Sabahattin Ali: İnsanın içinde bu kadar köpekleşmeyi mazur gösteremeyeceği bir düşünce daima mevcut…

Sabahattin AliBirdenbire içinde müthiş bir yorgunluk ve hareketsizlik hissetti. Bu akşam hiçbir şey yapmaya, hiçbir şey söylemeye muktedir olamayacağını gördü. Her şeyi lüzumsuz ve manasız saymaya başlamıştı. Bu histen biraz korktu. Aynı şeyleri bir kere daha, başka bir yerde duyduğunu zannediyordu. Nerede? Bunu bir türlü hatırlayamıyor, fakat birtakım fena hadiselerle alakası bulunan bir duygu olduğunu seziyordu. Ruhu, sahili hızla ittikten sonra denize doğru hoplaya hoplaya açılan bir sandal gibi, bütün etrafındakilerden ve bilhassa Ömer’den uzaklaşıyordu. Yalnız bu uzaklaşma gitgide yavaşlayacağı yerde, hızlanıyor, akıntıya kapılmış gibi başını alıp gidiyordu. Geride bıraktığı her şey süratle sisleniyor ve derhal unutuluveriyordu.

Macide artık eve döneceğiz diye seviniyor, bir taraftan da, Ömer’in arkadaşları ve muhiti hakkında edindiği ve günden güne kuvvetlenen kanaatlerin tesiriyle, içinde hafif fakat devamlı bir üzüntü hissediyordu. Oturduğu yerden kalkmış bahçeye çıkmıştı. Ömer’in gelmesini bekliyor ve:
“O yanındaki kız herhalde eski arkadaşlarından olacak… Bana takdim bile etmedi. Münasebetsizlik… Belki de unutmuştur… Ne acayip çocuk!” diye söyleniyordu. Bu sırada Ömer diğer arkadaşlarıyla beraber konağın camekânlı kapısında göründü. Birkaç ayak merdiveni inerek Macide’nin yanına geldi:
“Bu vakitten sonra tramvay bulamayız… Yayan gideceğiz… Zaten arkadaşların birçoğu da o tarafa doğru geliyorlar. Biraz hava alırız…” dedi.
Macide içerde gördüğü kızın da beraber olduğunu fark edince sordu:
“Bunlar da bizim taraflarda mı oturuyorlar?”
“Hayır… Bilmem… Herhalde şöyle bir gezinti yapacaklar!”
Macide kocasına dikkatle baktı ve bir şey söylemedi. Ömer kabahatli olan bir insan haliyle:
“Kusura bakma, karıcığım… İçerde biraz seni ihmal ettim… Eski arkadaşlar… Aylardan beri görüşmedik… Ömrümün dört beş senesi hep bu muhitte geçti… Derslerden, hocalardan bahsettik. Ne bileyim… Şundan bundan konuştuk… İsmi Ümit’tir… Sana hiç bahsettim mi? Bir zamanlar bizim Profesör Hikmet talip olmuştu.”
Macide:
“Bilmiyorum!” dedi. Ömer’in bu kadar izahat vermesine lüzum olmadığını hissediyordu. Belki de bu izahatın doğruluğundan şüphe ediyor veya doğru olmasını istemiyordu. Ömer’in içinde eski günlerin, eski hatıraların tekrar canlanması herhalde tehlikeli bir şeydi. O zaman şimdiki hayatlarını tekrar sıkıcı bulmaya başlayabilirdi. Kendi kendine:
“Şimdi de sıkıcı bulmadığı ne malum?” dedi.
Ömer’in yavaşça yanından uzaklaştığını, geriden bir grup halinde gelen arkadaşlarının arasına sokulduğunu fark etti. Beyazıt’a doğru yürüyorlardı. Vakit pek ilerlememişti. Ancak gece yarısı olabilirdi. Fakat rutubetli ve yapışkan bir hava sokakları doldurmaya başlamıştı.
Macide biraz geri kaldı ve ağır ağır yürüyen grubun arkasına geçti. Ömer, karısının bu hareketini fark etmedi; Ümit dediği kızla yan yana gidiyor ve kendisine mahsus hararetli tavırlarıyla, saçları gene gözlüklerinin üzerine dökülerek, bir şeyler anlatıyordu. Macide arkada tek başına gelen bir kişi daha bulunduğunu gördü ve bunun Bedri olduğunu derhal anladı. Hiçbir şey söylemeden birbirlerine yaklaştılar ve yürümeye başladılar. Öndekilerle aralarında, altı yedi adım bir mesafe vardı. Macide müsamere başladıktan sonra Bedri’yi görmediğini hatırladı:
“Siz hep orada mıydınız?” diye sordu.
“Evet… Hep oradaydım. Yalnız biraz arkada duruyordum. Sonra o piyes başlayınca dayanamadım, odalardan birine girdim. Nısfiye sesini işitince tekrar başımı çıkarıp baktım. Zavallı şeyh efendinin halini görünce tekrar odaya çekildim. Ben böyle yerlere gelmekten pek hoşlanmam. Yalnız Profesör Hikmet sizin de geleceğinizi söylemişti…” Sonra, bildiği bir şey varmış da, artık saklamayacakmış gibi bir tavır aldı ve sordu:
“Niçin bunlarla beraber gidiyorsunuz? Niçin ayrılmadınız?”
Macide omuzlarını silkerek:
“Ne bileyim! Ömer öyle istedi… Hep beraber karşıya geçecekmişiz!” dedi.
Bedri tereddüt içindeydi. “Profesör Hikmet’in bazı sözleri bende bu akşam iyi niyetleri olmadığı şüphesini uyandırdı. Acaba beraber gitsem mi?” diye düşündü, sonra, farkında olmadan mırıldandı:
“Benim karışmaya ne hakkım var? Kocası yanında!”
Macide hemen sordu:
“Ne dediniz?”
Bedri kendini toparladı:
“Hiç, düşünüyordum. Ben burada ayrılayım. Allahaısmarladık!” dedi.
Genç kızın elini sıkarken tekrar durakladı. Hâlâ karar veremiyordu. Gitmek ve Macide’yi bu adamlarla yalnız bırakmak, nedense ona bir vazifeden kaçmak gibi geliyor fakat bir taraftan da kimsenin kendisine böyle bir vazife vermemiş olduğunu düşünüyordu. Nihayet hiç değilse bir şey söylemiş olmak için:
“Ömer’e dikkat edin, o sizi değil, siz onu korumalısınız!..” dedi. Sonra, acele acele ve gayet yavaş bir sesle ilave etti: “Bana ne zaman ihtiyacınız olursa yardıma hazırım… Unutmayın!..” Ve öndekilere veda etmeden ayrıldı, yan sokaklardan birine saptı.
Macide bir müddet düşüncelerini derleyemeyerek dalgın dalgın yürüdü, evvela Bedri’nin sözleri aklına geldi. Onun kendi kendine söylenirken “Kocası yanında!” dediğini duymuştu. Ömer’i korumak ne demekti? Bedri’ye ne ihtiyacı olacaktı? Sonra Bedri’nin evinin buralarda olmadığı, onun da kendileri gibi Beyoğlu’nda, Cihangir taraflarında oturduğu aklına geldi… “Neden beraber gelmedi de hemen ayrıldı? Hep aynı yoldan gidecek değil miyiz?” dedi. Öndekilerle arası yirmi beş, otuz adım kadar açılmıştı. Sokağın alacakaranlığına gömülerek Mercan yokuşundan aşağı yuvarlanan kalabalıktan kahkahalar yükseliyordu. Macide düşündü: “Ömer benimle olduğunu unuttu bile… Artık onun böyle huylarına kızmıyorum… Alıştım. Hiçbir fena niyeti olmadan, sahiden unutuyor… Şu veznedar meselesini bile ne çabuk unuttu. Ben zavallı adamı merak edip: ‘Ne oldu?’ diye sormak istedim derhal lafımı kesti… O günkü halinden sonra Nihatlarla yüz yüze bakmaz sanıyordum… İkinci gününden ahbaplığa başladılar. Pek hoşlandığı için filan değil… Yapamıyor işte… Hiçbir şey yapmaya karar veremiyor… İnsan bir karar vermekten bu kadar korkar mı?.. Belki! Neden böyle düşünüyorum? Ben de bazı kararlar vermekten korkmuyor muyum?”
Bu sırada yanında birinin belirdiğini hissetti. İrkilerek sol tarafına baktı. Profesör Hikmet, öndeki gruptan ayrılmış, duvarların karanlığına sinmiş ve görülmeden geride kalmıştı.
“Niçin yalnız yürüyorsunuz? Bedri bey neden böyle çabucak ayrıldı?” dedi.
Macide’nin kafasından:
“Demek benim arkada bir müddet Bedri ile yürüdüğümü görmüş!” düşüncesi geçti ve ancak ondan sonra Profesör’ün sualinde gizli ve manalı bir taraf, “Ben bazı şeyler biliyorum!” demek isteyen bir tehdit edası bulunduğunu fark etti. Dişlerinin arasından: “Köpek!” diye mırıldandı ve yanındakinin sualini cevapsız bıraktı.
Ömer’e hiç kızmak istemediği halde, yavaş yavaş içinde bir can sıkıntısı belirmeye başlamıştı. Profesör Hikmet Macide’nin soğuk halini görünce derhal ciddi meselelere, etrafındakilerde büyük bir hürmet ve hayranlık uyandırdığını zannettiği ilmi mevzulara dönmüştü. Ara sıra arkadaşlık duygusunun asaletinden, faziletinden, muhtaçlara yardımın verdiği ruhi rahatlıktan da bahsediyor ve kemik saplı bastonunu hızla kaldırımlara vurarak hükümlerini kuvvetlendiriyordu.
Bu sırada Köprü’ye gelmişlerdi. Öndeki grubun durakladığı, o civardaki otomobillerden birkaçının motorlarını harekete getirerek onlara yaklaştığı ve birtakım insanları alıp gittiği görüldü.
Macide adımlarını hızlandırdı. Yaklaştıkça orada bir otomobilin yanında iki kişiden başka kimse bulunmadığını fark etti. İçinde ani bir telaş başladı. Fakat yanındakine hiçbir şey belli etmek istemediği için sesini çıkarmıyordu. Daha on adım öteden muharrir Hüseyin beyin sesi geldi:
“Haydi, çabuk, Profesörcüğüm!” Ve sonra, gelenleri iyice seçince:
“O!.. Demek hanımefendi de bizim arabaya kaldı. Ömer bey öndekilerden birinde… Şimdi yetişiriz!” dedi.
Macide’nin başı ağrımaya başlamıştı. Yahut öyle zannediyordu. Söyleyecek bir kelime bulamadı. Unutulmuş, bırakılmış bir kadın muamelesi görmek ona ağır gelecekti. Bir hadde kadar her şeyi tabii telakki etmeye karar verdi ve sadece sordu:
“Nereye gidiliyor?”
Hüseyin bey, müsamereden beri yanından ayırmadığı gözlüklü genç kızı otomobile iterek:
“Öyle ya, siz arkadaydınız… Bendeniz arkadaşları şöyle biraz eğlenelim diye davet ettim. Beyoğlu’nda çalgı olan bir yere gideceğiz… Beş on dakika oturur, dans edenleri seyrederiz… Ömer bey muvafakat ettiler, artık siz oyunbozanlık etmezsiniz!..”
Macide’yi ve Profesör Hikmet’i arabaya koyduktan sonra, kendisi büyük bir tevazuyla şoförün yanma oturdu.
Macide sağ tarafındaki gözlüklü kızdan ortalığa yayılan esans kolcusu ile Profesör Hikmet’in kemikli dizi arasında sıkışmıştı. Başındaki ağrı, hakikatte mevcut olsun veya olmasın, herhangi bir şey düşünmesine imkân vermiyordu. Muharrir Hüseyin bey sol kolunu oturduğu yerin arkasına dayamış ve kendisine doğru uzanan gözlüklü ile muhabbete dalmıştı. Profesör Hikmet: “Siz hiç böyle yerlere gittiniz mi? Pek kibar yerdir. İnsan ara sıra zihni meşguliyetlerden ayrılıp buralarda dinlenmelidir. Buraları bilmedikten sonra İstanbul’da yaşıyorum denilmez!” gibi sözlerle kulağının dibinde vırıldanıp duruyordu.
Otomobil durunca hepsi aşağı indiler. Macide ortalıkta kimseler görmedi. Karşılarında elektrikli ilanlarla süslü bir bar vardı. Aklından:
“Ben girmeyeceğim!” demek geçti.
Fakat düşündü: Ömer’i dışarı çağırtmak, onunla münakaşa etmek, eve gidinceye kadar bu münakaşayı devam ettirmek. Sonra günlerce… Hem ya Ömer dayatır ve gelmezse?.. Böyle yapması da pek muhtemeldi ve o zaman da bu adamların arasında ne kadar zavallı vaziyete düşebilirdi. Bu son ihtimal tereddüdünü kırdı. “Biraz oturduktan sonra Ömer’i alır çıkarım. Bir kere de görmüş olurum!” dedi. Asıl kızdığı şey, böyle bir yere girmek değil, Ömer tarafından sokakta, başkalarının eline bırakılıvermekti.
İçerde, daha evvel gelen arkadaşları tarafından birkaç masanın kapatıldığını gördüler. Ömer Macide’yi fark edince şaşalar gibi oldu. Pek yan yana oturduğu Ümit’i bırakarak ayağa kalktı ve karısını karşıladı.
“Macide… Kusura bakma… Beni otomobillerden birine tıktılar ve senin için, diğer bir arabayla gelir, dediler… Gel… Otur yanıma!” dedi.
Macide onun gelir gelmez bir şeyler içmiş olduğunu anladı. Birdenbire içinde müthiş bir yorgunluk ve hareketsizlik hissetti. Bu akşam hiçbir şey yapmaya, hiçbir şey söylemeye muktedir olamayacağını gördü. Her şeyi lüzumsuz ve manasız saymaya başlamıştı. Bu histen biraz korktu. Aynı şeyleri bir kere daha, başka bir yerde duyduğunu zannediyordu. Nerede? Bunu bir türlü hatırlayamıyor, fakat birtakım fena hadiselerle alakası bulunan bir duygu olduğunu seziyordu. Ruhu, sahili hızla ittikten sonra denize doğru hoplaya hoplaya açılan bir sandal gibi, bütün etrafındakilerden ve bilhassa Ömer’den uzaklaşıyordu. Yalnız bu uzaklaşma gitgide yavaşlayacağı yerde, hızlanıyor, akıntıya kapılmış gibi başını alıp gidiyordu. Geride bıraktığı her şey süratle sisleniyor ve derhal unutuluveriyordu. Ömer’in, yüzünde sarhoş ürpermeler dolaşarak, Ümit’e eğilmesini ve ona bir şeyler söyleyip gülmesini bir yabancıya ait şeylermiş gibi sükûnet ve dikkatle seyretmeye başladı.
Yüzünden zeki olduğu anlaşılan genç kız, Ömer’i merakla dinler görünüyor ve ara sıra göz ucuyla Macide’yi süzüyordu. Bu kaçamak bakışlarda biraz da gurur bulunduğu Macide’nin gözünden kaçmadı. Kocasının, kendi yanında bir başkasına bu kadar musallat olması, o başkası için herhalde hoş bir şeydi. Macide onların pek yavaş olmayan konuşmalarına kulak vermek istedi, fakat söylenen sözleri anlamadı. Ömer birtakım garip teşbihler, dolambaçlı cümlelerle genç kızı bir şeye inandırmaya çalışıyor, öteki ise, aynı neviden cevaplarla bir şeyi kabulden kaçıyordu.
Macide, Profesör Hikmet’in kendisine uzattığı bir bardağı, acılığına rağmen, gözlerini yumarak bir defada içti. Genzi ve yemek borusu tutuşur gibi oldu. Biraz sonra midesinden başına doğru hafif ve tatlı bir duman yükselmeye başladı. Dudaklarının kenarında kendisiyle alakası olmayan bir tebessüm bulunduğunu pekâlâ fark ediyor, fakat bunu oradan uzaklaştırmaya muktedir olamıyordu.
Gözlerini etrafında gezdirince hayret etti: Uzaktaki masalarda iyi giyinmiş yaşlı kimseler oturuyordu. Yanlarında yan çıplak kadınlar vardı. Kocasının yüzüne baktı ve Ömer karısına dönerek:
“Bunlar bar artistleri… Birazdan numara yapacaklar!” dedi. Bu sırada muharrir İsmet Şerif yerinden kalkarak o masalardan birine doğru gitti. Ömer sırıtarak:
“Bak yüzsüze!!” dedi. “Heriflere dalkavukluk edecek… Bir mecburiyeti de yok ya, huy işte!..”
Hakikaten büyük muharrir yerlere kadar eğildikten sonra mühim zatların yanındaki bir iskemleye, oturacak kısmının ancak dörtte biriyle, ilişmişti. Macide onun, karşısındaki bar kızlarına bile lüzumundan fazla itibar ettiğini ve bunun kızlardan ziyade diğerlerinin hesabına kaydedilmesi lazım geldiğini görüyordu. Bu muharririn Hüseyin beye karşı aldığı tavır da biraz acayipti. Arkasından daima aptal bulduğu, yazıları ile alay ettiği bu adama adeta yaltaklanıyordu. Ateşli yazılarında insanların bütün zaaflarına şiddetle hücum eden ve Nihat’ın yamakları tarafından en yüksek ve kahraman muharrir olarak göklere çıkarılan bu adamın iki kadeh rakı veya muhtemel bir lütuf için böyle yerlere kapanması aklın alacağı şey değildi. Herhalde ortada başka ve yalnız kendisine malum sebepler de vardı. Fakat ne de olsa insanın içinde hafif bir tiksinme ve herhangi kuvvetli bir sebebin dahi bu kadar köpekleşmeyi mazur gösteremeyeceği yolunda bir düşünce, daima mevcut kalıyordu.
Şair Emin Kâmil de başka masalarda başka ahbaplar bulmuş ve onların yanına gitmişti. Macide içtiği üçüncü bardağın tesiriyle biraz daha gevşemiş ve dudaklarındaki tebessüm şakaklarına kadar yayılmıştı. Kendisi de dahil olduğu halde her şeye yabancı gözlerle bakıyor ve kendisi de dahil olduğu halde her şeyi bir parça gülünç buluyordu. O zamana kadar hiç görülmeyen neşeli ve kıpkırmızı bir yüz ve yüksek bir sesle Profesör Hikmet’e sordu:
“Bu genç şairin gittiği masada oturanlar kim?”
Adamakıllı sarhoş olmaya başlayan Profesör, kirpiksiz gözlerini büzerek baktı:
“Ha… Bizim ahbaplar… İlan şirketi umum müdürü Hayrullah beyin oğulları. Müthiş zengindirler. Ömürleri buralarda geçer.”
Biraz sonra o masadan doğru kahkahalar yükselmeye başladı. Şair Emin Kâmil viski bardağını havaya kaldırırken bir şeyler söylüyor, bütün masa, kızlarla beraber, katıla katıla gülüyordu. Profesör Hikmet:
“İçtiği zaman çok hoşsohbet olur… Onun için böyle meclislerde pek sevilir ve aranır. O da bedavadan sarhoş olur ve eğlenir…”
Hüseyin bey buraya yanında getirdiği iki ahbabının kendi masalarını bırakıp başkalarına yardakçılığa gitmelerine içerlemişti. Bir eliyle gözlüklü kızı kucaklamış, öteki elini Emin Kâmil’in yalnız bırakıp gittiği diğer bir kızın omzuna dayamıştı. Profesör Hikmet’e döndü:
“Serserileri burada bırakıp gideceğim… Paralarını da vermeyeceğim! İnsan arkadaş diye yanında getiriyor, iki laf etmeden gidip başkalarının pabuçlarını yalıyorlar!”
Profesör Hikmet oturduğu yerde hafif bir bel kırarak:
“Hakkınız var beyefendi!” dedi. “Hemen kalkalım mı? Numaraları seyretmeyelim mi?”
Hüseyin bey cevap vermedi ve eliyle garsonu çağırdı.
Ömer’le Ümit adamakıllı sarhoş olmuşlar ve el ele vermişlerdi. Macide bu manzaranın kendisini kızdırmadığını görünce: “Acaba çok sarhoş muyum?” diye söylendi. Biraz başı dönüyor, gözleri dumanlanıyordu. Buna rağmen aklı başındaydı. Ömer’e ve yanındakine tekrar ve dikkatle baktı. Kızın sarı saçları yüzüne dökülmüştü. Açık kahverengi gözleri ufalmış, oldukça güzel ve sivri çenesi terlemişti. Yayvan bir gülüşle ağzı açılınca biraz kirli fakat muntazam dişleri görünüyordu.
Macide içinden: “O da Ömer’in dudaklarına bakıyor!” dedi. Bir an onların öpüştüklerini tasavvur etti ve hiç heyecanlanmadı. Kafasından: “Ne halt ederlerse etsinler!” diye bir düşünce geçerken kendini topladı ve: “Acaba sarhoşluk insanın bütün hislerini öldürüyor mu?” dedi. Fakat birdenbire içi ezildi: “Ben içmeden evvel de böyleydim. Şimdi hatırlıyorum!” diyordu. “O zaman da Ömer’in halleri beni kızdırmıyordu. Ne üstüme vazife demeye başlamıştım. Bu hal bende bir kere daha olmuştu. Ne zaman?.. Bilmiyorum. Fakat çok korkunç bir şey… Emine teyzelerde böyle olmamış mıydım? Belki biraz başka şekilde… Fakat aynı hislerdi… Kendimi bırakmak ve ne olursa olsun karışmamak… Gönlümün onlarla hiçbir ilişiği kalmadığını gösteren bir his… Eyvah!.. Ömer de benim için onlar gibi mi oldu? İmkânı yok… Her şeye rağmen imkânı yok… Hep sarhoşluk… Çılgınlık… Yok… Yok… Aman yarabbi!.. Ben ne yaparım?”
Hüseyin bey hesabı görüp ayağa kalkmıştı. Profesör Hikmet’e döndü:
“Haydi çıkalım, onlara inat, gidip başka bir yerde eğleniriz. Sen hanımefendiyi al!” Bu sözle şair Emin Kâmil’in terk ettiği kızı gösterdi. “Haydi Ömer bey… Gidiyoruz!”
Ömer ve Ümit yerlerinden fırladılar. Ömer alışkanlıkla karısının koluna girdi. Üçü beraber en önde çıktılar. Macide kendini kaybedecek kadar şaşkındı. Dumanlı kafasında muntazam bir fikir silsilesi kurmak için uğraşıyor ve muvaffak olamıyordu.
Macide, kocası ve Ümit hep beraber bir otomobile bindiler. Hüseyin bey de bu sefer gözlüklüsünü almış, şoförün yanına oturmuştu. Profesör Hikmet ile diğer hanım başka bir arabaya kaldılar. Tam hareket ettikleri sırada Hüseyin beyin boğuk sesi işitildi. Başını arkaya çevirmiş:
“Gördünüz mü namussuzu?” diyordu. “İsmet Şerif arkadan yetişti ve Profesör’ün arabasına atladı. Herif muhakkak içtiklerini de benim hesabıma yazdırmıştır!”

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tolstoy’un Günlüğü’nden Geçen 60 Söz: “İnsan kendisini ne kadar beğenirse o kadar dengesi bozulur”

Faydasız ya da sıradan çok şeyi bilmektense iyi ve gerçek bir kaç şeyi bilmek evladır İyi insanlar, yaptıklarının farkında dahi...

Kapat