylı olarak Antisemitizmle bir, yalnızca Freud Yahudi olduğu için değil, tersine psikoanaliz tam da Antisemitleri akkorlara atan o kendi kendisiyle eleştirel hesaplaşma üzerinde ısrarla durduğu için. Yalnızca zaman ögesi nedeniyle bile kitle analizi türünden bir şey yapılması her ne kadar olanaksızsa da, sıkı ve titiz ruhçözümleme kurumsal yerini bulabilseydi, hiç olmazsa Almanya’daki tinsel havaya etkisi, bu etki dışarıya vurmak yerine kendi kendisi üzerine ve katılaşmış bilincin hınçlanmayı alışkanlık edindiği kişilerle kendi ilişkileri üzerine ayrıntılı biçimde düşünüp taşınıp yansıtmayı olağanlaştırmakla kalsa bile, çok iyileştirici olurdu. Yine de talihsizliğin nesnel durulgücüne karşı öznel çabalama girişimleri, karşı konulması gerekenin ağırlığını pek yerinden oynatamayacak doğrulamalarla yetinmemelidirler. Örneğin Yahudilerin geçmişteki büyük hizmet ve başarılarına yapılacak atıflar türünden yaklaşımlar, ne derece doğru olurlarsa olsunlar pek işe yaramazlar, tersine propaganda kokarlar. Propaganda ise, akıldışının akılcı manipülasyonudur ve totaliterlerin ayrıcalıklı hakkıdır. Bunlara karşı direnenler, önünde sonunda kendilerini zorunlu olarak gözden düşürecek biçimde onları taklit etmemeliler. Yahudilere, onları grup olarak ayıran övgüler düzmek, Antisemitizme fazlasıyla avans vermek demektir. Sayısız insanın ruhsal ekonomisi buna ihtiyaç duymuş olduğundan ve biraz zayıflamış olsa bile halâ duyduğundan, karşıtının kanıtlanması çok güçtür. Propaganda yoluyla olan her şey belirsiz ve kuşkuludur. Bana, Anne Frank’ın günlüğünün dramatize edilmiş bir gösterisinde bulunan ve sonra sarsılmış bir halde: “Evet ama hiç olmazsa bu kızın yaşamasına izin verselerdi” diyen bir kadının öyküsünü anlatmışlardı. Anlamaya ilk adım olarak, elbette bu bile iyidir. Ama korkunç bütünün yerine aydınlatıcı olarak ele alınması istenen bireysel olay, aynı zamanda kendi bireyselliği nedeniyle kadının bu arada unuttuğu bütünün alibisi olmuştur. Bu tür gözlemlerdeki terslik hep ortaya çıkacaktır, öyle ki, bu yüzden Anne Frank oyunu ve benzeri gösterilerin sunulmasına karşı bir şeyler söylemek mümkün olmaz. Çünkü insan her ne kadar kaçınsa da, her ne kadar ölümün onuruyla alay eder gibi gelse de, bunların etkisi yine de daha iyinin durulgücüne akmaktadır. Toplu buluşmalar, genç Alman ve genç İsrailliler arasında tanışmalar ve başka dostluk toplantılarıyla, bu tür ilişkiler ne kadar istenirse istensin, ben pek fazla bir şey ortaya çıkarılabileceğini sanmıyorum.. Çünkü genellikle sanki Antisemitizmin Yahudilerle asal bir ilişkisi varmış ve Yahudilerle somut yaşantılar edinilirse, buna karşı savaşılabilirmiş gibi bir varsayımdan yola çıkılmaktadır, oysa katıksız Antisemit hiç bir biçimde deneyim kazanamamasıyla, onunla konuşmanın ve onu ikna etmenin olanaksızlığıyla tanımlanabilir. Antisemitizm öncelikle nesnel-toplumsal olarak bir kere yerleşmişse ve sonra da Antisemitin içine işlemişse, nasyonalsosyalist nükte bağlamında eğer Yahudiler olmasaydı, herhalde onları icadetmek zorunda kalacaklardı, diyebiliriz. Antisemitizmle öznelerde savaşılacaksa, çoğuna karşı sağır oldukları ya da istisnalar olarak nötralize ettikleri belgelenmiş gerçeklere işaret ederek bir yere varılacağı sanılmamalı. Bunun yerine akıl yürütmenin, daha ziyade hitabedilen öznelere yöneltilmesi gerekir. İçlerinde ırk önyargısına neden olan mekanizmaların bilincine varmaları sağlanmalıdır. Aydınlatma olarak geçmişin işlenmesi, özellikle özneye bu tür yaklaşımla onun kendi kendinin bilincini ve giderek kendi benliğini güçlendirmesi yoluyla olabilir. Aydınlatma, insanların içinde varolduğunu varsaymak zorunda kaldığımız ruhbilimsel yatkınlıklara tamı tamına ayarlanmış bir kaç çift propaganda hilesinin bilinmesiyle bağdaştırılmalıdır. Bu hileler katı ve sınırlı sayıda olduklarından, bunları kristalize etmek, tanımak ve bir tür koruyucu aşı gibi kullanmak pek öyle güçlük de çıkarmaz. Bu tür öznel aydınlatmanın uygulamada gerçekleştirilmesi sorunu ise ancak, bugün disiplinlerinden beklenen bilimsel nesnellik mazereti arkasına saklanıp, en önemli ve acil görevden kaçmaya yeltenmeyen eğitbilimci ve ruhbilimcilerin birlikte çaba göstermeleriyle çözümlenebilir herhalde. Ne var ki yaşamaya devam eden durulgücün arkasındaki nesnel zorbalık karşısında, öznel aydınlatma şimdiye kadarkinden bambaşka enerjiler ve bambaşka derinlik boyutlarıyla da saldırıya geçse, yeterli olmayacaktır. Nesnel tehlikeye nesnel biçimde karşı konulmak isteniyorsa, bunun için yalın hiç bir düşünce yeterli değildir, hatta bu arada soyut biçimleriyle insanlara pek bir şey ifade etmedikleri anlaşılan özgürlük ve insancıllık düşünceleri bile. Faşist durulgüç, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa, en etkin çare, onların dolaysız çıkarlarına ancak doğruluğuyla kanıtlanan bir biçimde gönderme yapmak olabilir. Bu gibi çabalarda faşizmin Alman halkına yüklediği savaş ve acıların, o durulgücü yıkmaya yetmese bile, ne de olsa ona karşı bir ağırlık oluşturduğunu gözardı etmek, ince eleyip sık dokuyan bir psikolojizme düşmek olurdu. İnsana en basit olan anımsatılırsa: açık ya da örtük faşist yinelemelerin, bir zorba sistem altında savaş, ıstırap, yoksunluğu, sonunda herhalde Avrupa üzerinde Rus egemenliğini olgunlaştıracağı, kısacası bunun afetler politikasına giden yol olduğu belirtilirse, bu onları ideallere yapılacak göndermelerden, ya da La Rochefoucauld’nun ta o zaman da bildiği gibi, başkalarının kolaylıkla unutulabilen acılarına yapılacak göndermelerden daha derinlemesine etkiler. Geleceğin bu görünümü karşısında bugünki şu sayrılık (malaise) bir kaprisin lüksünden pek fazla bir anlam taşımaz. Oraya götüren politikanın canlandırılmasıyla, bir üçüncü Pun Savaşı olasılığı arasındaki ilişkinin herkesçe anlaşılır kılınması mümkün olabilir, çünkü Stalingrad ve bombardıman geceleri, tüm göçürtmelere ve bastırmalara karşın pek unutulmamışlardır. Geçmiş, ancak geçmiş olanın nedenleri ortadan kaldırılırsa işlenmiş olabilecektir. Ama nedenler halâ süregittiği için, onun büyüsü de bugüne dek kırılamamıştır.

1959 Sonbaharı
Theodor W. Adorno
Çeviren: Tarhan Onur

_______________________________________________
*“Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir” yazısı, Adorno’nun 1959 – 1969 yılları arasında Almanya’da Hessische Rundfunk radyosunda yayınlanan konferans ve konuşmalarından derlenen ERGİNLİK EĞİTİMİ (Suhrkamp, 1975) adlı kitabın ilk bölümünün Türkçe çevirisidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir