“Savaş çıktı ve dünyanın bütün güzelliklerini elinden aldı” Geçicilik Üzerine – Freud’un Ağıdı*

Sigmund FreudFreud’un pek bilinmeyen ve 240 küsur sayfalık bir kitaba ilham veren kısa yazısı: Geçicilik Üzerine
Bir süre önce sessiz sakin bir arkadaşım ve genç ama meşhur bir şairle birlikte çiçeklerin tomurcuklandığı güzel bir kırda gezintiye çıktık. Şair doğanın güzelliğine hayran kaldı ama zevkini çıkaramadı. Bütün bu güzelliğin, insanın elinden çıkma bütün güzel ve muhteşem şeyler gibi, yok olmaya mahkûm olduğu düşüncesi onu rahatsız etmişti. Bir zamanlar inandığı ve hayranlık beslediği her şey ölüme mahkûm olduğu için değerini yitirmişti. Bütün güzel ve mükemmel şeylerin çürüyecek olması, bildiğimiz gibi, insanın zihninde iki farklı tepkiye yol açar. Biri gene şairinki gibi acı verici bir umutsuzluktur, diğeri de bu aşikar gerçeğin inkârı. Hayır!

Doğanın ve Sanatın, duyu dünyamızın ve dış dünyanın bütün bu güzelliklerinin gerçekten de yok olacak, hiçliğe dönüşecek olması imkânsız. Buna inanmak çok duyarsız ve küstahça olurdu. Bir biçimde bu güzelliğin bütün yıkıcı güçlere direnmesi ve onları alt etmesi gerekiyor.

Ama bu ölümsüzlük talebi, kuşku götürmez biçimde, gerçekliğe sahip çıkma isteğimizin bir sonucudur acı olan yine de gerçek olabilir. Her şeyin geçici olduğu görüşünü çürütmenin bir yolunu bulamadığı gibi, güzel ve mükemmel olanın lehine bir istisna olduğu konusunda da ısrar edemedim. Ama bu kötümser şairin geçiciliğin güzel olanın değerini azalttığı yolundaki görüşüne itiraz ettim.
Aksine artırır! Fanilik değeri, nedret değeridir. Haz alma olasılığının sınırlanması hazın değerini artırır. Güzelliğin geçiciliğinin o güzelliğin bize verdiği hazzı kesintiyi uğrattığı düşüncesinin anlaşılmaz olduğunu söyledim. Doğanın güzelliğine gelince, kışın yok ettiği her güzellik bir sonraki sene tekrar gelir, o halde hayatımızın uzunluğunu kıstas alarak bu güzelliğin sonsuz olduğunu söyleyebiliriz. İnsan bedeninin ve yüzünün güzelliği hayat süresince yavaşça yok olmama bu geçiciliği taze bir cazibe katar ona. Sadece tek bir gece açan bir çiçeği sırf bu yüzden daha az güzel bulmayız. Bir sanat eserinin veya bir entelektüel eserin sah zamansal sınırlılığı nedeniyle güzelliğinin veya mükemmelliğinin değerini niçin kaybetmesi gerektiğini de anlayamıyorum. Bugün hayranlık beslediğimiz resimlerin ve heykellerin toza dönüşüp devrileceği günler de gelecek; ya da bizden sonra gelecek olan nesil şairlerimizin ve düşünürlerimizin eserlerini artık anlamayacak veya dünya üzerindeki bütün hayatın sona erdiği bir jeolojik döneme girilecek, ama bütün bu güzelliğin ve mükemmelliğin değerinin tek kıstası bizim duygusal yaşamımızdaki önemi olduğundan, bizden sonra da hayatta kalmasına gerek yoktur; muhakak süreden bağımsızdır.
Bunların su götürmez gerçekler olduğunu düşündüm ama ne şair ne de arkadaşım üzerinde bir etki bırakamamış olduğumu fark ettim. Başarısızlığımdan, muhakemelerinin güçlü bir faktörün etkisi altında olduğunu çıkarmadım ve sanırım daha soma bu faktörün ne olduğunu keşfettim. Güzellikten haz almalarını engelleyen, yasa başkaldırıyor olmalarıydı. Bütün bu güzelliğin geçici olduğu fikri bu iki duyarlı ziline güzelliğin kaybını yasım önceden tattırıyordu ve zihin acı veren her şeyden kendini dürtüsel olarak geri çektiğinden, güzellikten aldıkları hazzın bu güzelliğin geçici olduğu düşüncesiyle kesintiye uğradığını hissediyorlardı.
Sevdiğimiz veya hayranlık beslediğimiz bir şeyin kaybının yasını tutmak meslekten olmayan bir insan için o kadar doğal bir şeydir ki, bunun aşikâr olduğunu düşünür. Ama psikologlar için yas kocaman bir bilmece, kendi üzerinden açıklanamayan ama başka bilinmezliklerin kaynağı olan olgulardan biridir. Belli ki, gelişimin ilk evrelerinde kendi benliğimize yönelen beli bir sevgi kapasitemiz var buna libido adını veriyoruz. Daha sonra, yine gelişimin oldukça erken bir evresinde, libido benlikten nesnelere yönelir ve böylece bu nesneler benliğin içine alınır. Bu nesneler zarar görür veya kaybedilirse sevme kapasitemiz (libidomuz) bir kez daha özgürleştirilmiş olur: o zaman ya başka nesneli içine alır ya da geçici olarak egoya yönlenebilir. Ama libidonun nesnesinden ayrılışının bu kadar acı veren bir süreç olmasının nedeni bizim için hâlâ bir muammadır ve şu ana değin bunu açıklayabilecek herhangi bir hipotez oluşturamadık. Sadece libidonun nesnesine tutunduğunu ve elde bir ikame varken bile kayıp nesnelerden feragat etmediğini görüyoruz. İşte yas da böyledir.
Şairle savaşın çıkmasından önceki yaz sohbet etmiştim. Bir sene sonra savaş çıktı ve dünyanın bütün güzelliklerini elinden aldı. Uğradığı kırların ve yolu üzerinde karşısına çıkan sanat eserlerinin güzelliğini yok etmekle kalmadı savaş; onun yüzünden uygarlığımızdan duyduğumuz gururu, çok sayıda düşünüre ve sanatçıya beslediğimiz hayranlığı ve uluslar ve ırklar arasındaki farklılıklar karşısında kazanılacak nihai bir zafere dair umutlarımızı da yok etti. Bilimimizin yüce tarafsızlığım maskeledi, dürtülerimizi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı ve en asil zihinlerin yüzyıllarca verdiği eğitimle eğittiğimizi sandığımız kötücül ruhları azat etti. Ülkemizi yeniden küçük bir ülkeye dönüştürdü, dünyanın geri kalanını uzak kıldı. Sevdiğimiz her şeyin büyük bölümünü elimizden aldı ve değişmez sandığımız şeylerin ne kadar geçici olduğunu gösterdi.
Nesnelerinin çok büyük bir bölümü elinden alınmış olan libidomuzun elde kalanlara bu kadar sıkıca tutunmasına, yaşadığımız yere olan sevgimiz, en yakınımızda olanlara bağlılığımız, ortak değerlerimize dair gururumuz birden güçlendi. Ama kaybetmiş olduğumuz diğer şeyler, bu kadar dayanıksız ve direnimsiz çıkakları için değerli değiller mi artık? Belli kî çoğumuz için böyle bu ve bana göre bu büyük bir hata. Böyle düşünen ve kalıcı olmadığı anlaşılan değerli şevlerden elini çeken kişiler, aslında kayıp olanın yasını tutmaktılar sadece. Bildiğimiz gibi yas tutma, ne kadar acı verici olsa da kendiliğinden sonlanır. Kaybedilmiş olan her şeyden feragat ettikten sonra, kendini de tüketir ve libidomuz bir kere daha özsüzleşmiş olur (tabii hâlâ genç ve aktifsek). Bunun, bu savaşın yol açtığı kayıplar için de geçerli olmasını umalım. Yastan çıktıktan sonra, medeniyetin hazinelerine duyduğumuz hayranlığın, kırılganlıklarının farkına varışımızla azalmadığı görülecektir. Savaşın yıktığı her şeyi tekrar inşa edeceğiz, belki de daha sağlam bir zemin üzerine ve öncesine göre çok daha dayanıklı bir biçimde.

Sigmund Freud
Viyana. Kasım 1915


*[Sene 1915, Goethe anısına bir kitap hazırlanacak, zamanın ünlü yazar ve düşünürlerinden kitaba yazılarıyla katkıda bulunmaları isteniyor. Kitabın adı Das Lana Goethes {Goethe ‘nin Ülkesi) olacak. O zamanlar hala Viyana Berggasse No. I9’da yaşayan Sigmund Freud bir süre önce iki arkadaşıyla çıktığı bir gezintinin kendisine düşündürdükleri “Geçicilik Üzerine” başlıklı bir kısa yazıda kaleme alıyor kitap için üçü güzel bir yaz günü Avusturya ve İtalya sınırındaki Dolomit dağlarının eteklerinde sezinirken, kötümser şairin ve sessiz sakin arkadaşının bu muazzam güzellik karşısında kendinden geçmektense eninde sonunda geçeceğini düşünerek üzülmeleri ve bu gelecek ölüm için önceden yas tutmaları Freud’u yas, ölüm ve güzellik üzerine düşünmeye itiyor. Bu yazıda adı verilmeyen sessiz sakin arkadaş Lou Andreas Sahme. “genç ama meşhur” şair ise Rainer Maria Rilke. İşte bu kısacık yazıdan yola çıkarak yazılmış bir kitap var: Freud’s Requlen. Bir psikanalist olan Matinen von Unwerth’in Freud öldükten sonra yazdığı kitap 2005 yılında, Riverkead Books tarafından yayımlanmış.]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here