Gerçekler ortaya çıkıyor: ABD Suriye’de IŞİD’in yükselişini nasıl destekledi? – Seumas Milne

Seumas Milne

ABD ve Britanya işgal etmeden önce, Irak’ta bir El Kaide de bulunmuyordu. Ve ABD Batı’nın kontrolünü sürdürmeye dönük daha geniş bir çabanın parçası olarak bölgedeki diğer güçlere karşı IŞİD’in varlığını kesinlikle istismar etti.
IŞİD Batılılara kafa tutmaya ve internette kafa kesme görüntüleri yayımlamaya başladığında ise hesaplar değişti ve Körfez ülkeleri ise Suriye savaşında artık Nusra Cephesi gibi diğer grupları destekliyordu. Ancak ABD ve Batılıların, daha sonra kendilerine zarar verecek biçimde bu cihatçı gruplarla oynama alışkanlığı, asıl El Kaide’nin CIA himayesinde büyütüldüğü Afganistan’daki Sovyetler Birliği’ne karşı 1980’lerdeki savaşa kadar götürülebilir.

14 yıl önce George Bush tarafından süresiz başlatılan bir kampanya olan teröre karşı savaş, giderek daha tuhaf şekillere bürünüyor

1 Haziran Londra’da, Suriye’de terörist faaliyet yürütmekle suçlanan Bherlin Gildo adlı İsveçlinin yargılandığı dava, Britanya istihbaratının, sanığın desteklemekle suçlandığı isyancı grupları silahlandırdığının ortaya çıkmasıyla çöktü.
Soruşturma sonucu, istihbarat servislerinin mahcup düşmesini engellemek adına dava düştü. Savunma, bizzat Britanya devletinin silahlı Suriyeli muhalefete “geniş çaplı destek” sağladığına dönük pek çok kanıt varken, davanın sürmesinin “adaleti küçük düşürmek” olacağını ileri sürdü.

Bu kanıtlar yalnızca hükümet tarafından (çelik yelek ve askeri araçlar da dahil olmak üzere) gururla sahiplenilen “silahsız desteği” değil, aynı zamanda eğitim, lojistik destek ve gizli “kitlesel düzeyde silah” desteğini de içeriyordu. Raporlar, MI6’nın CIA ile işbirliği içinde, Kaddafi rejiminin çökmesinin ardından 2012 yılında Libya’nın stoklarından Suriyeli isyancılara silah aktaran bir “gizli hat” kurduğunu aktarıyordu.

Şüphesiz, bakanların ve güvenlik yetkililerinin de yaptığı bir şey için bir kişiyi hapse yollamanın saçmalığı, onlara bile fazla gelmişti. Fakat bu, bu türden davalar zincirinin sadece en son halkasıdır. 2007’de Irak’ın ABD ve Britanya kuvvetleri tarafından işgaline karşı direnişte yer almış olması nedeniyle daha iki hafta önce ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Londralı taksici Anis Sardar bu kadar şanslı değildi. Yasadışı müdahale ve işgale karşı silahlı muhalefet, pek çok anlamda, Cenova Konvansiyonu da dahil olmak üzere kesinlikle terörizm ya da cinayet demek değildir.

Ancak artık terörizm tamamen göreceli bir şey haline gelmiştir ve en fazla da, genellikle bir Batılı politikacının konferans çağrısının sersemletici hevesi dahilinde bugünün teröristlerinin yarının tiranlığa karşı savaşçıları -ve müttefiklerinin de düşmanları- haline geldiği Ortadoğu’da böyledir bu.

Geçtiğimiz yıl itibariyle ABD, Britanya ve diğer Batılı güçler, sözüm ona aşırı bağnaz grup İslam Devleti’ni (eskiden Irak El Kaidesi adıyla biliniyordu) imha etmek adına Irak’a geri döndüler. Bu dönüş, IŞİD’in Irak ve Suriye’de çok büyük toprak parçalarını ele geçirerek sözde İslami halifeliği ilan etmesinin ardından gerçekleşti.

Fakat kampanya pek de iyi gitmedi. Geçtiğimiz ay IŞİD bir yandan güçlerini bugün artık yerinde yeller esen sınırın öte yanındaki Suriye’nin Palmira kentini ele geçirirken, diğer yandan da Irak’ın Ramadi şehrine girdi. El Kaide’ye resmen bağlı gruplardan biri olan Nusra Cephesi de yine Suriye’de kazanımlar sağladı.

Bazı Iraklılar, bütün bunlar olurken ABD’nin kılını kıpırdatmadığından şikâyet edecekti. Amerikalılar ise sivil kayıpların olmasından kaçınmaya çalıştıklarında ısrar etti ve muazzam başarıların sağlandığını ileri sürdü. Özel görüşmelerde ise yetkililer, Sünni müstahkemlerini vuruyor olarak gözükmek ve Körfez’deki Sünni müttefiklerini üzme riskine girmek istemediklerini söylüyordu.

Buraya nasıl geldiğimize ilişkin aydınlatıcı bir ışık, yakın zamanda gizliliği kaldırılmış Ağustos 2012 tarihli, Suriye’nin doğusunda bir “Selefi prenslik” ve Suriye ve Irak’ta El Kaide destekli bir İslam Devleti beklentisini öngören -ve etkin bir biçimde hoş karşılayan- ABD istihbarat raporu tarafından sağlandı. O zamanlarda Batı’nın iddialarıyla keskin bir zıtlık içerecek biçimde, Savunma İstihbarat Ajansı’nın belgesi, (sonradan IŞİD’e dönüşecek olan) Irak El Kaidesi’ni ve yandaş Selefileri “Suriye’deki silahlı mücadeleyi sürükleyen temel güçler” olarak tanımlıyor ve “Batılı ülkeler, Körfez devletleri ve Türkiye”nin muhalefetin Suriye’nin doğusunu kontrol altına alma çabalarını desteklediğini açıklıyordu.

“İlan edilmiş ya da edilmemiş bir Selefi prensliğin kurulma ihtimali”nden bahseden Pentagon raporu, “bu tam da muhalefeti destekleyen güçlerin, Şii yayılmasının (Irak ve İran) stratejik derinliğini kabul eden Suriye rejimini izole etmek adına istediği şeydir” cümlesiyle devam ediyordu.

İki yıl sonra olan da tam olarak buydu. Rapor, bir politika belgesi değildi. Büyük ölçüde düzeltilmişti ve dilinde belirsizlikler vardı. Fakat sonuçları yeterince açıktır. ABD ve müttefikleri, Suriye ayaklanmasının bir yılı boyunca sadece aşırı bağnaz grupların hakimiyetinde olduğunu bildikleri bir muhalefeti desteklemek ve silahlandırmakla kalmadılar, aynı zamanda Suriye’yi zayıflatacak bir tampon olarak -Irak’ın bütünlüğüne dönük “büyük tehlike”ye karşın- bir tür “İslam Devleti”nin kurulmasına uygun bir ortam yarattılar.

Kuşkusuz bu, her ne kadar -ABD başkan yardımcısı Joe Biden’in geçen sene kabul ettiği üzere- Körfez’deki müttefiklerinden bir kısmı bunda kesinlikle bir rol oynamış da olsa, IŞİD’i ABD yarattı anlamına gelmemektedir. Ancak ABD ve Britanya işgal etmeden önce, Irak’ta bir El Kaide de bulunmuyordu. Ve ABD Batı’nın kontrolünü sürdürmeye dönük daha geniş bir çabanın parçası olarak bölgedeki diğer güçlere karşı IŞİD’in varlığını kesinlikle istismar etti.

IŞİD Batılılara kafa tutmaya ve internette kafa kesme görüntüleri yayımlamaya başladığında ise hesaplar değişti ve Körfez ülkeleri ise Suriye savaşında artık Nusra Cephesi gibi diğer grupları destekliyordu. Ancak ABD ve Batılıların, daha sonra kendilerine zarar verecek biçimde bu cihatçı gruplarla oynama alışkanlığı, asıl El Kaide’nin CIA himayesinde büyütüldüğü Afganistan’daki Sovyetler Birliği’ne karşı 1980’lerdeki savaşa kadar götürülebilir.

Bu girişimler, General Petraus liderliğindeki ABD güçlerinin, Irak’taki direnişi zayıflatmak adına bağnaz ölüm timlerini sahaya sürdüğü El Salvador tarzı bir kirli savaşı desteklemesiyle, Irak işgali boyunca yeniden düzenlendi. Ve 2011’de, IŞİD’in geçtiğimiz hafta Kaddafi’nin memleketi Sirte’yi ele geçirdiği Libya’daki NATO idaresindeki savaşta da bunlar tekrarlandı.

Gerçekte ise ABD ve Batılıların politikaları, bugün Ortadoğu’yu klasik emperyal böl-ve-yönet kalıbına sürükleyecek biçimde büyük bir yangının içindedir. Amerikan güçleri Suriye’de bir isyancı grubunu desteklerken diğerini bombalamakta ve bir yandan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki İran destekli Husi güçlerine karşı askeri girişimlerini desteklerken, diğer yandan Irak’ta IŞİD’e karşı İran ile etkili ortak askeri operasyonları arttırmaktadır. Ancak ABD politikaları genellikle kafası karışık da olsa, yine de zayıf, parçalanmış bir Irak ve Suriye, bu türden bir yaklaşıma her anlamda uymaktadır.

Açık olan ise IŞİD ve canavarlıklarının, onu ilk başta Irak ve Suriye’ye getiren ya da açık ve gizli savaş çıkarma çabalarının yıllar geçtikçe onu güçlendirdiği aynı güçler eliyle yenilemeyeceğidir. Ortadoğu’daki sonu gelmeyen askeri müdahaleler sadece yıkım ve bölünme getirmiştir. Bu hastalığı tedavi edebilecek olan ise, virüsü üretenler değil, bölge halkının ta kendisidir.

Seumas Milne
The Guardian
Çeviri: Sendika.Org

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here