“Hadiseler ve insanlar hep aynı olarak kalmış değiller mi?” İçimizdeki Şeytan – Sabahattin Ali

Sabahattin AliElektriği söndürdü ve dışarı çıktı. Az insan bulunan sokaklarda gezmek istiyordu. Halbuki caddeler kalabalık ve aydınlıktı. Şişli taraflarına doğru yürüdü. Acele adımlar atıyordu. Yolda bu vakitte yalnız bir kadın gören birkaç beyaz pantolonlu ve kıvırcık saçlı kibarzade arkasına takılmak istedi. Macide yürüyüşünü daha hızlandırarak onlardan kurtuldu. Kahramanlar, bir kadın elde etmek için koşup terlemeyi fazla bir zahmet saymışlardı. Hürriyet abidesine giden şoseye gelince ağırlaştı. Yol ve hava, içindeki darlığı biraz geçirmişti. Evlerin bittiği ve uzaktan kır gazinolarının göründüğü bir yerde yolun kenarına, otların üzerine oturdu. Burada düşüncelerin birdenbire kafasına hücum etmesiyle karşılaştı ve ilk gelen fikir onu telaşa düşürdü.

 

Kapıyı hızla açıp içeri giren Bedri’ydi. Yüzü sapsarı ve heyecanlıydı. Macide şaşırdı. Eski hocasının bu kadar telaşlı halini hiç görmemişti. Bedri dikkatle Macide’nin yüzüne baktıktan sonra:
“Ağlamışsınız! Demek haberiniz var!” dedi.
Macide bir şey anlamadı. Bedri herhalde Ömer’in bir kadınla beraber sinemaya gittiğini söylemek istemiyordu. Genç adam itidalini tekrar elde etmeye uğraşarak devam etti.
“Şimdi telaş etmekten ve şaşırmaktan bir fayda yok… Sükûnetle düşünmek ve bir çare bulmak lazım! Ben Ömer’in bu işte bir alakası olmadığına eminim… Onun böyle şeylere burnunu sokmak âdeti değildir… Bu Nihat köpeğinin nârına yandı…”
Macide, Nihat lafını duyunca uykudan uyanır gibi oldu… Korkunç bir şeyler sezdi ve Bedri’ye doğru bir adım atarak:
“Bir şey anlamadım… Ne Nihat’ı?.. Ne oldu? Benim haberim yok!” dedi.
Bedri şaşırdı:
“Nasıl olur? Peki niçin ağladınız? Demek duymadınız. Öyle ya, nereden duyacaksınız!.. Bir iki saatlik bir iş…”
Macide daha çok telaşa düştü:
“Söylesenize ne oldu? Ömer’e bir şey mi oldu?”
“Evet… Dairesinden çıkacağı sırada tevkif ettiler. Nihat’la yanındaki çocuklardan birçoğu da yakalanmış… Profesör Hikmet’i de çağırmışlar, fakat herif bir kolayını bulup yakasını sıyırmış… Hiç değilse tevkif edilmedi. Nüfuzlu ahbapları var, herhalde onlar müdahale eltiler!”
Macide bir iskemleye tutunarak:
“Neden? Sebep neymiş?.. Veznedar meselesi mi?” diye sordu.
Bedri:
“Ne veznedarı?” dedi… Ömer’in bir zamanlar kendisine anlattığı bu vakayı hemen hatırlayamamıştı. Macide ısrar ile sormakta devam etti:
“Siz nereden haber aldınız? Sebebini öğrenemediniz mi? Ömer şimdi nerede?.. Hemen gidip görebilir miyiz?”
Bedri Macide’ye bir iskemle göstererek:
“Oturun… Telaş etmeyin… Karakoldalar… Galiba bu gece orada kalacaklar… Görüşmek belki mümkün olmaz, şimdilik doğru da değil… İşin ne olduğunu öğrenelim… Ben meşgul olurum… Duyar duymaz hemen buraya geldim. Nihat’ın arkadaşlarından biri söyledi. Profesör Hikmet’in serbest bırakıldığını da ondan öğrendim!” dedi. Bir müddet genç kadının yüzüne baktıktan sonra ağır ağır devam etti:
“Bunun böyle olması korkunç bir şey… Hiç beklenmeyen bir şey… Kim bilir dün akşam nerelere gittiniz? Nihat beraber miydi? Değildi… Öyle ya, onlar Beyazıt’ta habersizce ayrılıverdiler… Yanındaki çocuklarla beraber… Ben başka herhangi bir şeyden şüphe etmiyorum. Zaten bana haber veren çocuk da bir parça çıtlattı. Bu meselelerle alakadar bir iş olacak… Fakat tevkife kadar götürecek ne yaptılar acaba? Siz Ömer’in hiçbir şeye karışmadığına eminsiniz değil mi?”
“Nihat’la yanındaki delikanlılar buraya sık sık gelirlerdi. Fakat manasız münakaşalardan başka bir şey yaptıkları yoktu.”
“Neyse, bunları anlarız… Hepsini öğreniriz… Sükûnetinizi muhafaza edeceğinize emin olsam hemen şimdi gider öğrenirim. Fakat sizi yalnız bırakmaktan korkuyorum…”
Macide, korkmaya lüzum yok, demek isteyen bir gülümseme ile başını salladı. Bedri:
“Peki, gidiyorum. Beni bekleyin… Geç kalırsam yarın sabah gelirim. İstanbul’a geçeceğim… Karakola sokmazlarsa arkadaşları filan arayıp bir şeyler öğrenmeye çalışacağım… Allahaısmarladık!”
Elini uzattı. Birbirlerinin gözlerine baktılar… Macide, size itimat ediyorum, demek istiyor ve karşısındakinin gözlerinin daha çok, daha başka şeyler söylediğini zannediyordu. Bedri merdivenleri koşa koşa inerek çıkıp gitti.
Macide hiçbir şey düşünmüyordu. Uyku sersemi gibi olmuştu. Dün akşamdan beri birbirini kovalayan hadiselerin ağırlığını ancak şimdi ve tamamen duyuyordu. Biraz evvel kendisini eteğinden çekerek dışarı bırakmak istemeyen oda, insanı boğacak kadar daralmıştı. Pencere genişliğe ve sonsuzluğa değil, bir kuyu ağzı gibi daha karanlık ve boğucu yerlere açılıyordu. Çay fincanının şekerlerini emen sinek masa örtüsünün bir kenarında bayılmış gibi hareketsiz duruyordu. Biraz evvel, “Bu hayvanın bile yaşamak hakkı var da benim niçin yok? Niçin?” diye düşünen Macide şimdi odayı ve sineği bırakıp açık bir yere gitmek, hava almak, göğsünü şişire şişire hava almak istiyordu.
Elektriği söndürdü ve dışarı çıktı. Az insan bulunan sokaklarda gezmek istiyordu. Halbuki caddeler kalabalık ve aydınlıktı. Şişli taraflarına doğru yürüdü. Acele adımlar atıyordu. Yolda bu vakitte yalnız bir kadın gören birkaç beyaz pantolonlu ve kıvırcık saçlı kibarzade arkasına takılmak istedi. Macide yürüyüşünü daha hızlandırarak onlardan kurtuldu. Kahramanlar, bir kadın elde etmek için koşup terlemeyi fazla bir zahmet saymışlardı. Hürriyet abidesine giden şoseye gelince ağırlaştı. Yol ve hava, içindeki darlığı biraz geçirmişti. Evlerin bittiği ve uzaktan kır gazinolarının göründüğü bir yerde yolun kenarına, otların üzerine oturdu. Burada düşüncelerin birdenbire kafasına hücum etmesiyle karşılaştı ve ilk gelen fikir onu telaşa düşürdü.
“Ben Ömer’e yazıp bıraktığım mektupla büyük bir haksızlık etmek üzereydim!” diyordu. “Bereket versin eline varmayacak. Döner dönmez yırtacağım… Nasıl oldu da elin herifini Ömer’e benzettim? Fakat elbisesi, şapkası, sonra yürüyüşü ve başını biraz yana eğerek konuşması arkadan ne kadar benziyordu. Bir adamı beş on adım gibi yakın bir mesafeden kocasına benzetmek için bu kâfi midir? Zannetmem… Demek ben Ömer’in böyle bir vaziyette ve böyle bir kadınla gezip dolaşacağını tabii, hatta muhtemel buluyormuşum!.. Bir an bile tereddüt etmedim… Neden? Onun hakkındaki hükümlerim bana böyle yanlışlıklar yaptıracak hali buldu mu?.. Belki… Mektubu hemen yırtmalıyım. Herhangi bir şekilde Ömer’in eline geçerse rezil olurum!.. Rezil mi olurum? Ne münasebet… Mektupta benzetmekten bahis yok ki… Galiba bir yerde kapalı bir şekilde yazmış, sonra karalamıştım. Karalamasam bile bir şey anlamazdı… Şu halde beni Ömer’e karşı mahcup edecek neresi var? Hiç… Mektubu hemen yırtacağım… Muhakkak… Fakat yazdıklarım yanlış mı? Bu vakalar olmasa da mektubu aynen bırakıp gitmek mümkün değil miydi? Orada bir vakayı değil, bütün bir hayat parçasını söylemek istedim… Üç aylık beraberliğimizin hesabını yaptım… Evet… Hem de eksik veya fazla denecek en ufak bir yeri olmamak şartıyla… Ömer’i bir kadınla gördüğüm yanlışmış diye… Hatta… hatta Ömer tevkif edildi diye yazdıklarımın bir tekini değiştirmek mümkün mü? Hadiseler ve insanlar hep aynı olarak kalmış değiller mi? Hatta bu tevkif vakası düşüncelerimin ne kadar doğru olduğunu, Ömer’in kendini nasıl körce felakete sürüklediğini, daha doğrusu sürüklettiğini ispat ermiyor mu? Ömer’in başına gelen bu iş beni adamakıllı sarstı… Onun zavallı hali gözümün önüne geliyor… Fakat bütün bunlar beni tekrar ona yaklaştırıyor mu? Onunla tekrar müşterek bir hayat sürülebileceğine inanıyor muyum? Tamamen samimi olmak lazım… Her şey buna bağlı… Hayır… İnanmıyorum… Eyvah… Her şey sahiden bitmiş…”
Düşüncelerinin burasına gelince ümitsiz bir çocuk gibi gürültü ile içini çekti ve kendi kendine söylenmeye devam etti:
“Bedri gelmeden biraz evvel, yazdığım mektubun bir yerinde samimi olmadığımı düşünüyordum… Neresiydi? Evet… Bu sefer Ömer’in evini bırakıp çıkarken hiçbir ümidim olmadığını, Emine teyzelerden çıktığım zamanki gibi gizli bir hissin bana cesaret vermediğini söylediğim kısımlardı… Hiçbir ümidim yok muydu? ‘Son dakikaya kadar her şeyin değişebileceğini umacağım!’ derken hiçbir şey kastetmiyor muydum? Mesela… Of… Of… Çok samimi olmak lazım… Bu sefer kendime karşı… Mesela Bedri… O satırları yazarken acaba Bedri’yi hiç aklıma getirmedim mi? Farkında olmadan filan… Yoksa Bedri gelip Ömer’in tevkif edildiğini söyleyince ve benimle yakından alakadar olunca mı bu fikir kafamda belirdi? Belki de… Mektubu yazarken onu hatırladığımı zannetmiyorum… Peki, şimdi ne diye bu mesele üzerinde bu kadar çok duruyorum?.. Bedri dün akşam yanımdan ayrılırken: ‘Size her zaman yardıma hazırım!’ gibi bir şeyler söylemişti… Nereden biliyordu? Nasıl tahmin etmişti?.. Ne kadar insan bir hali var! Ömer’in felaketine benim kadar, belki de benden çok üzülüyor… Başkası olsa, bu kadar vakalardan sonra, memnun bile olurdu… Hiç memnun olmuyor mu? Tavrından böyle bir şey sezilmiyor… Halbuki hislerini saklamakta pek mahir değildir… Fakat ne kadar güzel konuşabiliyormuş!.. O müsamere akşamında… Hangi müsamere akşamı, daha dün gece değil miydi? Tam bu saatlerde… Bana aylar geçmiş gibi geliyor… Dün akşam ne güzel ve ne doğru şeyler söyledi… Bu meşhur ve malumatlı adamlar onun gözlerini boyayamamışlar… Demek herkesin öyle olması ve onları beğenmesi şart değil… Belki de Bedri bizim bilmediğimiz şeyi biliyor: Bu manasız ve boş hayattan daha başka bir şey olması lazım geldiğini ve bu başkanın ne olduğunu… Eğer biliyorsa… Eğer Emine teyzelerimden, Balıkesir’deki komşularımızdan daha yüksek olanların muhakkak İsmet Şerif veya Profesör Hikmet soyundan olması icap etmediğini, daha akla yakın, daha insanca yaşamak da mümkün olduğunu o da görüyorsa ve böyle bir hayata varmak çareleri onca malum ise… ne fevkalade bir adam… Öyle ya, başında bu kadar felaket varken kendini kaybetmemesi, Ömer gibi bir arkadaşın her haline, en dayanılmaz muamelelerine tahammülü, bana karşı aldığı vaziyet ve mukabilinde bir şey beklemeden gösterdiği alaka… Daha birçok şeyler, onun nasıl düşünen, duyan ve bunları ölçüp biçtikten sonra verdiği kararlara göre hareket eden bir insan olduğunu gösteriyor… Bana hiçbir zaman Ömer’in arkadaşına yakışmayacak bir şey söylemedi, bir tavır almadı… Fakat, daha mühim ve düşündükçe daha hoşuma giden bir tarafı var: Rol de yapmadı, hislerini saklamaya çalışarak küçülmedi… Eski hatıraları ara sıra ortaya koymaktan ve hâlâ bunların tesiri altında bulunduğunu sezdirmekten kaçmadı, fakat buna rağmen herhangi bir arzusunu veya gizli bir maksadını belli ederek kendisine gösterilen arkadaşlık ve itimattan istifadeye de kalkışmadı…”
Macide yerinden kalktı. Tekrar acele adımlarla evin yolunu tuttu. Bedri’nin havadis getirmesi ve onu evde bulamaması ihtimali vardı. Fakat adımlarına bu kadar çabukluk veren şey Bedri’nin vereceği haberler miydi, yoksa kendisi mi? Dimağında belirmek isteyen bu suali zorla sürüp çıkardı…

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Korkunun Egemenliği ve Fransız Felsefesinin Sonu – Ulus Baker

Spinoza’ya göre korku, bir uyarıcı olmakla birlikte insana öyle akıl fikir veren bir ruh hali değildir: Aristo’nun felsefenin doğuşunu kuşkulardan...

Kapat