“Zamana ayak uydurmaktan daha korkunç ne olabilir?” Ölüm üzerine – Elias Canetti

Elias Canetti“Bugün karar verdim: Ölüme karşı düşüncelerimi yazacağım, rasgele aklıma geldiği gibi, herhangi bir bağ kurmadan ve sıkı bir plana boyun eğmeden. Kalbimde ölümü zorlayan silahı bilemeden bu savaşın geçip gitmesine izin vermem. Bu silah acı verecek ve sinsi olacak, savaşa uygun olacak. Onu daha geniş bir zamanda, şakalarla ve cüretli tehditlerle atlatmak isterdim; ölümün yenilgisini bir maskeli balo gibi tasavvur ederdim; ve elli çeşit kıyafetle, bir sürü suikastçıyla ona yanaşmak isterdim. Günün peş peşe zaferleriyle yetinmeyip o, sağdan soldan girişti bana. Havayı ve denizi görüyor, en küçük şey gibi en büyük şey de onun için tanıdık ve geçerli, her şeyin birden üstüne yürüyor, hiçbir şey için kendine zaman tanımıyor. Böylece, bana da zaman kalmıyor. Ben de alimden geldiği gibi yakalamalıyım onu ve nerede olursa olsun rasgele bir yere çivilemeliyim. Ona şimdi tabutlar hazırlayamam, bunları hiç de süsleyemem, en azından süslü olanları sert, parmaklıklı anıtmezarlara koyabilirim.

Pascal otuz dokuzuna kadar yaşadı, ben yakında otuz yediyim. Onun kaderiyle hesaplarsak benim temiz iki yılım daha var. Ne acele! O, Hıristiyanlığın savunması için düzensiz fikirler bıraktı arkasında. Bense, insanın ölüme karşı savunulması üzerine düşüncelerimi toparlamak istiyorum. Eğer günün birinde olacaksa –demek ki olacak- kesinlikle olacaksa, o zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün başında ölmek isterim.”

“Ah bir bilsem, bir tek sözün önemi olduğunu! O tek sözü nasıl tutar, okşar ve severdim. Sözleri bir kenara atamıyorum. Gerekirse ölmeye çıplak yatardım. Sözsüz yapamam ben. “

“Bütün yakınlarının hayatta kaldığı yeri arıyor o.”

“İyi ilerledi. Öllümsüzleşti. Şimdi tekrar ölümlü olabilir.”

“Ölümünden bir yıl önce her insan kim olduğunu bütünüyle unutabilir ve tamamen yeni ve beklenmedik bir hayat sürebilir.”

“Zamana ayak uydurmaktan daha korkunç ne olabilir? Daha öldürücü ne olabilir?”

“Duygularıma artık hiç egemen olmayacağım. İçimde cok fazla matem vardı: ölüler. İçimde çok fazla hayranlık vardı: aşk.”

“Telefonsuz yaşanırken ne kadar güvensizdi. Uzun zaman hiç birşey bilinmiyordu. Ama yine de insan için tedirginlik azalmadı. Belki de artı bile, çünkü her boş yere telefona çağrılmakla artırıldı. Ölüm, bir telefon kadar hızlı. Bağlantının hızı her zaman ölümü hatırlatıyor. Insanı sakinleştirmesi gereken şey önce korkutuyor.”

“Haksız yere yaşamak – Hayatı seven biri için gereken temel duygu. Yalnız hayattan öldüresiye nefret eden sanki hayat ona yakışıyormuş gibi davranır.”

“Ortak bir dostun ölümüyle iki can düşmanın barışması. Onları birbirine düşüren oydu. Nefreti yanında mezarına görürdü.”

“O, ölmeyi unuttu, kendinden böylesine memnundu. Başkalarının bunu unutmamasına baktı.”

“Ölülerin mektupları. Tarihleri değiştirilmiş.”

“Iyi bir adam bana yol sordu. “Sana söyleyemem” dedim. Bana dostça bakıp şaşırdı. Ama bir şey demedi ve bu cevapla yetindi. Şüpheyle yürüdü ve adımlarının tarzından anlaşılıyordu ki artık kimseye sormayacaktı. Üzüntülü üzüntülü arkasından baktım. Ona hakikati söylese miydim?
Gösterdiğim her yolda öleceğini biliyordum, onu her yolda ölüm bekliyordu. Bilse dururdu ve yalnızca durarak kurtuldu.
“Dur!” diye bağırdım arkasından. Beni işitti, ama geri onu geri çevirdiğim için durmaya cesaret edemedi ve yürümeye devam etti.
“Dur!” diye bağırdım daha yüksek sesle, o daha hızlı yürüdü. Sonra kükredim, suçum bana azap veriyordu, ve o koşmaya başladı.”

“Artık hiçbir şey için yeter demiyorum. Biraz istiyorum ama bu yönde ilk adımı atar atmaz, hiç istemiyorum. Bir fırsat yakalamaktan utanıyorum. Fırsatın ortaya çıkması öyle güzel ki bir de ona nasıl el atılır. Ondan emin olan onu yakalayamaz. El atan onu kaybeder. Ama el atmayan da onu kaybetmiş olabilir; ve ben bunu asla düşünmem.”

“Iyi tanıdığımız insanları hep biraz suçlarız. Ama ölülere karşı teşekkür borçluyuz, hatırlamamızı yasaklamadıkları için.”

“Sonu hep önceden görür: hiçbir şeye başlamamak için.”

“Bu, kalmak arzusu, bir çeşit defter tutma.”

“Burada durmuş, ölüme bakıyor. Ölüm onun üstüne yürüyor, ama o ölümü geriye itiyor. Ona kendisiyle hesaplaşma onurunu vermiyor.”

“Son korkusunu bıraktı ve öldü.”

“Insan zaman zaman kendine ihanet etmeli mi, yani bir başlangıcın imkansızlığını kabul edip bundan sonuç çıkarmalı mı? Bunu yapamayan, kendine ölesiye inanan insanlardan neden çok daha hoşlanırız.”

“”Insan uyur” dedi çoçuğa “ama bir daha uyanmaz.” “Ben hep uyanırım” dedi çoçuk neşeyle.”

“Kendinden nefret eden kendini daha çok sever. Ölümün karşısında kekeleyerek şöyle der: “Ölüm,sahip olduklarımızın en iyididir.””

“Hiç tükenmemiş olanlar, bunu nasıl beceriyorlar? Hiç sarsılmayanlar, hangi özelliklerinden geliyorlar. Her şey olup bittiği zaman neyi soluyorlar? Sessizlik olduğunda ne işitiyorlar? Kesilmiş şey artık doğrulamadığında, nasıl gidiyorlar? Nerede bir söz buluyorlar? Kirpiklerinin üzerinden hangi rüzgar esiyor? Ölü kulağı kim acıyor onlar için? Uçup gitmiş ismi kim fısıldıyor? Gözlerin güneşi söndüğünde nerede buluyorlar ışığı?”

“Ölümde öldürenine dönüşen ve onun sesiyle imdat diye bağıran kurban.” Ramayana

“Ölüler için yapılan ağıt hayata döndürmeye yöneliktir, ağıtın amacı budur. Ağıt, gerçekleşene kadar uzamalıdır. Ama vaktinden önce kesilir: Yeterince tutku yoktur.”

“”Vurulanlar” – ne görkemli geliyor kulağa bu, ne açık, ne geniş ve cesur: “Boğulanlar'” “Ezilenler,” “Yutturulanlar,” “Çatlatılanlar.” Bunlar nasıl da cimriye tınlıyor, sanki bedavaymış gibi.”

“Insanların, ölümü dünyadan siler silmez neye inanabileceklerini kestirmek mümkün değildir.”

“Onun okuduğu son kitap: hayal bile edilemez.”

“Yalan dolu mektuplar. Ölüyü eziyor.”

“Kendini ölmüş saymakla, ün tarafından unutulacaktır.”

“Adını unuttuğu dostu için yaş döktü.”

“Yoluna ölüler sacıldı, çiçekler gibi.”

“Öleceğini bildiğinden beri artık kimsenin yüzüne bakmıyor.”

“O erkek, kadının kapısını çaldı, içeri girdi, kadının gülümsediğini gördü ve kadının öleceğine dair korkusu söndü.”

“Öldürmek ne kadar acıysa, ölümü dışlamak da bir o kadar acı olmaya devam edecek.”

“Insan hiç sonuna kadar gözlenecek mi? Önceden ortadan kaybolacak mı? Kendini sonuna kadar gözlememek için kaybolması mı gerek?”

“Ölülerin saygınlığını, onların hırslı ama etkili giysisini kendine çekmeye çalışan çirkin akrabalar.”

“En yakınının ölümünü herkesten saklamak zorundaki bir adamın hikayesi.
O kadının ölümünden utanıyor mu? Bu ölümü herkesten saklamayı nasıl başarıyor? Onun hayatını, bu ölümden hiç haberi olmayanların yanında geri mi alıyor? Bu nasıl bir kadın? Yanında mı? Hangi biçimde? Kadına bakıyor, onu giydiriyor, besliyor?
Ama o asla evi terk edemiyor ve adam asla seyahate çıkmıyor, evi asla birkaç saatten fazla terk edemiyor.
Adama misafir gelmiyor. Kadın kimseyi görmek istemiyormuş. Tuhaflaşmış, kimseyi kaldıramıyormuş. Ama adam bazen telefonda onun gibi konuşuyor ve onun bütün mektuplarını yazıyor. Böylece her ikisi için yaşıyor, özenilecek biri oluyor. Kadına her şeyi anlatıyor, ona kitap okuyor. Onunla eskisi gibi konuşuyor. Ne yapması gerektiği hakkında eskisi gibi onunla konuşuyor ve bazen onun suskunluğuna öfkeleniyor. Ama sonunda onun cevap vermesini sağlıyor. Kadın hiç kimseyi görmediği için çok üzülüyor, ve adamın onu teselli edip neşelendirmesi gerekiyor.
Adam böyle bir sırla, dünyanın en tuhaf insanı oluyor; başkaları onu anlamasın diye herkesi anlamak zorunda olan bir insan.”

Elias Canetti
Ölüm üzerine

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka: “Belki bir daha adını söyler, duyarım diye umutlanmasaydım, çoktan kalkar giderdim”

Kişi nelere sahip olduğunu bilmeyen bir "kapitalist" aslında Stassa'nın mektubundan söz etmek istiyorum iki satırla; amcam iyi hoş, ama engel...

Kapat