Fyodor Dostoyevski: Yeryüzünde yalnızdır insanlar, kötü olan bu işte!

Kör o, kör! Ölü!.. Seni nasıl bir cennetle kuşattığımı bilmiyorsun. Cennet ruhumdaydı, seni onunla sarıp sarmalayacaktım! Sevmesen de olurdu beni… ne çıkardı ki bundan? Her şey öyle olabilirdi, olduğu gibi kalabilirdi. Bir dost gibi söyleseydin bana, birbirimizin gözünün içine bakarak mutlu olurduk, gülüp eğlenirdik. Öylece yaşayıp giderdik. Başka birini sevecek olsan bile… aramızda bir şey değişmezdi.

***

Sizin yasalarınızdan bana ne artık? Töreleriniz, adetleriniz, yaşayış biçiminiz, devletiniz, inancınız neme gerek? Varsın yargılasın beni yargıcınız, varsın halka açık mahkemelerimizde ifade vereyim … Bunların hiçbirini tanımadığımı söyleyeceğim.

Topu Topu Beş Dakika Geç Kalmıştım

Öyle değil mi yoksa? Olacak şey n;ıi bu? Böyle bir şeyin olabileceğini kim söyleyebilir? Evet, niçin, neden ölmüştü bu kadın?
Ah, inanın anlıyorum; ama niçin öldüğü gene de bir soru olarak ortadadır. Sevgim korkuttu onu, ciddi ciddi sordu kendine: Bu sevgiyi kabullenmeli miydi, kabullenmemeli mi? Bu soruyu kaldıramadı ve ölmeyi yeğledi. Biliyorum, biliyorum, kafa patlatmanın hiç gereği yok: Çok şeye söz vermişti, verdiği sözleri tutamayacağından korkmuştu. Apaçık ortadaydı bu. Son derece korkunç birkaç durum söz konusuydu burada.

Ne olursa olsun, onun neden öldüğü sorusu hala karşımızda duruyor. Dan dan vuruyor bu soru, beynimde zonkluyor.
Öyle kalmak istediğini bilseydim, yakınlaşmazdım ona, olduğu gibi bırakırdım onu. Buna inanmadı, sorun bu işte! Hayır, hayır, yalan söylüyorum, hiç de öyle değildi. Bunun tek nedeni bana karşı dürüst olmasının gerekmesiydi. Beni sevmekse, tam anlamıyla sevmekti, yoksa o bakkalı sevdiği gibi değil…

Öte yandan, aşın derecede dürüst, aşın derecede de temiz olduğu için, bakkala gereken sevgi kadar bir sevgiyle beni aldatmak istememişti. Sevgi diye yarım veya çeyrek bir sevgiyle beni aldatmak istememişti. Çok dürüst bir insandı da ondan!
Anımsıyor musunuz, bir zamanlar ona yürek enginliği falan aşılamaya çalışıyordum? Ne tuhaf bir düşünce …

Çok merak ediyorum: Bana saygı duyuyor muydu acaba? Beni küçük görüyor muydu, bilmiyorum. Sanmıyorum. Çok tuhaftır: Bütün kış, beni küçük görüp görmediği düşüncesi neden hiç aklıma gelmedi? Yüzüme öyle sert bir merakla baktığı ana kadar bunun tersine bütün kalbimle inanıyordum.
Özellikle o sert bakışma kadar. O zaman bir anda anlamıştım beni küçümsediğini. Kuşkum kalmamıştı bundan ! Ah, varsın küçümsesindi, ömrünün sonuna kadar küçümsesindi, yeter ki yaşasındı, yaşasmdı! Daha biraz önce yürüyordu, konuşuyordu…
Kendini pencereden attığını hala almıyor aklım! Beş dakika önce böyle bir şeyi nasıl düşünebilirdim ki! Lukerya’yı çağırdım. Lukerya’yı artık hiç bırakmayacağım, hiç! Ah, hala anlaşabilirdik. Kış boyunca iyice yabancılaşmıştık birbirimize, peki ama tekrar yakınlaşamaz mıydık? Neden, neden yakınlaşamadık, yeni bir hayata başlayamadık? Ben yüce gönüllü bir insanım, o da öyleydi, bu açıdan yakınlaşabilirdik işte! Birkaç sözcük daha söyleyebilseydim, çok değil iki gün sonra her şeyi anlayacaktı.

Asıl önemlisi, bütün bunların bir rastlantı, basit, barbarca, görece bir rastlantı olmasıdır. Acı olan bu işte! Beş dakika, hepsi hepsi beş dakikacık geç kalmıştım! Beş dakika önce gelseydim o an bir bulut gibi geçip gidecekti, o bir daha böyle şeyleri aklına bile getirmeyecekti. Her şeyi anlayacaktı. Oysa şimdi gene boş odalar, gene yalnızlık. .. işte saatin sarkacı vuruyor, başka işi yok onun, üzülecek bir şeyi de yok. Kimsecikler yok, acı olan bu işte!

Dolaşıp duruyorum, durmadan dolaşıyorum. Biliyorum, biliyorum, bir şey söylemeyin: Rastlantıya ve beş dakika geç kaldığıma üzülmem tuhaf geliyor size, değil mi? Besbelli, öyle. Yalnız şunu düşünün: Herkesin yaptığı gibi, “Ölümümden kimse sorumlu değildir,” diye bir not bile bırakmadı. Lukerya’dan kuşkulanabileceklerini bile düşünememiş, öyle ya: “Evde ikinizden başka kimse yoktu, sen itmiş olabilirsin onu.” Gerçekten de, ek binanın pencerelerinden bakan ve avluda olan dört kişi onun kucağında tasvirle pencerede ayakta durduğunu, sonra aşağı atladığını görmemiş olsaydı bir suçu yokken, karakolda Lukerya’yı çok sıkıştırabilirlerdi. Kuşkusuz, o dört kişinin olayı görmeleri de bir rastlantıydı. Hayır, bir anda bilinçsiz olarak olup bitmişti her şey. Bir anda ve akıl almayacak bir biçimde! Tasvirin önünde dua etmesi ne anlama geliyordu? Ölüm öncesi bir dua değildi bu. O an devam ediyordu, belki de şöyle böyle bir on dakika…
Asıl karnını duvara dayadığı kolunun üzerine başını koymuş dururken, gülümsediği anda vermiş olmalı. Birden o düşünce gelmişti aklına, başı dönmüştü, karşı koyamamıştı o düşünceye.

Ne derseniz deyin, anlaşılmaz bir durum söz konusu burada. Benimle yaşaması gene de olasıydı. Yoksa geçirdiği kansızlık yüzünden mi? Neden kansızlığı, yaşam gücünü yitirmesi olabilir miydi? Kış boyunca çok bitkin düşmüştü, neden bu … Geç kaldı! ! !

Tabutta ne kadar da incecik, bumu nasıl sivrilmiş ! Kirpikleri ok gibi! Zaten nasıl düşmüşse, bir yeri parçalanmamış, kırılmamış! Yalnızca o “bir avuç kan”. Yani bir tatlı kaşığı kanı akmıştı.
Anlayacağınız, iç kanama. Garip bir düşünce: Onu gömmesek nasıl olur acaba? Çünkü, onu götürdüklerinde… Oh, hayır, götüremezler onu! Ama biliyorum, götürmek zorundalar.
Deli değilim ben, aklım da başımda. Üstelik hiçbir zaman böylesine aydınlık olmadı aklım. Ama nasıl dayanacağım, bomboş olacak evin içi, gene o iki oda, gene ben rehin aldığım eşyalarla baş başa… Sayıklama, sayıklama buydu işte! Ona çok eziyet etmiştim… önemli olan buydu işte!

Sizin yasalarınızdan bana ne artık? Töreleriniz, adetleriniz, yaşayış biçiminiz, devletiniz, inancınız neme gerek? Varsın yargılasın beni yargıcınız, varsın halka açık mahkemelerinizde ifade vereyim … Bunların hiçbirini tanımadığımı söyleyeceğim.

” Sesinizi kesin, subay!” diye bağıracaktır bana yargıç. Ben de şöyle bağıracağım ona: “Boyun eğeceğim güç yok sende artık? Benim için en değerli şeyi bağnaz bir düşünce neden yok tu? Sizin yasalarınızdan bana ne artık? Hiçbir şeyinizi istemiyorum!” Of, hiçbir şey umurumda değil!

Kör o, kör! Ölü!.. Seni nasıl bir cennetle kuşattığımı bilmiyorsun.
Cennet ruhumdaydı, seni onunla sarıp sarmalayacaktım! Sevmesen de olurdu beni… ne çıkardı ki bundan? Her şey öyle olabilirdi, olduğu gibi kalabilirdi. Bir dost gibi söyleseydin bana, birbirimizin gözünün içine bakarak mutlu olurduk, gülüp eğlenirdik. Öylece yaşayıp giderdik. Başka birini sevecek olsan bile… aramızda bir şey değişmezdi. Sevdiğin erkekle bir yerlere giderdin, eğlenirdin. Sokağın karşısından bakardım size… Oh, her şeye razıydım, yeter ki bir kerecik olsun açsandı gözlerini! Bir an için, yalnızca bir an için! Baksandı bana, bu sabah olduğu gibi, karşıma dikilip artık bana sadık kanın olmaya yemin ettiğin anda olduğu gibi. Ah, bir bakışımdan anlardın!

Bağnazlık mı? Ah doğa! Yeryüzünde yalnızdır insanlar, kötü olan bu işte! Bir Rus bahadırı şöyle bağırmıştı: “Savaş alanında sağ kalan var mı?” Ben de bağırıyorum… Bir bahadır değilim ben. Cevap veren olmuyor bana.

Güneşin dünyamıza can verdiğini söylerler. Doğduğunda bakın güneşe, o da cansız değil mi? Her yer, her şey ölü. Yalnızca insanlar var, bir de onları kuşatan bir sessizlik. Dünya bu işte! “insanlar, birbirinizi sevin!” kim söylemişti bunu? Kimin öğüdüydü bu? Saatin sarkacı duygusuz, iğrenç bir biçimde vuruyor. Saat gecenin ikisi.
Onun küçücük pabuçları karyolasının önünde duruyor, onun kalkmasını bekliyorlar sanki… Hayır, gerçekten, yarın sabah onu götürdüklerinde ne yapacağım ben?

1876
Fyodor Dostoyevski
Öyküler, iletişim Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here