Güven Bunalımı: Kuşku, korkunun ebesidir! – Josef Hasek Kılçıksız

aynaHavarilerin bindiği kayık, kıyıdan bir hayli uzakta dalgalarla boğuşuyordu. Sabaha karşı İsa gölün üstünde yürüyerek onlara yaklaştı. Havariler onun gölün üstünde yürüdüğünü görünce dehşete kapıldılar. Petrus İsa’yı görünce “ ya Rab, buyruk ver de suyun üstünde yürüyerek sana geleyim” diye seslendi. İsa “gel!” dedi. Bunun zerine Petrus kayıktan inip su üstünde yürüyerek İsa’ya yaklaştı. Ama rüzgârın ne kadar güçlü estiğini görünce korktu ve batmaya başladı. “Rab beni kurtar!” diye bağırdı, İsa hemen elini uzatıp onu tuttu ve ona “ey imanı kıt adam, neden kuşkuya düştün?” dedi.

Yukarıdaki örnekte Tanrı, zihni kuşkudan kurtaran ve ona gerçek varlığını gösteren en yetkin varlık olarak gösterilmiştir. Bunun böyle olması, sadece güven ve imanın metafizik kavramlar olmasından kaynaklanmıyor.
Güvenin gittikçe daralan alanında insan (Mesihçi) dinsel kolektiflere sığınarak bir nebze olsun soluklanıp aidiyet arıyor. Ama tek tanrılı teolojik alanda aradığı bu güveni, cennette güvende iken bu güvensiz dünyaya savrulmuş olmak gibi bir anlatı yüzünden tam olarak bulamıyor. Çünkü insan bu “dünyaya fırlatılmış olma” durumuna bir türlü alışamamış ve kendini hep yabancı ve yurtsuz hissetmiştir. Vardığı ve yurt bildiği bütün yerler hep geçici ve şimdilik olmuştur. Bence asıl travma tam da buradadır.

Peki, insan buna rağmen çekirdek bir güvenle mi doğar? İlk güven kırılması cennetten kovulma anlatısı mıdır? İnsanın depresif varoluş yolculuğu, Tanrı ile arasındaki bu güven bunalımı nedeniyle mi sızılı ve acılıdır? Umut güvenin hiçliğe bir meydan okumasıysa, neden varoluş yolculuğumuz bizi çokça nihilizme sürüklüyor? İnsanın varoluş yolculuğu baştan “umutsuz” bir yolculuk mudur?
İlahi metafizik alan bizi Arşimet Prensibinin bile yanıldığı bir evrene sürükler; bu evren iman ve güvenin evrenidir. Buna karşılık çağımız bir kuşku ve güvensizlik çağıdır ve her şey güvensizlik ve kuşkunun evreninde bozulup çürüyor. Bana göre cehennem, güvensizlik ve kuşkunun hâkim olduğu yerdir, zira kuşku ve güvensizlik korku doğurur. Korku ile güven kardeştir, birinin olmadığı anda diğeri ortaya çıkacaktır. Heidegger’in felsefi ufkunda insan, bir “Angst” varlığıdır. Angst yani korku güven(sizlik)in tezahürlerinden biridir ve kendini can sıkıntısı, kaygı ve bunaltı şeklinde belli eder. Ama insan, güveni belki korkusuz (Angst) anlamayacaktı.
Gregor Samsa’nın başkalaşımı, babaya karşı derin bir güven bunalımının neticesidir; şefkat, güven ve koruma ile dolu olması gereken baba figüründen, aşağılayıp şiddet uygulayan tiran babaya sert geçişte deneyimlenen, travmatik korkunun yol açtığı bir şeydir. Baba figürünü devlet kabul edersek babanın ölümcül iktidarı, özgüveni zedelenmiş, yaralı, örselenmiş ve lanetli bir kişilik (toplum) yaratmıştır.
Devlet ya da değişik erk gruplarıyla kurulan güveni, bir güvence karşılığında itaatkâr olmak gibi, yazılı olmayan bir sözleşme önceler. Kabaca söylersek, bir ferdin devletten bekleyeceği şey, kurumlarının keyfi hareket etmemesidir. Buna rağmen güvensizlik ve kuşku günümüz toplumlarında elle tutulur somut kategoriler olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Acaba bu psikozlar ve nevrozlar toplumu, sadece devlet denen örgüt şemasının yanlışlığından kaynaklı bir şey midir?
Ya da güvensizlik, güvenin anlam dünyamızın içine dâhil olmaya direnmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? Bunu gündelik deneyimimizin sıradan gerçekliğine tercüme edersek, güveni neden anlam dünyamızın içine dâhil edemiyoruz? Acaba diyorum, güvenin öznel beklentilerimizi karşılamadığı aşamada onu resmi söyleme eşlik etmesi gereken bir duygulanım olarak anlam dünyamıza dâhil etmek istememizden kaynaklanıyor olabilir mi?
Türkiye toplumunun güven tektoniği parçalıdır. Toplum parçalanıp dağılmış dokuları bakımından tektonik bir deprem coğrafyasını andırıyor ve güven bunalımı yaşayan toplumlar genellikle birlikte varoluşu başaramıyor.
Mesela Suriyelilere güvenilmez fikri toplumda birkaç kötü örnek üzerinden yaygınlaşıyor. Şimdi biz bu genel kanıyı kısmen de olsa gizli faşist rüyalarımıza seslendiği için de kabul ediyoruz. Bu kolektif stereotipileri sahiplenmeyi, güven bunalımı nedeniyle giderek yalnızlaşıp topluma yabancılaşan bireyin, topluma yeniden eklemlenme girişimi olarak da okuyabiliriz. Zaten bilinçdışı önyargılar kimliğimizin bir parçası değil mi sanki?
Güvensizlik daha çok, başına travmatik şeyler gelen, mesela işkence gören veya tecavüze uğrayan, yani başka bir deyişle, güveninin uzamına zorla ve vahşice girerek onu büken birtakım olayları yaşamış olan kurbanın gerçeğidir. Bazen bu tür travmatik şeyleri engellemek çok zordur, zira varlık, kavgaların alanıdır ve sürekli bir akışın alanıdır.
Bırakın şahsi güven uzamının bükülmesini bir yana, Türkiye’deki gelişmeler, toplumsal mekânın bükülmesine yol açan olaylar sınıfına girmektedir. Yani makro düzeyde bir güven bunalımından söz etmek mümkündür. Ama toplumsal mekân, Suriyeliler hatta sağ popülist hükümetler yüzünden bükülü değildir, toplumsal mekân kapitalist modernite ve onun yarattığı antagonizma yüzünden; sadece tüketim ve arzuların azgın talebini karşılamaya odaklı kapitalist ütopya yüzünden, dengesiz ve bükülüdür. O halde kapitalist ütopyanın sunduğu sahte güvene güvenmemek ve kendimize yeni güven alanları aramak zorundayız.
Peki, sağ popülist hükümetler zaten dengesiz ve bükülü olan toplumsal mekânı yarım asırdır daha da çok büktükleri halde, nasıl oluyor da hala hükümet olabiliyorlar? Bu sorunun olası tüm yanıtları, seçmen yönelimleri için doyurucu bir açıklama sunmayacaktır. Kanımca, Türkiye’de seçmen, bir günahkârı desteklerken ona gizlice beddua eden dindar bir Hıristiyan gibi oy kullanıyor.
Diğer bir varlık ve güven alanı olarak ethos, kirlenmiş bir alandır ve bu kapitalist düzende temizlenmesi çok zor görünüyor. Bu yüzdendir ki, zırh, korku, kuşku ve kaygılarla ya da abartılı ve sahte güven duygularıyla yaşıyoruz.
Sevgi ve güven de birbirlerinin varlık nedeni olan iki olgudur. Ancak bazen sevginin bir adım önde gittiği de olur, insan sevince güven duymak için bahaneler yaratır ve ufacık bir pencereden gökyüzüne bakmaya çalışır. Güven çok ince bir çizgidir aslında, bu çizgiyi kalınlaştıran ve kırılmasını önleyen tek şey iki taraflı olmasıdır.
Sevgi ve güven bir bakıma bir emanet üstlenmektir, ölüm ve ayrılık bu emanetin sonudur, emanete ihanettir, bir varoluş yolculuğunun bıçak darbesiyle kesilmesidir.,

Josef Hasek Kılçıksız
PhL (Felsefe Anabilim Dalı, University of Tampere)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ulusal egemenlik ne için? Brexit ve Avrupa Birliğinde Çatlama – Samir Amin

Çeviri: Fikret Başkaya Ulusal egemenliğin savunusu, aynı şekilde eleştirisi, yürütülen stratejinin sosyal muhtevasından koparıldığında bir dizi yanlış anlamaya neden oluyor....

Kapat