“Hani” dedi, “bilirsin, kovboy filmlerinde bir adam bir bara girer ve herkes ona sırtını döner.”

Ece Ayhan’ın ardından Garibellaların kraliçesi

Lale Müldür: Ece Ayhan ismini henüz duymamıştım. Lise 1’de okulun kütüphanesinde “Bakışsız Bir Kedi Kara” isimli incecik bir kitap buldum. Okudum ve çarpıldım. Sevdiğim şiirleri not ettiğim bir defterim vardı, hemen birçok şiirini kaydettim oraya. Kütüphaneye ait kitapların arkasında kart-katalog gibi bir şey vardı, kitabı ödünç alanların isimlerinin yazıldığı; en başında benim ismim yazar. Kimse almamış önceden “Bakışsız Bir Kedi Kara”yı. Tanıştıktan yıllar sonra Ece’ye bu hikayeyi aktardığımda o defteri görmek istedi, inanmadı. Ayıptır söylemesi, inci gibidir yazım, çok da şık bir deftendi, şiir zevkim de oldukça gelişmişti. Ece dışında birçok iyi şairden güzel şiirler yazılıydı deftere. Baktı, baktı, “bakkal defteri gibi” dedi. (gülüyor)
Ece birkaç ustamın arasındadır ve özellikle teknik olarak onda çok şey gördüm. Ece’nin kimi şiirlerindeki anarşist, cesur içeriği çok sevmekle birlikte, kiminin temasını da kendime yakın bulmam. Ama teknik olarak çok yetkin ve bence gelmiş geçmiş en büyük sairlerden biri, ki Amerikalı editörü de “bu adam bu şiirleri 50’lerde mi yazıyordu” diye şaşırmış. Duydum ki Ece de benim şiirlerimin içeriğini sevmediğini, teknik olarak ondan önde geldiğimi söylermiş. (gülüyor) Lisede o vakitler şairlerden çok, iki şair müzisyene, Bob Dylan’a, Cohen’e çok takılıyorum. Beat Generation, Ginsberg, Feriinghetti, hai-ku’. Oktay Rifat, Nâzım Hikmet, Ezra Pound. T.S. Elliot, Lorca… Ece’nin şiiri apayrı bir yerde durdu. Birini diğerinden üstün görmememe rağmen, diğerlerini bir şekilde kendi içlerinde yakın, akraba gibi görürken, Ece’nin akrabası yoktu. Ece her anlamda yetimdi. Garibanların, garibellaların kraliçesiydi.

Kumsalın bir ucunda ben,
bir ucunda Ece Ayhan

Henüz kitabım yoktu, dosyam vardı, demek ki 80’lerin başı. Ece o vakitler Gümüşlük’teydi, Nilgün Marmara ve eşinin işlettiği Sisifos Pansiyonu’nda kalıyordu. Nilgün’ü daha önceden tanıyordum, arkadaşlarından haber geldi, “Ece Ayhan burada, seninle tanışmak istiyor”. Daha yeni bir-iki şiirim, Yazı’da, Yeni İnsan’da yayınlamıştı. Gittim, ama nasıl gittim. Böyle hippi, cool, çok çok uzun boylu ve motosiklet kullanan bir arkadaşım vardı. Gümüşlük’ün kumsalı epey uzundur: bir ucunda ben duruyorum, diğer tarafta Ece Ayhan. Arkadaşımla vardığımızda Ece öylece duruyordu. Motordan indik, komik görünüyorduk aramızda dağlar kadar boy farkıyla. Ece baktı bize, geldi elimi sıktı, “merhaba” deyip arkasını dönüp gitti. (gülüyor) Hem davet ediyor, hem de elimi sıkıp kaçıyor! Sonrasında daha normal bir görüşme yaptık, oturduk konuştuk. Takip eden yazlarda da Gümüşlük’te görüştük. Bir seferinde, eski eşim Patrick’i huylandıracak kadar yakınlaşmıştık. Patrick o sıralar Robert Musil’in “Niteliksiz Adam”ını okuyordu, “peki anlıyor mu bari” diye takılmadan edemedi Ece. Bunu mütemadiyen yıllarca tekrar etti durdu. Yaşlandıkça soğuk karnabahar gibi oldu konuşması, aynı şeyleri öyle tekrar etti durdu. Daha bir yıl evvel Fransız Kültür’deki Fransız Türk şairleri buluşmasında bile bu öyküyü patlattı.

O korkunç “u” sesi

Ece hakkında bir yazı yazmıştım Radikale, fakat yazıyı bulamadım. Hatırladığım kadarıyla, Ece’ye yöneltilen bütün eleştrileri poetikasıyla açıklamıştım. Hayatını bir polisiye roman gibi yaşama eğilimindeydi. Bunu yazıda daha güzel ifade etmiştim, ama hatırlayamıyorum. Her şeyin altında bir şey arama hali, paranoid bir yapısı vardı. Bu hal, tavır poetikası oluverdi sonunda. O denli güçlüydü ki şiiri, şairi kendi içine çekiyor. En çok “Bakışsız Bir Kedi Kara”, “Ortodoksluklar” ve “Kınar Hanımın Denizleri”ni severim. Ayıp olacak ama, “Yort Savul”dan sonraki şiirlerini beğenmem. Daha doğrusu, zayıf bulurum öncekilerden sonra. Ne yazık ki çok hermetik, ezoterik bir sair olduğu için onu tam manasıyla anlamamız imkansız. Aslında çok büyük bir hata yapıldı, Ece ölmeden evvel Ece’yle birlikte —gerçi artık yaşı da müsait değildi ama—, kullandığı ezoterik sözcüklerin çalışmasını yayıp bir kaynakça oluşturulması gerekiyordu. Birkaç kitabında bu yapıldıysa da, eksikler var ve artık sonsuza dek kaybettik Ece’nin ezoterik anlamlarını… Karşı-gerçeklik kavramı da çok ilginçtir şiirinde. O derece ki, her şeyi tersine çeviriyor, adeta Çanakkaleli Melahat, Meryem; İsa’ysa asi olur. Bu derece gerçekliğe karşı çıkış ve dönüştürme vardır. O anlamsız kelimelerden erotizm fışkırır. Belki de Türkiye’de yazılan en erotik şiirdir. O sözcükleri tam anlamıyla bilmesek de, şiiri anlar gibi olur ve beğeniriz. Sentaks kırmaları, yapı bozukluktan, lirik ses inanılmazdır. En sevdiğim şiiri “Bir Fotoğrafın Arabı’dır. Orada korkunç “u” sesiyle, o bahsettiğim sonsuz melankoliyi, ıssızlığı, tekinsiz, lanetli ıssızlığı o şiirde inanılmaz biçimde hissettirir. Ece’nin bütün dramını da sırf o şiiri okuyarak çıkarabiliriz sanıyorum. Bütün gizli, hermetik şeylere ilgisi vardı. Mesela İbranilere takmıştı, ama onlar hakkında tam ne düşündüğünü bilemeyiz. Kimseye eyvallahı olmadığı için şairce öldü… İkinci Yeni’den bir tek İlhan Berk geride kaldığına göre, onun değerini bilmemiz gerekiyor, yoksa biz bize kalıyoruz. Koskoca bir ekolün vazgeçilmez bir parçası ayrılmış oluyor aramızdan.

“Getir bakalım diplomanı!”

Fotoğraf çektirmeyi sevmezdi —fotoğraftan büyü yapılabiliyor ya, belki ondan. Ayrıca fotoğraflarda çıkmadığı da oldu. (gülüyor) Gece çekiliyordu fotoğraf. Hepimiz çıktık, bir Ece çıkmadı, beyaz şapkası çıktı sadece. Her ne kadar mistisizmi sevmese de —Nilgün de mistisizme çok bulaşmıştı ya ölmezden önce—, mistik bir şeylerden bahsederken bir gün, “siz ikiniz çorba yapmayı seviyorsunuz ya, mistik çorba, ben öyle değilim” dedi. Ama benim içgüdülerime göre, bütün gerçek mistikler gibi, mistisizminden asla bahsetmeyen, ciddi, çok sıkı, hermetik, belki çok gizli bilgileri olan biriydi. Dedektif gibi diyorum ya, İngiltere’den aldığım diplomaları kontrol eden bir tek Ece Ayhan olmuştur. “Herkes dışarda okudum diyor, ama bitirmeden geliyor. Getir bakalım şu diplomaları” diyecek oldu, götürdüm. Baktı, “pek de şıkmış” dedi. Çok da ironiktir, ben bütün o okulları Ece Ayhan için okumuşum. Başka soran eden olmadı. (gülüyor) Hiçbir inancı kalmamış, güveni kalmamıştı hiçbir şeye. En güzel tarafı da, çıkan olduğu insanların dahi aleyhinde konuşabilen bir adamdı, birçok kişiye ayıp ettiği de oldu, onu geçelim. Mazoşist bir tarafı vardı, kendi yok gibiydi, fotoğrafta çıkmaması gibi. Kendi duygusal ilişkilerinden, hayatından bahsetmezdi, çok az şey anlattı bana. Çocukken bir su borusunun içine sıkışıp kalmış, bir de bir adamı idam edilirken görmüş. Bunların travmatik etkileri olmuş olabilir. Eski Pera’da aynı sokakta günlerimizin geçtiğini dehşetle farketmiştik. Nane Sokağı’ydı galiba. Ben amcamlara giderdim, pencere pervazına oturur, bacaklarımı sallandırırdım. Öyle gelip geçenlere bakıp, yanıma oturmuş kardeşimle pek nadir geçen arabalar üzerinden o araba senin bu benim oyunu oynardık. Aynı anda Ece karşımızda, iki-üç apartman ilerde oturuyormuş. Gidip gördük mahalleyi sonra. Mahalledaşız yani…

“Hani kovboy filmlerinde bir adam bara girer…”

Onu çok yaralamış bir hikâyeyi gözleri dolarak anlattı, ki ben Ece’yi başka zaman öyle görmedim. Beni de ağlattı ve hiç unutamayacağım sözler söyledi: “Hani” dedi, “bilirsin, kovboy filmlerinde bir adam bir bara girer ve herkes ona sırtını döner.” Ağır. Şairlerin hayatında çok ağır şeyler olur, bu bilinir. Biraz uğursuz bir kaderleri vardır. Kırkına gelmeden ya delirirler, ya sefalet içinde yüzerler, ya hapse atılırlar, ya sürgüne gönderilirler. Ece bunların birçoğunu yaşamış, gerçek bir şairdir… Oğluna takmıştı bir aralar, hep oğlunu anlatırdı. Oğlunun fantezileri vardı, uyuşturucu kaçakçılarıyla, mafyayla ilişkisi vardı ona kalırsa; arabuluculuk yapmamı istiyordu. Doğruyu allah bilir ama, çocuğun bu taraklarda hiç bezi olmayan, saf, masum bir çocuk olduğunu gördüm.

Oğuz Demiralp’in söylediği gibi, Jean Genet’vari lanetli şair havası vardı Ece’de. O kadar lanetli olduğuna inanmıyorum, ama o melankoliyi, o korkunç ıssızlığı ve yalnızlığı paylaşıyorduk. Dünya görüşle rimtz de bazen çakışırdı. Sisteme, mantıksız törelere, yapılara, kurumlara… En çok şunda hemfikirdik galiba: Okulları eleştirirdi, “orta ikiden ayrılan çocuklar” filan. Ben de Türkiye’deki en büyük problemin eğitim meselesi olduğuna, bütün komplekslerin, hastalıkların ilkokulda başladığına, giderek lisede ve sonrasında aile yanından ayrılmadıklarından ve devlet yardım etmediği için hastalıklar oluştuğuna inanıyorum. Zamanla görüşlerimiz sivrileşti, fikirlerimizin yer yer ayrıştığını gördük. Gergin, zor buluşmalar yaşar olduk. Sonraları düzeldiyse de aramız, çok da görüşemez olduk. Öyle uzak ve yakın bir ilişkiydi bizimkisi. Artık derin mevzulardan konuşmaz olmuştuk. Ece sadece sürekli aynı hikâyeleri yineliyordu.

Neşeli bir günümdeydim. Bir arkadaş, ziyaretine gitmiş. Telefona davranmışlar, lafladık. Telefondaki arkadaşa ona evlenme teklifi ettiğimi söylemesini istedim. Mavra yapıyoruz diye sinirlenmiş ilkin, üsteleyince inandı. Teşekkür etti, belki 25 defa beni yanına çağırdı, Çanakkale’ye. Nikâh şahitliğine ortak tanıdığımız Fransız Enstitüsü müdürü ve eşini uygun görmüş. “İyi güzel kadın, hoş kadın da, çok yaş farkı var” demiş (gülüyor), sanki tek mesele buymuş gibi. Israrlı davetleri sonucunda yanına gitmeye karar verdim, fakat o ara dışarıya gitmem gerekti. O iş de öylece kalmış oldu. Ama son konuşmamızdı ve çok mutlu bitti.

YAKIN DOSTU İBRAHİM YILMAZ
Yaralı bir kaplan

1979’da üniversitedeydim. Ankara’da, Dost Kitabevi’nde Ece Ayhan’ın imza günü vardı, o zaman tanıştık. O günlerde edebiyat dergisi projemiz vardı, dergi için yazı istedik. Adresini verdi, buradan isteyin dedi. Yazı istendiğinde Ece’nin geri çevirdiğini duymadım, herkese yazı veren biriydi. İnsanlarla, gençlerle diyalog içinde olmayı da seviyordu. Hep söylediği şeylerden biri, toplumun nereye gittiğini anlayabilmek için gençlere bakmak gerektiğiydi. Gençlerden feyz alırdı. Herkesin belli bir çevresi vardır, Ece gençleri tercih etti. Bizim dergimiz, Sözcükler, dört sayı çıktı, birinde yazısı vardı. Dergileri dağıtan çocuk parasını bankerlere kaptırınca beş-altı dergi battı, biri de bizdik.

Yazışırken “bir gün İstanbul’a gelirsen beklerim” demişti. Okul bitince İstanbul’a geldim. İnsanlar “sen memleketine git, iş bulunca sana haber veririz” diyordu. Kalacak bir yer de bulamadım. Ece “gel bende istediğin kadar kal” dedi. O da Heybeliada’da, bir arkadaşının evinde kalıyordu. İş yok, parasızlık derken askerlik çıktı. 86’da, dönüşte, aralıkta Saint-Antoine’da Noel oluyor ya, orada Ece’yle karşılaştık. Bir arkadaşımla beraber ev tutmuştuk Tarlabaşı’nda, kirayı paylaşıyorduk. Ece’nin durumunu iyi bilmiyordum, ama “istediğin kadar bende kalabilirsin” dedim. Ertesi gün taşındı. Üç odalı bir yerdi, uzun zaman Ece’yle aynı odayı paylaştık. Sonra yandı o ev… Daha sonra da bir-iki ev değiştirdik.

Tarlabaşı’ndaki evi çok severdi. Alt katımızda bir klarinetçi vardı, inanılmaz duygulu çalardı. Işıkları söndürüp onu dinlerdik. Üst katımızda kötü yola düşmüş bir kadın vardı, emekli. Onunla ahbaplık kurmuştu, iyi komşuluk yapıyorlardı.
Ece’nin yazı dışında geliri yoktu. Karnını doyurması, üst-baş, yaşamını idame ettirmesi, ev, kira; bunlar için para kazanabileceği tek şey telifli yazılardı. Bununla da ne kadar yaşayabilirsin? 11 ay oruç tutacak, 1 ay yaşayacak gibi bir durumu vardı. Zaten yeme içme olayının o kadar üzerinde durmazdı, ne varsa onu yerdi. Çok sigara içerdi, içkisi yoktu. Dört gün her dakika mercimek çorbası içerdik bazen. Bu parasızlık Ece için yıllarca süren bir hal. 1975 öncesi ansiklopedilerde çalışma dönemi var; beyin ameliyatı gündeme geldikten sonraysa bir daha düzenli bir işi olmadı. Müthiş bir mücadele azmi gösterdi.

’90’a kadar benimle kaldı Ece. O sene Almanya’da bir iş ayarladılar, bir radyoda kültür-sanat programları yapacaktı. Yedi-sekiz ay orada kaldı. Döndüğünde benim bütün biraderler gelmişti, kalabalıklaşmıştık. Döndüğünde biraz parası vardı, ev tuttu, ama çok kalmadı, Çanakkale’ye gitti. Eline üç-beş kuruş geçse bile, onu değerlendirecek bir zihniyeti yoktu Ece’nin. Paraya hiç değer vermedi hayatında.

Bir mücadele örneği

Ece’ye huysuz diyorlar, burada bir haksızlık var. Ece özü sözü bir, mert adamdı. Yanındakinin hatırı kırılacak diye düşünmezdi. Karşındakini kırmamak için içine atarsın genellikle, direkt söylemezsin veya ima etmeye çalışırsın. Ece içinden ne geçiyorsa tak diye söylerdi. Bu yüzden insana huysuz demek yanlış. “Bu kötüdür, bu şiir değil, böyle roman yazılmaz” diyor adam. Burada huysuzluk nerede? Ece’yi hep yaralı bir kaplan gibi gördüm. Yaralı bir kaplan da, yaşam savaşında, bir takım canlılara zarar verebilir. O da böyle bir insandı. Şöyle korkuları vardı: Bir yerde biriyle randevusu var, oturuyor, bir tane çay içiyor. Arkadaşı gelemiyor, çay parasını ödeyecek durumu da yok… Böyle şeyleri çok yaşamıştı. Şuradan tanıdık birisini bulayım da çay parasını ödeyeyeyim gibi sıkıntılar… Karşıda otururken biraz parası varsa ilk işi otobüs bileti almaktı, “sonrası allah kerim” diye. Belli temel ihtiyaçlarını karınca gibi stoklardı, tekrar para bulana kadar onlarla kıt kanaat idare etmeye çalışırdı. 27 yıl kuruşsuz yaşamayı başaracak kaç kişi var? Bugün yoksulluk sının belli; 600 milyonun altında kazanıyorsan yoksulluk sınırındasın, 400’ün altında kazanıyorsan açlık sınırında. Böyle bir Türkiye’de 27 yıl hayatını idame ettirebildi. Yazıların, kitapların telifleri, sonra kiralar, yiyecek fiyatları belli. Hakikaten çok ciddi bir mücadele örneğidir Ece…

Dünyalık edinmek gibi bir derdi yoktu, insanlara da o gözle bakardı, “o dünyalığını yapmış” derdi. Yapmak zorunda, ne yapsın? “İyi beslenmiş çocuklar” derdi. Böyle şeylere çok takılırdı, böyle kriterleri vardı.

Isırgan otuyla kıçını dalamak

Simurg’u ’88’de açmıştım, Balık Pazarı’nın yanında, Aslıhan Han’da. “Orada kitapçı olur mu, parayı sokağa atıyorsun” diye bana kızıyordu. Dükkanın ilk üç-dört ayında Ece beklemişti, ben yayınevinde çalışıyordum. Dergiler, kitaplar, gelip gidenler; halinden memnundu. Bir sürü insanla tanıştı orada, her cumartesi onun tanışma, konuşma günüydü. O dönem daha da farklıydı bu dönemden, alışveriş de daha canlıydı, gelenler de daha çoktu. Giderek Türkiye daha yoksullaşıyor şimdi, her anlamda… Ece’nin gündemini edebiyat belirlerdi. Çok okuyan biriydi. İki binin üzerinde kitabım vardı, kitaplıkta elinden geçirmediği kitap yoktu. Her kitabı okur, hemen paylaşmak, eleştirmek isterdi. Kitap konuşmayı, edebiyat, sanat, tarih konuşmayı severdi. Gündelik siyasetten bahsetmeyi sevmezdi. Sinemayı da çok severdi, çok ciddi film birikimi vardı. Georges Sadoul’un kitabını el kitabı gibi taşırdı yanında. Seni beni de sorguya çekerdi, bilmek istiyordu bunları. Herkesten kendi konumunu beklerdi, aynı frekansları yakalayalım, konuşalım isterdi. Son dönemlerinde, eskiden kızdığı insanlara öfkesi dinmişti. Onat Kutlar öldüğünde çok üzülmüştü. Ölmeden önce söylediklerinden üzüntü duyuyordu. Can Yücel için de öyle, “Can en sahici şairlerden biriydi” demişti.

Cemal Süreya’yı, Oktay Rifat’ı çok severdi. Oktay Rifat için “Nâzım’dan daha önemli şair” derdi. Cemal Süreya’ya neredeyse tapıyordu, “Cemal şuna şöyle bir tavır koymuş” diye çok beğenirdi. Onun sözlerine çok değer verirdi. Öldüğünde çok üzülmüştü, en yakın arkadaşını kaybetmişti. Cihat Burak’ı kızdırmayı çok severdi. Bir gün ona “şiir sence nedir” diye sormuş, o da “ısırgan otuyla kıçını dalamaktır” demiş. Bunu sürekli tekrarlardı Ece. Böyle bilgili insanlarla karşılaştığı zaman onları deşmek isterdi. Karşısındakinin bilip de kendisinin bilmediği ne varsa, almak, öğrenmek isterdi.

Türkçede bir bölge

Heybeliada’da kalırken, artık Nilgün Marmara’nın evine, Erenköy’e geçecekti. Yanına sadece yol parasını aldı, gerisini bana bıraktı, lazım olur diye. Çok değerli arkadaşlarım, dostlarım var, ama bu bambaşka bir şey. Ece’ye hep minnettar kalacağım. “Bende istediğin kadar kalabilirsin” demesi, İstanbul’a yerleşmemin itici gücü olmuştu. O olmasaydı bugün İstanbul’da değildim, bir yerde edebiyat öğretmeniydim, emekliliği bekliyordum… Ece’nin bulduğu apayrı bir dil dünyası var. Nasıl argo dilin ayrı bir bölgesi, Ece Ayhan da Türkçenin içinde öyle bir bölge. Böyle çok az şair var.

ÜNSAL OSKAY’IN GÖZÜYLE
“Mor külhani” lumpen değildi

Ben Ece Ayhan’ı 1957-58 yıllarında, Siyasal Bilgilerdeki öğrenciliğim sırasında tanıdım. O zaman Siyasal’da başka türlü bir ortam vardı. Ece Ayhan, Mehmet Genç, Fethi Naci, Kenan Somer, Ergin Günçe, Sezai Karakoç, Cemal Süreya (o galiba okulu bitirip müfettişliğe başlamıştı ama gene de okulda kalıyordu), sonra Mete Tunçay, daha aşağı sınıflardan Yalçın Küçük, Erol Gülercan… Biz hepsinden daha küçüktük, kıyıdan köşeden ben ve diğer bazı arkadaşlar onları izlerdik. Kantinde düzenli olarak tartışırlardı, müzikten, edebiyattan konuşurlardı. Ece’nin Oğuz Onaran gibi, Sunuk Pasiner gibi müzikle ilgili seçkin bir yakın arkadaş çevresi vardı. 50lerde Helikon Derneği’ni kurmuşlardı, orada Bülent Arel, belki İlhan Usmanbaş’la çalışıyorlardı. Sonra dışarıdan Turgut Uyar, İlhan Berk, Hüseyin Cöntürk, felsefeci Veli Kasımoğlu vardı bu çevrelerde.

Ben biraz hamaset edebiyatıyla büyümüştüm. Babamın da etkisiyle Yavuz Sultan Selim ağlıyor, Barbaros geliyor gibi şeyler okumuştum, ya da Nihal Atsız’dan Bozkurtlar geliyor gibi şeyler. Ziya Gökalp’ten Türklüğün üstünlüğünü, mesela pastırmayı onların bulduğunu okuyunca, gelişmişlik meselesi pastırmaya bağlanınca çok üzülmüştüm. Babam matematik öğretmeniydi, beni okula o bırakırdı. Bir gün bir su pompasının üzerinde “made in Turkey” yazısını görünce çok sevinmiştik. Bütün bunları biraz daha anlayabilmek için Siyasal’a girmiştim. Ama birinci sınıfta iktisat dersinde hiç böyle şeyler göremeyince hayal kırıklığına uğramıştım. Muhasebeden filan da hiç anlamadığım için idarî bölümdeydim zaten. Ece ve arkadaşlarıysa kantinde konuşurlarken, tartışırlarken ufkumuzu açıyorlardı… Ece çok iyi giyinen, çok iyi konuşan biriydi. Sigara tutuşu bile çok güzeldi, hafif yamuk tutardı. Alabros saçları vardı o zaman. Çok nazikti hep, ama önemli bulduğu konular hakkında abuk sabuk konuşulursa, yine kendi nezaketi içinde cevap vermesini bilirdi.

Onunla yıllar sonra tekrar Gümüşlük’te karşılaştık. Oraya yerleşmeyi düşünüyordu. Gümüşlük o zaman küçük bir yerdi, oranın yerlileriyle de kaynaşılabiliyordu, zaten kim gitse hemen birbiriyle tanışıyordu. Benim orada restore edemediğim bir evim ve kiralık bir dairem vardı. Ece’ye de Gümüşlük’te bir yer bulmuştuk, köyün yerlileriyle de çok iyi anlaşıyordu, çok hoşsohbet biriydi.

Ece’nin şiirini çok geç anladım, bu epey uzun da sürdü. Bu şiiri değerlendirmek belki haddime düşmez ama, zannediyorum, bir lumpen güzellemesine hapsedilecek bir şiir de değildi. “Mor külhani” dediği zaman, lumpen edebiyatı yapmıyor, daha gelişkin bir yere varıyordu. Ezileni olumlamıyor, onun direnişini özlüyordu. Marx’ta vardır öyle şeyler. Proletaryayı sevmek demek, onun bugünkü halini sevmek demek değildir, onun direnişini, insan gibi yaşayışını, insanlığı sevmek demektir. Ece’nin şiiri de buradan konuşuyordu bence. Sadece dille değil, çok değişik alanlardan derlediği büyük bir bilgi birikimiyle de bir mimari kurmuştu. Kendi şiirini oluşturacak genç şairler için de araştırılacak çok şey var Ece’nin şiirinde.

Şiirimizin aşılmamış ufku

Cemal Süreya, Ece Ayhan, Orhan Duru, Sezai Karakoç ve diğer arkadaşlarının romanda, şiirde, öyküde, tiyatroda bir şeyler yapabilmek çok daha ciddi bir entelektüel hazırlıktan geçmeleri, onların döneminin bir icabıydı. Dünyaya, hayata meşru bir zemin üstünde bakabilecekleri “tümlüklü bir gelenekleri” kalmayan, bunu yoğun bir biçimde farkeden ilk aydın kuşağıdır onlar. Osmanlı’nın son döneminde de enderunluların böyle sarsıcı bir durum yaşadıklarını biliyoruz. Ama o eski enderunlular, frenk usûlü tedrisat yapan mektepler açıldığında da devletin içinde ve meşru konumdaydılar. Yalnızca eskimekte, geçersizleşmekteydiler. Devlet onların itibarlarını, toplumdaki yerlerini muhafaza etmelerine saygı göstermekteydi. Cemal Süreya’nın kuşağı ise “enderun” mektebinin varlığını sürdürür gibi göründüğü, ama devletin artık o eski, bildik enderunun sahibi devlet olmaktan çıktığı bir dönemin aydınlarıydı. Meslekler hiyerarşisi değişmekteydi. Topluma, vatana hizmet oryantasyonu demode görülmeye başlanmıştı. Maliye müfettişliğinden ayrılıp özel sektöre geçenler, devletin verdiğinin beş misli para alıyordu. Onları parasız yatılı sınavları açıp okutan devletten vergi kaçıranlara hizmet edebilmek için iç dünyalar, evleri, iç mekânları da değişiyordu. Arrow marka naylon gömlekler, Grundig teypler, buzdolapları, Miele çamaşır makineleri, ekmek kesme aletleri, bitpazarlarından Amerikan çavuşlarının attığı ya da sattığı gömlekler, ev araç ve gereçleri, otomobil, “müzik dolapları” ve benzeri ıvır znıvırların süslediği bir “interior” yeni hayata hazırlanmanın motivasyonu, amacı oluyordu. “Mülkiyeliler”in yeni etik anlayışı, bence, Arrow marka naylon beyaz gömlekler, naylon buklet çoraplar, Maliye müfettişliğinden çevre yapıp büyük şirketlere transferlerle başlamıştır.

Anadolu liselerinden gelip Mülkiye’nin idarî şubesine girebilenlerse, sonraki yıllarda, İsmet Paşa’nın CHP’sinin, varlıklı ailelerden gelen hariciye şubesi çıkışlıların, malî şubeden mezun olup buzdolabı, çamaşır makinesi, daktilo şeridi imal eden şirketlere geçenlerin çok şaşıracakları Adalet Partisi’nin ve benzerlerinin çizgisine yanaşarak şanslarını denediler… Sandığa güvenini yitirerek cuntacılığa yönelen, “nabza göre şerbet vermeyin” diyen eski ilerici Atatürkçülerin transformasyonu da, aynı yılların sarsıntılarıyla başlamıştır. Onlar, devletteki konumlarını “her şarta uyarak” muhafazaya çalıştılar. Millete çok çektirerek başardılar da.

Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç ve birçok arkadaşları bunu yapmadılar. Şiirde, öyküde, kürsülerde yeni bir çizgi oluşturmaya yöneldiler. Olumlu anlamıyla “marjinalliğin” bütün farkındalık kazandırıcı olanaklarını kullanarak, şiirimizde, öykücülüğümüzde, ilk, bilinçli, derinlikli moderniteyi onlar oluşturdu. Bu bir “züppelik” değildi. Özgür ve yetkin bir kuruluşun, oluşumun başlatıcısı oldular.

Onların şiiri, bu yüzden bence bugün bile şiirimizin “aşılmamış ufku”dur. Modern kapitalist sanayi toplumuna evrimlenmeyle birlikte yaşamaya başladığımız yabancılaşma sorunlarını ilk farkeden, ilk anlayabilen, buna ilk yetkin kanıtı sanatın kendi estetik kriterlerini boşlamadan verebilen onlar olmuştur. Cemal Süreya’nın soldaki hiçbir partiyle, fraksiyonla sınıflandırılamayacak entelektüel özgürlüğü ve özgünlüğü, Ece Ayhan’ın genelgeçer kabule kavuşmuş her yargıyı ve her bilgiyi kılı kırk yararcasına ve yıllarca sorgulamadaki ısrarı (kendi deyişiyle, “gizli Yahudiliği”), Sezai Karakoç’un İslâm mistisizmine yatkınlığı içinde bile modernist bir tavır geliştirebilmesi, bence, üçünün de şair kimlikleri içinde, 1960’ların öncelerinden itibaren bizim toplumumuzda da insan için “dünyaya ve hayata tümlüklü bir gelenek içinde bakabilme” olanağının kalmadığını farkedebilmeleri sayesinde olmuştur.

(…) Şiirin bütün eski yeni zamanlardaki “modernist” farkındalığı bir umutsuzluk, bir yılgınlık, bir edilginleşme değil, reel olarak yaşanan hayatın nereye vardığının kavranmasından ivme kazanabilecek bir silkinmedir, gereksiz ve başkalarının egemenliğine yarayan köhne duyarlıklardan kurtulmadır. “Yanlış tarihiyle” karşı karşıya kaldığının bilincine varmaya cesaret edebilmiş şairin, “ilk farkedicinin” trajik konumunun hükmedicilerini tasfiye için kendine gelişidir. Çözümsüz tragedyanın çözümü, aşılması mümkün dramaya geçiş; verili toplumsal sistemi kabullendirici etiğin taşıyıcısı masallardan romana, fiction’a geçiş; aldanımcı “tümlüklü gelenekler” içinde şiir yapmaya çalışan “kasidecilikten” ya da “geçmişe ağıtçılıktan” insanın bireyleşme sorunsalını farkedebilmemizi kolaylaştıracak bilinç ve duyarlıktaki modernist şiire geçiş için aranması, oluşturulması gereken dönüştürümcü şiirin çizgisidir.

Ünsal Oskay, “Yüzleri Giyotine Abone Üç Şair”, Gösteri, sayı 111, Şubat 1990

Ece Ayhan’ın ardından
Garibellaların kraliçesi
Express, sayı 15, Temmuz 2002

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İdeoloji: Yanılsama ve Yabancılaşma Üzerine – Friedrich Engels

Elin, dilin ve beynin tek tek bireylere özgü kalmayıp, toplumun tümünü kucaklayan o toplu etkinliği sayesinde, insanlar gitgide, daha karmaşık...

Kapat