Freud’un Eğitimi ve Erken Meslek Yaşamı – Raymond Fancher

Sigmund Freud 6 Mayıs 1856’da Moravya’nın Freiberg kasabasında doğdu. Ailesi 1860’ta Viyana’ya taşındı ve Freud 1938’de Nazizmin doğuşu onu ölümünden kısa bir süre önce İngiltere’ye yerleşmek zorunda bırakıncaya dek orada kaldı. Freud’un biraz olağandışı bir aile çevresi vardı, çünkü babası annesinden yirmi yıl daha yaşlıydı ve önceki karısından iki oğlu vardı. Bu çocuklardan birinin Sigmund doğmadan kısa bir süre önce kendi çocuğu olmuştu. Sigmund on yıllık bir süre içinde annesinin doğuracağı sekiz çocuktan ilkiydi. Böylece kalabalık bir doğrudan aile çevresinde en büyük çocuk olarak büyüdü, ama ayrıca annesinin yaşında üvey kardeşleri ve kendisinden büyük bir de yeğeni vardı. Bu pek alışılmadık durumun daha sonra kuramlarını formüle ederken Freud’u aile ilişkilerindeki tuhaflıklara karşı özellikle duyarlı kılmış olması olasıdır.

Doğrudan ailesi içindeki en büyük çocuk olarak, Sigmund tüm kardeşlerinin tartışmasız önderi oldu. Ayrıca okulda da göze çarpacak denli başarılıydı ve bu durum ailesini ona geceleri rahatsız edilmeden çalışabileceği bir oda vermeye götürdü. Babasının parasal konularda sürekli güçlükler çeken bir yün tüccarı olmasına karşın, Sigmund kitap alması konusunda her zaman yüreklendirildi. Çocukluğunda bile yüksek anlıksal özlemleri vardı ve eline geçen her tarih ve felsefe kitabını okurdu. Aylar boyunca bir arkadaşıyla birlikte boş zamanlarını Don Kişot’u özgününde okuyabilmek ve iletişimi Viyana’da çok az bilinen bir dilde olabilecek gizli bir toplum kurmak için İspanyolca öğrenmekle geçirdi.
Lisedeki son yılına dek, Freud’un ilgi ve yetenekleri onu tüze ya da politika alanında gelişecek bir meslek yaşamına çekiyor görünüyordu. Bununla birlikte, o yıl sırasında Goethe’nin Doğa üzerine bir denemesi ile karşılaştı ve yazı birdenbire onu bilimin çekiciliğine uyandırdı. Hemen hemen üzerine hiç düşünmeden, Viyana Üniversitesinde tıp fakültesine yazılarak bu yeni ilgiyi doyurmaya karar verdi.

Üniversitede Freud’un birçok dikkate değer öğretmeni oldu. İlk bir iki yıl boyunca bunların en etkili olanı kısa bir süre önce ruhbilim üzerine bir ders kitabı yazmış bir felsefeci olan Franz Brentano (1838-1917) idi. Brentano düşünce akışını belirlemede güdüsel etkilerin olağanüstü önemde olduklarını ve fiziksel nesnelerin ‘‘nesnel’’ olgusallıkları ile kişisel düşüncenin ‘‘öznel’’ olgusallığı arasında derin ayrımlar olduğunu öğretiyordu—her iki konu da daha sonra ruhçözümlemede daha güçlü biçimler altında kendilerini göstereceklerdi. Brentano ayrıca bilinçsiz düşüncelerin varolup olmadıkları sorusunu da ciddi olarak irdeliyordu, ve varolmadıkları vargısına ulaşmış olsa da, vurguladığı pekçok özel nokta Freud’un daha sonraki olumlu vargıları arasına girecekti. Brentano karizmatik bir öğretmendi. Freud kısa bir süre için onun tılsımı altına düştü ve tıp eğitimini tamamladıktan sonra felsefede bir derece almaya karar verdi. Bununla birlikte, çok geçmeden daha da etkili bir insanın öğretisi tarafından bundan caydırıldı.

Ernst Brücke (1819-1892), Viyana Fizyoloji Kurumunun müdürü ve Freud’un ruhbilim öğretmeni, daha sonra Freud tarafından ‘‘bütün yaşamımda üzerimde başka herkesten daha etkili olmuş’’ kişi olarak betimlendi. Brücke yakın dostları Hermann Helmholtz, Emile du Bois-Reymond ve Carl Ludwig ile birlikte fizyolojide düzenekçi devimin kurucularından biri olmuştu.* Düzenekçi bakış açısı Brücke’nin Kurumuna egemendi ve araştırmacılar orada ilkin sinir dizgesinin ince anatomik yapısını belirlemeye ve daha sonra böyle yapıların nasıl fizyolojik ve giderek psikolojik fenomenleri üretmek için düzeneksel olarak karşılıklı etkileşime girdiklerini çıkarsamaya çalışıyorlardı. Helmholtz gibi insanların başarılarını izleyen yıllarda, ‘‘yeni fizyoloji’’ tarafından yaşamın gizlerinin ortaya serilmesi yalnızca bir zaman sorunu gibi görünüyordu. Freud Brücke’nin ve yeni fizyolojinin çekimine yakalandı ve Kurumda araştırma yapabilmek için tıp derecesi için doğrudan çalışmalarını erteledi. 1880’de fizyolojide bir araştırmacı olmaya karar kılmaktan mutluluk duyabilirdi.

*Çalışmaları daha önceki bölümlerde betimlenmiş olan birçok insan Freud’un eğitiminde önemli roller oynadılar. Aralarında Brücke ve Helmholtz (Bölüm 3); Wernicke (Bölüm 2); ve Charcot ve Bernheim (Bölüm 5).

Bununla birlikte, bu Freud için hiçbir zaman gerçek bir olanak olmadı. İş bulmak güç ve başlangıçta ücretler düşüktü, ve kuramsal bilim henüz büyük ölçüde varlıklı insanların bir ayrıcalığıydı. Dahası, Freud bir Yahudiydi ve Yahudilere resmi görevlerin çoğunu yasaklayan anti-semitik bir toplumda yaşıyordu. Kişisel ikilemi 1882’de Martha Bernays’a aşık olduğu zaman iveğenlik kazandı. Birdenbire evlenmek ve bir aileyi geçindirmek için yeterince para kazanması gerektiğini anlayınca, Freud istemeye istemeye Kurumdan ayrılmaya ve ona tıp mesleğinde bir gelecek sağlayacak eğitimi üstlenmeye karar verdi.
Uzmanlık alanını seçerken Freud doğallıkla nöroloji ve nöropatolojiye, Kurumdaki nörofizyolojik çalışması ile en yakından ilgili alanlara eğilim gösterdi. Dünyada en önde gelen beyin anatomicisi Theodor Meynert (1833-1893) ile çalıştı ve çok geçmeden değişik türlerdeki beyin zedelenmelerinin etkilerine tanı koyma konusunda bir uzman oldu. Öylesine başarılıydı ki, 1885’te Paris’te altı ay ünlü Jean Charcot’nun öğretmenliği altında çalışmak için bir bursla ödüllendirildi. Orada bulunduğu sırada, Freud yalnızca Charcot’nun örgensel nörolojik hastalıklar üzerine öğretilerini değil ama ayrıca histeri ve hipnotizma üzerine görüşlerinden pekçoğunu da özümsedi.

Freud Viyana’ya geri döndüğü ve üstlerine bu görüşleri—özellikle kadınlar gibi erkeklerin de histerik olabilecekleri düşüncesini—kabul ettirmeye çalıştığı zaman coşkuyla karşılandığı söylenemez. Gerçekte, Freud Viyanalı tıp kodamanları tarafından resmi olmasa da kesin olarak ‘‘karşıtçılık’’ arasında görüldüğünü sezdi. Profesyonel olarak yolunu yerleşik erk yapısından pek yardım almaksızın büyük ölçüde kendi bağımsız çabalarıyla aşmak zorunda kalacağını anladı.

Freud ilkin örgensel beyin zedelenmesi olaylarında uzmanlaşmaya çalıştı. Çocuklardaki beyin felci üzerine kapsamlı çalışmaların yanısıra söz-yitimi üzerine içinde eleştirel olarak Wernicke’nin yerleşim kuramının belli yanlarını da tartıştığı küçük bir kitap yazarak ününü arttırdı. Bu çalışmalar iyi karşılanmış olsalar da, geleceği ne denli parlak görünürse görünsün genç ve kabul edilmemiş bir doktoru geçindirmek için yeterince para kazandıracak örgensel nörolojik hastalık olayları yoktu. Bununla birlikte, başka doktorlardan duygudaş bir ilgi göremeyen histeri hastaları vardı, ve Freud gelirini arttırmak için bunların bakımını üstlenmeye başladı. Çok geçmeden, bu bölümün açılışında betimlenen noktaya ulaştı, hipnotizma yerine geçirilebilecek evrensel olarak uygulanabilir bir almaşık arıyordu.

Özgür Çağrışım Uygulayımı

Freud sorununu çözmeye doğru ilk adımını Nancy kliniğini ziyareti sırasında yapmış olduğu raslantısal bir gözlemi anımsayarak attı. Bir özne hipnotize edilmiş, bir dizi sıradan hipnotik etkiyi yaşaması sağlanmış ve sonra dalınçtan uyanmıştı. Uyandıktan sonra özne dalınç sırasında olmuş olanların hiçbir anısını taşımıyordu—yalın bir hipnoz-sonrası bellek-yitimi durumu. Bununla birlikte, hipnotizmacı elini öznenin alnına koyup ‘‘Şimdi anımsayabilirsin’’ dediği zaman Freud şaşırmıştı. Özne hemen bütün bir hipnotik deneyimi en ince ayrıntısına dek anımsıyordu.

Bu deneyim üzerine düşünerek Freud belli bir uslamlama geliştirdi. Eğer böylesine yalın bir uygulayım bir öznenin hipnoz-sonrası bellek-yitimini yenmesine yardımcı olabiliyorsa, kendi histerik hastalarının unutulmuş patojenik düşüncelerini anımsamalarına yardımcı olmak için de işleyebilirdi. Düşüncesini sınamak için, bir basınç uygulayımı ile denemeler yapmaya başladı. Hastalarını gözleri kapalı ama bütünüyle normal bir uyanıklık durumunda bir koltuk üzerine yatırıyor, daha sonra onlardan belirtilerinin duyumlarına benzer fiziksel duyumları ilk kez yaşadıkları zamanı anımsamaya çalışmalarını istiyordu. Bunun üzerine hastalar kaçınılmaz olarak hedefe erişemeden belli bir yerde duran anı zincirleri üretmeye başlıyorlardı. Bu noktalarda Freud elini hastanın alnına bastırıyor ve güvenle önemli yeni anıların bilince geleceklerini bildiriyordu. Birçok durumda yeni anılar gerçekten kendilerini gösteriyor ve anımsamalar zinciri sürdürülebiliyordu. Sık sık, bu yeni uygulayımın yinelenişiyle gerçekten patojenik olan düşünceler anımsanıyor ve arkasından gelen duygusal katharsis ile belirtiler yitiyordu.

Zamanla Freud basınç uygulayımını kullanımında giderek artan bir ustalık kazandı. Daha baştan açıktı ki hastalar basınca her zaman açıkça ilgili anılarla karşılık vermiyorlardı; bunun yerine, kimi zamanlar ancak bulanık ve görünürde ilgisiz imgeleri ya da düşünceleri bildiriyorlardı. Başlangıçta Freud bunları önemsiz diye gözardı etti ve işleme yeni baştan başlamak zorunda olduğunu düşündü. Bununla birlikte, aşamalı olarak bu bulanık karşılıkların bile imlemli olduklarını ve dinlenmeleri ve kullanılmaları gerektiğini öğrendi.

Bir hasta alnındaki basınca yıldız gibi titrek ışıklar ve ışık çakmaları bildirerek karşılık verdiği zaman belirleyici önemde bir deneyim yer aldı. Freud düşkırıklığına uğradı ve kızın yalnızca fosfonlar, kapalı bir göz üzerine bastırıldığı zaman çoğu kez beliren o ışık çakmalarını gördüğünü düşündü. Neredeyse vazgeçmek üzereydi ki, hasta imgelerin Sanskrit betilerini andıran geometrik şekiller—haçlar, çemberler, üçgenler vb.—kazanmaya başladıklarını söyledi. Kafası karışan Freud ondan betilerle bağlı olarak kafasına gelen tüm düşünceleri sıralamasını istedi. Hasta haç-benzeri betilerin ‘‘acıyı’’ temsil ettiklerini ve dairesel, güneş-benzeri bir betinin ‘‘eksiksizliği’’ simgelediğini söyledi. Bu arkadan acı ve kişisel eksiksizlik yoksunluğu duygularının duygusal bir betimlemesine götürdü. Yakınlarda tinselci bir dergide okuduğu Sanskritçe’den çevrilmiş bir yazı tarafından özellikle yetersiz olduğunu duyumsamaya götürüldüğünü söyledi. Bunu yeniden anımsama deneyimi onun için kathartik ve sağaltıcıydı. Böylece basınç uygulayımına karşılığı herşeye karşın oldukça imlemli çıkmıştı, ve benzer birçok deneyimden Freud hastalarının söyledikleri herşeye önem vermeyi öğrendi, üstelik bunlar ilk bakışta önemsiz görünseler bile.

Yanılma sınama adım adım Freud’u hiçbir biçimde alına basınç uygulamak zorunda olmadığına inandırdı. Yalnızca hastalarını belirtileri konusunda düşünmeye yüreklendirmesi, düşüncelerini bütünüyle özgürce akışa bırakmalarını ve kafalarına gelen herşeyi ona anlatmalarını sağlaması gerekiyordu. Biricik özsel kural hiçbir şeyin geri çekilmemesiydi, üstelik aptalca, ilgisiz, utandırıcı ya da iğrenç görünse bile. Herşeyin gizil bir önemi vardı.

Freud bu yeni uygulayımı özgür çağrışım olarak adlandırdı ve patojenik düşünceleri ortaya çıkarmada hipnotizma denli etkili olabileceğini buldu. Kimi insanların dirençle karşıladıkları hipnotizmayı gerektirmediği için, herkes üzerinde uygulanabilirdi. Freud hastalarını iyileştirmede hipnotizmayı bütünüyle bir yana bırakarak yalnızca özgür çağrışıma dayanmaya başladı. Değişimin uzak-erimli imlemleri olacaktı, çünkü özgür çağrışımın ek incelikleri histerinin hipnotizma tarafından maskelenen özelliklerini görebilmesini sağlıyordu. Bunlar arasında aşırı-belirlenim ve baskılama fenomenleri, ve nedensel bir etken olarak eşeyselliğin önemi vardı.

Çoklu-belirlenim (Aşırı-belirlenim). Hastalarının özgür çağrışımlarından Freud çok geçmeden belirtiler ve temellerinde yatan patojenik düşünceler arasındaki ilişkilerin genellikle yalın olmadıklarını öğrendi. Her bir tekil belirti için tek bir patojenik düşünce olması yerine, çok daha sık olmak üzere tekil bir belirti ile bağlı bütün bir duygu-yüklü sahneler dizisi bulunuyordu. Örneğin, kadın hastalarından biri ellerinin histerik seğirmesinden yakınıyordu. Çözümleme bu belirti ile birleşmiş olan üç patojenik düşünceyi açığa çıkardı: piyano çalarken kötü bir biçimde korkutulma, bir öğrenciyken ellerine vurularak cezalandırılma, ve sevilmeyen bir amcanın sırtına masaj yapmaya zorlanma anıları. Daha önceden unutulmuş bu anıların her biri anımsanırken belirtinin yeğinliğinde belli bir azalma oldu. Freud’un bu fenomen için terimi ‘‘çoklu-belirlenim’’ idi, çünkü belirti tek bir patojenik düşünce tarafından değil ama bunlardan birçoğu tarafından aşırı-belirlenmişti. Freud aşırı-belirlenmiş belirtinin uygun olarak tümü de ellerle ilgili üç patojenik düşünceyi simgelediğine dikkat etti. Belirtilerin çoğunun birçok değişik patojenik düşünce tarafından eşzamanlı olarak aşırı-belirlenmiş olduklarını ve bu düşünceleri simgelediklerini buldu.

Baskı. Çoklu-belirlenimin bulunuşundan daha da önemlisi Freud’un bilinçsiz patojenik düşüncelerin yalnızca yaşantıların önemsiz ayrıntılarının unutulmaları anlamında ‘‘unutulmuş’’ olmadıklarını anlamasıydı. Patolojik düşüncelerin hastaları tarafından etkin olarak ve isteyerek—ama belki de bilincinde olmaksızın—bastırıldıklarını buldu. Patojenik düşünceler hastaların anımsamayı istememelerini olmaktan çok bunu yapamamalarını ilgilendiriyordu.

Freud’u bu vargıya götüren kanıtlar değişik doğadaydılar, ama imlemlerinde yanılmak olanaksızdı: hastalar sık sık özgür çağrışım sürecine ve patojenik düşüncelerin açığa çıkarılmasına direnç gösteriyorlardı. Direncin en açık örnekleri tam da sağaltımın en pürüzsüz gidiyor göründüğü noktalarda oluyordu. Hasta özgür çağrışıma giriyor ve Freud güvenle önemli patojenik gerecin anımsanmak üzere olduğunu seziyordu. Hasta birdenbire duruyor ve kafasının birden boşaldığını söylüyor ya da etkili olarak çağrışımlar zincirini sonlandırmaya yarayan bir başka davranışa geçiyordu. Açıkça görülür endişe ve utanma belirtileriyle tam o kıpıda düşündüğü şeyin sözü edilemeyecek denli gülünç ya da paylaşılmayacak denli kişisel olduğunu söyleyebiliyordu. Direncin bir başka sık görülen örneği de öznenin birden Freud’un kendisine dönmesi, belki de onun tıbbi yetkilerini ya da tuhaf sağaltım uygulayımının yararlılığını sorgulamaya başlamasıydı. Kısaca, hastalar patojenik düşüncelerinin açığa çıkmasından kaçınmak için çeşitli yollara başvuruyorlardı. Bu kaçınmanın ya da baskılamanın böylece güdülenmiş bir durum olduğu ortaya çıktı, çünkü baskılamayı koruyan davranış özgür çağrışımlar patojenik düşüncelerin çok yakınlarına geldikleri zaman kendiliğinden ortaya çıkma eğilimini gösteriyordu. Freud ayrıca direncin çoğunun kendiliğinden olduğu gibi bilinçsiz olarak da göründüğünü saptadı; hastalar sık sık sorundan kaçındıklarını anlamıyorlardı.

Freud’un bilinçsiz direnci buluşu ona oldukça önemli bir ders öğretti, çünkü hastalarının hastalıklarına karşı gerçek tutumlarının yalın olmaktan uzak olduğunu belirtiyordu. Bir yandan, belirtilerinden somut bir rahatsızlık ve sıkıntı çekiyorlar ve gerçekten onlardan kurtulmayı istiyorlardı. Sağaltım isteme davranışının kendisi buna bir kanıttı. Bununla birlikte, öte yandan dirençleri sağaltımın ilerlemesini zayıflatma eğilimindeydi. Sanki her bir hastanın bilinçli bir yanı iyileştirilmeyi çok isterken, öteki bilinçsiz yanı ise başarılı bir iyileşmede karşılaşılacak acının taşınamayacak denli ağır olacağı korkusuyla sağaltıma direniyordu. Bu Freud’un insan davranışını belirlemede çatışmanın önemini gördüğü ilk durumlardan biriydi: o noktada bir bireyin değişik yanları karşılıklı olarak dışlayıcı hedefler için yaygara koparıyorlardı. Kuramlarını tam olarak geliştirdiği zaman, Freud çatışmanın yalnızca histerik evrilme belirtilerinden çok daha fazlasını belirlediğini gördü.
Çatışmanın bulunuşu Freud’un sağaltım görevini büyük ölçüde karıştırdı. Şimdi hastalarının olumlu, sağlık-isteyen tutumları ile onların bilinçsiz dirençlerine karşı bir bağlaşma yapması gerekiyordu. Uygulamada, bu hastalarını sürekli olarak dirençler için tetikte olmaya ve onlarla savaşmaya karşı uyarması anlamına geliyordu. Hastalara açık olarak zaman zaman çağrışımlarını sürdürmeyi istemeyecekleri, ama bunların onu sürdürmek için kesinlikle en önemli ve en yararlı zamanlar olduğu söyleniyordu. Genellikle direnç aşamalı olarak yenilebiliyor ve imlemli patojenik düşünceler Freud’un hastasının güvenini kazanacak denli etkili ve dayançlı çalışmış olup olmadığını açığa seriyorlardı.

Eşeysellik. Freud dirençle savaşmada deneyimini arttırırken, onun niçin varolduğu ve gerçekte neye karşı yöneltilmiş olduğu konusunda daha açık bir anlayış kazanmaya başladı. Sonunda birçok hastanın, direncin çoğu daha şimdiden yenildikten sonra, isteksizce eşeysel bir doğada olan çağrışımlar üretmeye başladıklarını buldu. Çocuklukta yaşanan eşeysel deneyimlerin ve çoğunlukla ebeveynler ya da başka yakın akrabalar tarafından eşeysel kötüye-kullanımların anıları özellikle sıktı. Örneğin el seğirmesi olan hasta sonunda sırtını ovmaya zorlandığı amcanın daha sonra ona eşeysel olarak saldırıda bulunduğunu açıkladı. Freud yavaş yavaş hastalarının tümünün eşeysel doğalı patojenik düşünceler taşıdıkları ve bunların histerik belirtilerin en derin ve en önemli nedenleri oldukları vargısına ulaştı. Bu eşeysel düşünceler baskılanmış kaldıkları sürece, hasta her zaman en azından gizil olarak histerik kalıyordu. Düşünceleri bilince çıkarmayı başaramayan herhangi bir sağaltım en iyisinden eksik olmaya yazgılanmıştı.

İlkin Freud—daha sonra iyi olgunlaşmamış bir vargı olarak ortaya çıkacağı gibi—bu düşünceleri tüm histeriklerin çocukken eşeysel kötüye-kullanım durumlarında kalmış olduklarını ileri süren bir ayarıltma kuramının içersine aldı. Olayın anısının baskılanmasına yol açacak denli acılı ve utandırıcı olması gerekiyordu. Sonra, yaşamın ileri evrelerinde, normal olarak anıyı bilince çıkartacak olaylar baskılanma nedeniyle bunu yapamıyorlar, ve hasta anı yerine bir belirtiyi yaşıyordu. Böylece el seğirmesi olan hasta amcasıyla ne zaman karşılaşacak olsa belirtisinde bir yeğinleşme duyuyordu. Çocukluk ayartılmasını anımsamak yerine simgesel bir fiziksel acıyı yaşıyordu. Ayartılma kuramına göre, belirti eşeysel bir patojenik düşüncenin bilinçli olarak kabul edilmesine karşı bir savunma idi. Belirtiler bilinçte iki kötülükten küçüğü olarak, nahoş olsalar da bastırılan düşüncelerin kendileri için daha az endişe yaratıcı eşdeğerler olarak görünüyordu. Savunma işlevi belirtileri hastalar için değerli kılıyor, ve sağaltımda direncin bulunuşunu açıklıyordu. Freud böylece histeriyi savunma sinircesi olarak görmeye başladı.

Freud histeri üzerine ayartılma kuramını yayımladığı zaman usa öylesine aykırı göründü ki, tıp çevrelerinde alayla karşılandı. Meslektaşları onu dışladılar ve ona hasta göndermeyi durdurdular. Daha da kötüsü, Freud’un kendisi yavaş yavaş kuramın belli yanları konusunda kuşkular duymaya başladı. Hastalarının çocukluk eşeysel yaralanmalarını bildirmedeki tutarlılıklarına ve o olayların gerçekliklerine inanmadaki içtenliklerine karşın, sık sık öyküleri bütünüyle doğru gibi gelmiyordu. Zaman zaman Freud ayartıcı oldukları öne sürülen akrabalarla kişisel olarak tanışıyor ve hiçbir zaman böyle birşey yapmış olamayacaklarından emin oluyordu. Bundan başka, eğer doğruysa kuram genel nüfus içinde ebeveynler arasında usauygun bir yolda beklenebileceğinden çok daha yüksek bir sapıklık oranını belirtiyordu. Kısaca, o zaman, Freud hastaları tarafından üretilen eşeysel kötüye-kullanılma ‘‘anılarının’’ hiç de gerçek anılar olmadıklarından kuşkulanmaya başladı.

Ama, eğer anılar değillerse, neydiler? Bu soru Freud’un yakasını aylarca bırakmayacaktı. Bütün histeri kuramının yararsız olduğuna inanamıyordu. Sağaltımı o sıralar eldeki en etkili sağaltım yoluydu ve henüz belirtileri belli bir tipteki patojenik düşüncelere karşı savunmalar olarak görmek anlamlı geliyordu, üstelik bunlar gerçek anılar olmasalar bile. Dahası, eşeyselliğin herhangi bir yolda önemli olmuş olması gerekiyordu, yoksa niçin çok sayıda hasta özgür çağrışımlarında o çocukluk ayartılma sahnelerini anlatsınlardı? Ayartılma kuramının kimi ayrıntılarda yanlış olduğu açıktı, ve gene de başkalarında doğruydu. Freud sonunda kuramın hangi yanlarının geçerli olduğunu çıkardığı zaman, bu büyük ölçüde 1890’ların ortalarında girişmiş olduğu bir dizi yeni araştırmanın sonucu oldu—düşlerin anlam ve doğaları üzerine araştırmaların.

Raymond Fancher : Ruhbilimin Öncülleri
(İdea Yayınları – çev : Aziz Yardımlı)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cafran’da ilkbahar (video)

Kamera: Ergin Kişin

Kapat