George Orwell: “İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de!”

George OrwellAsıl söylenmesi gerekenler hiçbir zaman söylenmeyecek olsa bile, bir gün bir yerde buluşup konuşabilirlerdi. O’Brien, aklından aynı düşünce geçiyormuşçasına ona bakıyordu. Sakin, sohbet edercesine, “Nerede olduğunu biliyor musun, Winston?” diye sordu.

 

İbre belki de seksen dokuza yükselmişti. Winston, acının nereden kaynaklandığını artık ancak kesik kesik anımsayabiliyordu. Sımsıkı kapalı gözkapaklarının gerisinde, bir yığın parmak şıkır şıkır oynuyor, birbirine dolanıp çözülüyor, birbirinin ardında kaybolup yeniden beliriyordu. Onları saymaya çalışıyor, ama neden saymaya çalıştığını bilmiyordu. Tek bildiği, onları saymanın olanaksız olduğu ve bunun her nasılsa dört ile beş arasındaki gizemli özdeşlikten kaynaklandığıydı. Acı yeniden azaldı. Gözlerini açtığında, hâlâ aynı şeyi görmekte olduğunu fark etti. Sayısız parmak, akıp giden ağaçlar gibi, durmadan birbirine karışarak iki yönde geçip gidiyordu hâlâ. Gözlerini yeniden kapadı.
“Kaç parmağımı görüyorsun, Winston?”
“Bilmiyorum. Bilmiyorum. Bir daha yaparsanız ölürüm. Dört, beş, altı… İnan olsun, bilmiyorum.”
“Bu daha iyi,” dedi O’Brien.
Winston’ın koluna bir iğne girdi. Çok geçmeden tüm bedenine sağaltıcı, yatıştırıcı bir sıcaklık yayıldı.
Acısını nerdeyse unutmuş gibiydi. Gözlerini açtı ve minnetle O’Brien’a baktı. O kaba saba, çirkin ama bir o kadar da zeki yüzü görünce yüreği altüst oldu. Kımıldayabilse, elini uzatıp O’Brien’ın koluna koyacaktı. On u hiç o andaki kadar sevmemişti, ama bunun nedeni yalnızca çektiği acıya son vermiş olması değildi. O eski, derinlerde yatan duygu geri gelmişti; O’Brien’ın dost mu, yoksa düşman mı olduğu önemli değildi. Konuşulabilecek biriydi O’Brien. İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de. O’Brien yaptığı işkenceyle onu çıldırmanın eşiğine getirmişti, birazdan canını alacağı da açıktı. Ama hiç fark etmezdi. Bir bakıma, arkadaşlıktan derin bir şeydi bu, yakın dosttular: Asıl söylenmesi gerekenler hiçbirzaman söylenmeyecek olsa bile, bir gün bir yerde buluşup konuşabilirlerdi. O’Brien, aklından aynı düşünce geçiyormuşçasına ona bakıyordu.
Sakin, sohbet edercesine, “Nerede olduğunu biliyor musun, Winston?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Tahmin edebiliyorum. Sevgi Bakanlığı ‘nda.”
“Ne kadardır burada olduğunu biliyor musun?”
“Bilmiyorum. Günler, haftalar, aylardır… Sanırsam aylardır.”
“Peki, insanları neden buraya getiriyoruz sence?”
“İtiraf ettirmek için.”
“Hayır, onun için değil. Başka?”
“Cezalandırmak için.”
“Hayır!” diye bağırdı O’Brien. Sesi müthiş değişmiş, yüzüne hem bir sertlik hem de canlılık gelmişti. “Hayır!
Ne yalnızca itiraf ettirmek için ne de cezalandırmak için.
Seni neden buraya getirdiğimizi söyleyeyim mi? İyileştirmek için! Aklını başına getirmek için! Bilesin, Winston, buraya getirdiğimiz hiç kimseyi iyileşmeden bırakmayız!
İşlediğin o ahmakça suçlar umurumuzda değil. Parti gözle görülür eylemlerle ilgilenmez; bizi ilgilendiren tek şey düşüncedir. Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem, anlatabiliyor muyum?”
Winston’ın üzerine eğilmişti. Yüzü çok yakında olduğu için kocaman, aşağıdan bakıldığı için korkunç çirkin görünüyordu. Cezbeye gelmiş gibiydi, çılgınca bir coşku okunuyordu yüzünde. Winston’ın yüreğine yine bir ürküntü düştü. Elinde olsa, yattığı yere iyice gömülecekti.
O’Brien’ın durduk yerde, sırf zevk için kadranın kolunu kaldırmak üzere olduğundan emindi. Ama tam o sırada O’Brien arkasını döndü. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Öfkesi biraz olsun yatışmış gibiydi:
“Her şeyden önce bilmelisin ki, burada şehit olmak diye bir şey yoktur. Geçmişte din adına yapılan gaddarlıkları okumuşsundur. Ortaçağ’da Engizisyon diye bir şey vardı. Hiçbir işe yaramadı. Sapkınlığı ortadan kaldırmayı amaçlıyorlardı, güçlendirmekten başka bir şey yapmadılar. Engizisyon’un diri diri yaktığı her sapkının yerine binlercesi ortaya çıktı. Neden? Çünkü Engizisyon, düşmanlarını meydanlarda, hem de hâlâ nedamet getirmemişlerken öldürdü; daha doğrusu, onları nedamet getirmedikleri için öldürdü. İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçmedikleri için ölüyorlardı. İster istemez, tüm onur kurbanın, tüm utanç da onu diri diri yakan Engizisyoncu’nun oluyordu.”

George Orwell
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gündüz Vassaf: Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik

Sözcüklerden, sözcüklerin abartılmış egemenliğinden ötürü, deneyimlerimizi bilinçli olarak sınırlıyoruz. Daha az görüyor, daha az işitiyor, kokluyor, dokunuyor ve daha az...

Kapat