Alevilik Savaş ve Barış: Hatırlamak ve Unutmak – Dilşa Deniz

savaşKavramların, belleklerin yani toplumların, insanların ve yaşanmışlıkların ifşası olduğundan hareketle, savaş hatırlamayı, barış ise bize unutmayı telkin eder çoğunlukla. Her barış bir savaş ilişkisine atıfta bulunurken, her unutma da kötüyü/istenmeyeni hatırlatır ve silinmeye bir istek yaratır. Dolayısıyla barıştan söz ettiğimizde, esas olarak öncesinde başlayan ve devam eden ya da devam etme potansiyeli olan bir savaş olgusundan/durumundan da eşzamanlı olarak bahsediyoruz demektir. Tahterevallinin iki ucu olarak, dengenin bir yerde sabitliğinin imkânsızlığını taşırken barışın olduğu uçta insanlar, güven ve iyi olma zemininden koparılmışlığını aşıp tekrar o zemine basmanın iddiasını güder. O halde geçmişte ve/ya şimdi de devam eden kötünün/kötü yaşanmışlıkların sonucu oluşan katliamların, yaraların, travmaların, adaletsizliklerin, bini bin para hukuksuzlukların hem yaratılması hem de bu yaratımlar üzerinde oluşturulan belleğin/arşivin oluşmasıdır bahsettiğimiz savaş hali.
Barış ise bu arşivin içeriğinin derinliğiyle parelel olarak inşa edilen karşıt pozisyonun/idealin temsilidir. Dolayısıyla da arşiv ne kadar “derin/zengin” ise barış o kadar uzak ve güç, ya da ulaşılması zor ve zaman alıcıdır. Ancak barışın kaçınılmazlığı savaşınkinden her zaman daha ağırdır, daha acildir. Daha güçlü bir istek ve akıl üzerinden yürür.

Yukarıdaki girişle konumuza, yani Alevilik ve Barış tartışmasına dönersek, kurulan mantık üzerinden şunu sormamız gerekir: Aleviler kiminle savaştılar ve neleri hatırlıyorlar? Evet, bu kritik sorumuz. Ancak , Alevilik denilen inanç kategorisi, inanç için ve/ya üzerinden savaşan bir kitle değildir. Kendi inanç felsefesi açısından pasifist bir anlayıştır ve bu yüzden de öldürmeyi reddeder. Bu anlayışı şekillendiren, hiçbir şekilde tanrının yarattığı bir cana kast edilemeyeceği, yaratılanın bedeninin gizil tanrısallığın mekânı olduğu varsayımıdır. Bu inançsal öldürme tabusu, son yıllarda zayıflasa da hayatta kalmanın zorunlu kıldığı durumlarda dahi ihlal edilmemiştir. Kendisine saldıranların canına kast edecek eylemler içine tam da bu nedenle girmemiştir. Hayata kast edilmesi yasaktır ve bu yüzden Dersim merkezli Kürt Alevileri açlıktan öldükleri uzun kış aylarında bile, yanı başlarındaki dağ geyiklerini, kuşları (keklik hariç), tavşanları vs. avlamamıştır. Çünkü öldürme tabusu zorunlu olan hayatta kalma gerekçesinin dışında, başta insanlar olmak üzere tüm canlıları da kapsamaktadır.

Yine Dersim merkezli Kürt Aleviliği bu yüzden, Kızılbaşlık olarak tanımlanmaktan hiç hoşlanmamış ve bu kavramdan uzak durmuştur. Etnik bir farkın yanında ve ötesinde, yaklaşım ve yapısal bir farklılık da içerdiğinden Alevilik hem bir kolektif çerçeve, hem de iç bölümleri olan inanç bazlı bir kategori olarak mevcudiyetini kurar. Türk Aleviliğinin ismi olan Kızılbaşlık üzerinden tanımlanmayı da muhtemelen kendi farklılıklarını –dil ve etnisite- savunmanın yanında/ötesinde Kızılbaşlığın Şah Hatayi/Şah İsmail sembolü üzerinden Şiilik ve Osmanlı/Sünnilik arasındaki çatışmada bir taraf olarak tanımlanması dolayısıyla reddetmiş ve bu, Dersimlileri bu tarafa otomatikman dahil edememiştir.

Şah Hatayi ya da Şah İsmail ile ilgili söylemler, Dersim Alevileri arasında, özellikle Pir Sultan’ın, Şah Hatayi’nin şiirleri ve duazlarla girmiştir. Özellikle de kendi dilindeki ibadet müziğinin/dualarının tehlikeli kılınması, yasaklanması ile yerine ikame edilen ve/ya belki de Türk Alevilerine yönelik kıyımda bir dayanışma ilişkisi üzerinden de sahip çıkılan/benimsenen bir durumun varlığına işaret eder. Bu açıdan bakıldığında, bunlar Kızılbaşlarla paylaştıkları en önemli ortaklık malzemesi olmuşlardır. Bunun dışında Dersim folkloru içinde Şah İsmail ile ilgili tek bir mitik öykü vardır o da Munzur’da yapılan ve yarım bırakılan havuz ile ilgili olandır. Bu şekilde toplumsal belleğe kayıt edilmiş ve hatırlama/öykü şöyle kurulmuştur.

Şah İsmail seferde iken Mızur/Munzur’a gelir. Mızur/Munzur hikâyesinde Mızur/Munzur’un dağa kaçıp sır olduğu sırada elinde bir süt tası (bazı versiyonlarda bu bakraçtır) vardır ve bu tas elinden düşer sütler yere saçılır. Saçılan sütlerin yerinden bu gün nehri oluşturan gözelerden sular fışkırır. Şah İsmail bu tasın peşindedir. Bu tası ararken bir yandan da Mızur/Munzur’un önünde bir havuz inşa eder. Tası bulunca havuzu da yarım bırakıp gider.

İşte Dersim folkloru içinde Dersim Alevileri ile Şah İsmail’in neredeyse tek temas noktası bu hikâye üzerinden rezerve edilmiştir. Peki, buradan yol çıkarsak bu mitik öykünün içinde saklanan mesaj nedir? Öyküye göre Şah İsmail burada bir ilişki kurmaya ve “doğal” olarak da bunu Dersim’de bir yetke/lider olan Mızur/Munzur üzerinden yapmaya çalıştığını gösterir. Seferde olduğuna göre bu bir askeri destek ilişkisidir büyük bir ihtimalle. Bu yüzden de bir havuz inşası ile suyun birikmesi/birlikte çok olma ilişkisi, bu ilişkinin talebini de anlatır. Tasın, yani ana gücün/sebolün peşinde olmak bu ilişkideki liderliğin peşinde olmak anlamına da yorumlanabilir. Nihayetinde tası bulduğunda havuzu da yarım bırakıp gittiğine göre, oradan -desteği alıp almadığı kesin olmamakla birlikte- istediğini alınca ya da alamayınca çekip gittiği açıkça ilan edilmektedir. Şah İsmail, bu durumda istediğini bulunca ya da bulamayınca yarı yolda bırakıp gidecek bir insan profili olarak etiketlendiriiyor. Bununla Dersim merkezli Kürt Aleviliği, Şah İsmail ile arasına mesafe koyan bir söylemin sabitlendiğini görmekteyiz. Aynı mesafeyi Bektaşilik ile de kurar. Bektaşilerin bölgeye yönelik nüfuz etme çalışmaları bu yüzden başarıya ulaşmamıştır[1].

Osmanlı topyekûn “öteki” ilan ettiği kesimler olarak Kızılbaşlar, Aleviler ve Bektaşiler olmak üzere, her üç grup da etkilenmiştir ancak etkilenme oran ve şekline dair net çalışmalar henüz yoktur. Buna rağmen kıyımlar konusunda Bektaşilik, Osmanlı ile bir tür hukuk ilişkisi kurarken, Dersim merkezli Kürt Aleviliği ve Kızılbaşlık, Osmanlı ile hep mesafesini korumuşlardır. Alevilerin belleklerinde saklı olan ve hatırlanan önemli başka bir konu da, Osmanlının bir projesi olup Şafi Kürt lider Bitlisi’nin koordinatörlüğündeki katliamdır[2]. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının da belirli bir projenin parçası olarak ve bir tür yöntem değişikliği ile “normal” , “sivil” komşularınca işletilen saldırı, gasp, cinayet, linç, taciz ve tecavüzün harmanlandığı şiddetin, devletin elemanlarının gözünün önünde yapıldığı, katliamlar esnasında müdahale edecek birimlerin sabitlendiğini, katliamdan sonra devreye sokulup, bir tür delillerin ortadan kaldırılmasında kullanıldıklarını, “ilahi” komediye dönüşen davalarının devletle bağlantısını da anlıyor ve hatırlıyorlar. Katillerin aranırken resmi işlemlerini takip ettikleri, evlendikleri, çocuklarına nüfus cüzdan, ehliyeti aldıkları, ev alıp sattıkları ve lüks içinde o küçük illerde gül gibi yaşadıklarını ancak “tüm aramalara rağmen bulunamadıklarını” da.

Keza “mum söndüren”, “sapkın” olarak isimlendirmelerini, “ yedi Alevi’yi öldüren cennete gideri, “Alevinin kestiği, pişirdiği yenilmezi” de çok net hatırlıyorlar. Milyonlarca Alevi’nin vergileri ile kendilerine bu bakışla bakanların da olduğu imamların ve ailelerinin de beslenme, barınma gibi her türlü ihtiyaçlarının giderildiğini, karşılığında da sadece Sünnilere hizmet verildiğini de hatırlıyorlar. Ramazan ayında sayısız ampullerle içi dışı aydınlatılan camiye bakıp, “bak benim paramla bütün bunlar yapılıyor” diyen bir Alevi genç kadının özetlediği durum yani.

Her mahalleye bir cami dikip, sadece ölülerini bile yıkmaya razı Alevilere, küçük bir cemevi yerini dahi fazla bulan, “cemevi cümbüş evidir” diyen, yapılan derme çatma cemevlerini yıkmaya çalışıp, yanında pahalı mimari projelerle devletin kasasından devasa camilerin (Karacahmet’te) yapımını da hatırlıyorlar. Bunlara imza atan “mümin” başbakanımızı ve onun gibi düşünen milyonları da. Elli yıldan fazladır inançlarının yasaklandığını, pirlerin başında sazlarının parçalandığını da hatırlıyorlar. Dersimli bir pir olan Seyit Rıza’nın yaşının küçültülerek, oğlundan önce asılmayı rica ettiği halde ondan sonra asıldığını da.

1980 askeri darbesinin “özel” valisi Kenan Güven’in, Dersim’deki Aleviliği ortadan kaldırmak için militanca çalışıp devletin kaynaklarından bol miktarda cami yaptığını da hatırlıyorlar. Alevi çocuklarının zorla İmam hatip okullarına kaydedilmelerini ve orada kaçanların yanında bunalıma girip intihar eden çocuklarını da hatırlıyor Aleviler.Yine Ramazanlarda bir ay boyunca hayatının her anını Sünni/Hanefi İslam’a göre yaşamak zorunda bırakılmalarını, sokaklarda adeta yeme-içme, sigara yasağı uygulanırken, Muharrem ayında (öyle talepleri de yok ayrıca, sadece Ramazan’da aynı hoşgörünün olmasını talep etmektedirler) sokaklardaki normal hayatın devamını da hatırlıyorlar.

Devlet kurumlarında Aleviliği bilinenlerin asla ispatlanamayan yöntemlerle işe alınmamalarını, alınanların terfi edilmemeleri, kritik görevlere getirilmemelerini, yanlarında aşağılayıcı muhabbetler, bakışlar, küfürler, üstü kapalı imalar, dışlanmalar ve benzeri metotlarla /mobbingle istifaya zorlanmalarını da hatırlıyorlar. Kendim, elli puanla öğretim üyesi alınan yerde yüzün üzerinde puanla alınmamayı, başvurduğum devlet üniversitelerinde dosyamın “daha sonra değerlendireceğiz” minvalinden bir bahane ile ayrıldığını da bu hatırlamanın içine kişisel bir katkı olarak ekliyorum.

Okullarda Alevi çocuklarının Sünnileştirecek uygulamalara maruz bırakıldıklarını, zorla namaz kıldırıldıklarını, fiili olarak oruç tutmaya zorlandıklarını ve öldürülen gençleri de[3] hatırlıyorlar. Kendi inançlarına dair en küçük bir imayı hoş görmezken, yazılı ve görsel medyada/edebiyatta Alevilere yönelik kirli “esprilerin” nasıl minimalize edilerek unutturulmaya çalışıldığını da.

Kendi kutsal mekânlarını devletin kaynakları ile koruma altına alırken, Dersim’deki kutsal mekânların barajlarla sular altında bırakılma çabalarını da hatırlıyorlar. Bir kilodan fazla şekerin dahi sokulamadığı, hareket eden çöpten dahi devletin haberdar olduğu dönemlerde Dersim’de kutsal mekânların define avcılarınca nasıl köstebek yuvasına çevrildiğini hatırlıyorlar. Bunların hatırlanma dereceleri, hayatla ilişkilerinin yani bütün nedenleri ve failleriyle hayatın içinde normal akışta devamları ve her an yeniden oluşma riskleri -örneğin sık sık Alevilerin evine çarpı işaretlerinin hala konulabilmesi- konunun nasıl bir hassasiyete sahip olduğunu da haliyle söylemektedir. Bütün bunlar Alevilere karşı uygulanan ve kısaca “savaş” olarak da toparlayabileceğimiz sürecin belleğidir ve hatırlanmaya devam edilmektedir. O zaman barışmak nasıl mümkün olacak ya da unutmanın imkanı nedir?

BARIŞIN İMKANI OLARAK…

İnanç bazında barışmaktan ne anladığımızı da elbette konuşmak gerekir. İnançları toplumdaki yaklaşım farklılıkları türünden hayatın algılanmasında ve yorumlanmasında paket programlar olarak, çerçevesi belirlenmiş hayatı düzenleme algılarının mevcut haliyle devamından yana işletilen kurallar/algılar ve davranışlar dizisi olarak ele alabiliriz. Bu durumda barış, farklı inançlar açısından birbirinin bakış açısının ve bu bakış açısına uygun olarak yaşama biçimlerine karşı negatif bir tutum almak, yani birbirinin alanına girmemek, dokunmamak şeklinde yaratılmış kültürel ve hukuksal bir iklim tasarımı olarak tanımlamak yanlış olmaz. Uzlaşması güç ilişkileri açısından zor olan alanlardan biri olan inanç, güçlü olanın/iktidar olanın saldırganlığını meşru ve kolay kılan daha şekilsel bir pratik üzerinden kendini var etmiş, buna karşın zayıfların dirençlerinin ana eksenini teorik yoğunluk, felsefi altyapısı/tutarlılığı üzerinde kurarak, egemen olanın baskı/sıkıştırmalarına direnmeye çalıştığını söylyebiliriz.

Aleviliğin bütün bu “savaş” denebilecek sürekli baskılara direnci de buradan beslenir. Yani alttan daha yığınsal bir faaliyetle günlük hayat içinden üretildiği, daha gerçek ve işlevsel olduğu gerçeğidir. Çünkü, merkezkaç topluluklar olarak zayıf topluluklar, yönetsel kaynakların dışında kalırlar/itilirler ki böylece de ayakta kalabilmek için inanç hayatın bir çok alanının düzenlenmesinde kullanılan ana bir eksene dönüşür. Bu yüzden güçlü olanlar, bu ilişkide en sık “ötekini” “tehlikeli, gerçek olmayan/sahte, yalan, batıl, sapkın, mantıkdışı” vb. söylemlerle bertaraf etmeye ve gelişmelerini önlemeye çalışır. Güçsüz inançların söylemlerini rasyonalizasyona tabi tutarak tedavülden kaldırmaya çalışırken, kendisini üzerine bina ettiği irrasyonel söylemleri dokunulmaz/sorgulanmaz kılar. Bu anlamda kendi yandaşlarının bu inançlara yönelik saldırılarına göz yumar, aslında ötekine karşı açıkça söylemese de bireyler üzerinden saldırı için kullanılabilecek bilgilerin üretimine ve yayılmasına olanak tanır, destek sunar alttan altta, en azından görmezden gelir. Bu, kopma ya da üye kaybetme ihtimali üzerine dinlerin geliştirdikleri ve vazgeçmedikleri bir yöntemdir. Böylece hem kopabilecek üyelerine gözdağı verirler, hem de diğer inancın üyelerine oradan kopmaları için sürekli olarak uyarıda bulunurlar. İşte Türkiye’de Aleviler’e yapılan da bunun bir versiyonudur.

Alevilere yönelik bütün bu bellek inşasını yaratan nedenler tam da bu kaynaktan/nedenden/ihtiyaçtan beslendikleri için bu anlamıyla barışın mümkünlüğüne soru işaretleri yerleştirir. Bu nedenle Newroz’da okunan barış mesajında Abdullah Öcalan’ın “binyıllık İslam kardeşliği bayrağı altında” söylemi ciddi bir reaksiyona yol açmıştır. Kürt hareketi ile ilişkilerini engelleyici bir dizi dış müdahaleye rağmen, Aleviler bu reaksiyonla aslında bu hareketle bir paralellik, en azından asimetrik sorunların aynı düzlemde çözüme gidebileceği hissiyatına sahip olduklarını söylemekte/istemektedirler. Dolayısıyla iç/özel bir mekan/alan olan bellekteki içerik farklılığından dolayı Öcalan da bu tepkilere muhtemelen çok şaşırmıştır. Bu, aynı zamanda Alevilerin kendi iç tartışma kalemlerinden biri olan ve gittikçe yakıcı hale gelen bir tartışmanın daha da alevlenmesi anlamına gelir. “Alevilik İslam içi bir inanç mı, yoksa İslam dışı bir inanç mıdır?” Bu tartışma, varlığını gittikçe daha çok belirginleştirmektedir.

Alevilerin barış mesajına olan itirazının sebebi, binyıllık İslam kardeşliği bir cephe olarak onları dışarıda ve dolayısıyla tehlike içinde bırakan bir içeriğin belleklerinde hala tedavülde olmasındandır. Rafızi, Kızılbaş, Mecusi vb. gibi İslam’ın dışında ve tehlikeli bir anlam kodlamasının kapsamında tutulup, iki seçeneğin yarattığı tarihsel korku/tehlike durumunu hatırlatır. Bunlardan birincisi din değiştirip İslam’a dönme, ikincisi ise dönmezlerse sonuçlarına katlanma olarak varlıklandırılmıştır. Günümüze kadarki süreçte Alevilik birinci seçeneği reddettikleri için ikinci seçeneğin sonucuna katlanmanın oluşturduğu belleğin kendisidir. Dolayısıyla Cemevi talebine karşılık devletin başındakiler, Müslüman’ın ibadet yeri camidir derken bu katlanma durumuna, yani seçme zorunluluğuna işaret etmekteydiler haliyle.

Aleviler, Kürt hareketinin ivme kazandığı döneme kadar devlet ve Sünnilik nezdinde hiç kuşkusuz “Müslüman değil”lerdi. Alevilerin iç tartışmalarında ise cılız da olsa “biz Müslümanız” ya da “esas Müslüman biziz” diyerek biraz direnmeye çalışsalar da esas ezici çoğunluğu -tersini söylemenin tehlikesinin bilincinde olarak- bu konuda sessiz kalmayı seçmişlerdir. Bu yüzden hayatta kalma stratejisi olarak İslam’dan birkaç sembolik davranışı kabul edip, diğer kısmını reddetmenin seçtikleri semboller üzerinden eklemlenmenin “İslam içi” olma için yeterli olup olmadığı önemli bir soru olsa da Aleviler bu sorularla kafalarını yormadılar. Çünkü bir önemi yoktu sadece lazımdı, o kadar.

Alevilerin bir kısmı İslam içi olduğunu ısrarla iddia ederler elbette. Bu günümüze yaklaştıkça daha fazla tartışılan bir konu olarak, bir sonuca ulaşma ihtiyacını da dayatmaktadır. Son yapılan akademik çalışmalarla Aleviliğin İslam içi değerlendirilmesinin sorunlu olduğuna dair daha güçlü bir tartışma zeminine ulaşılınca, devlet de pozisyon/yaklaşım değişikliğine gitme ihtiyacını hissetmiştir. Dolayısıyla “Müslümanın ibadet yeri camidir” söylemi bakı kalmış, değişen ise sadece “ sen Müslümansan o halde camiye” gel mesajı olmuştur. Alevileri Müslüman olmaya baskılama, eskiden dışlamak, görmezden gelmek, yasaklamak gibi metotlar işletilirken, şimdi , devlet katında Aleviliğin İslam içiliği baskın olarak işlenmeye başlanmasıyla, İslam dışılığı ve savunuculuğu tehlikeli bir kurgu/seçenek olarak hissettirilmektedir. İslam değilsiniz diyerek İslam’a çevirme yönelik baskılama seçeneğinden vazgeçilerek İslam’a davet olarak işletilmeye başlanmıştır.

Tam da bu nedenle Dersim Merkezli Kürt Aleviliğine yönelik çok özel bir proje olan Türk İslam sentezi bölgede yürütülmeye konmuştur. El altından dağıtılan üretilmiş ve doğruluğu asla ispatlanamayacak, ispatlanması da mümkün olmayacak şekilde yüzlerce Arap soundlu erkek isim birbirinin altına eklenip şemalar oluşturulmuş, bu şema üzerinden bir şekilde on iki imam üzerinden Halife Ali’nin ve İslam peygamberinin kızının çocuklarından Hüseyin’in soyuna bağlanmaktadır. Bu da yetmediği gibi Dersim’i Müslümanlaştırmak için görevlendirilmiş olan Selçuklu kadısı Mahmut Hayranî, Türk İslam sentezi için mükemmel bir isim olan Ahmet Yesevi ön plana çıkarılıp, soyları bunlara bağlanarak Türkleştirilmeye, onlar da on iki imama bağlayarak İslam’a kadar uzatmışlardır. Böylece Türk-İslam sentezi, mümkün bir seçeneğe dönüşürken ocak[4] isimleri bütün dil kuralları bir yana atılarak, hızla Türkçeye tercüme edilmiş ve böylece etimolojisi yani tarihle/kökenle bağlantıları hızla kesilmiştir. Ocaklardan “orta yaş birkaç erkek” cemevlerine dede yapılarak ve el altından desteklenerek onlar üzerinden hızla Sünni İslam söylemi yerleştirilmektedir. Devamında, Dersim merkezli Kürt Aleviliğinde Kuran, sadece cenazelerde kullanılırken şimdi hayatın tüm alanlarına yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa bölgede daha birkaç yıl öncesine kadar Kur’an ile mesafesini, “değiştirilmiş” iddiası üzerine kuran Aleviler, “bizim Kuran’ımız natıktır” deyip kendi inançlarının yazılı olmayan sözel felsefesini kullanmaya devam ederken, günümüzde hızla Kuran kullanımı yaygınlaştırılmaktadır. Şimdi üniversite, diyanet işleri ve Cemevleri ile ocaklardan kişiler üzerinden yapmaktadırlar. Dolayısıyla inanç bazında Alevilere ve Aleviliğe yönelik saldırı şekil değişmiş bir vaziyette ancak bitmemiştir. Bunun en taze örneği Türkiye’de barış görüşmelerinin esas yürütücüsü olan başbakan Erdoğan’ın son köprü ismi hamlesiyle geldi. 3. Köprüye Alevilerin katlinden sorumlu bir sultanın isminin verilmesine, Alevilerde korku ve tepkiye yol açmıştır. Her ne kadar Suriye ve İran’a karşı bir eylem olarak sunulmaya çalışılsa da kendi vatandaşlarının bu konudaki hissiyatını düşünmemek bu sürekli “savaş” halinin sadece başka bir versiyonudur.

Bütün bunlardan kaynaklanan ve her geçen gün kendi olanaklarıyla kendi bilgisini üreten Aleviler, başta Avrupa olmak üzere daha çok İslam dışılığı savunmakta, ve bununla da Avrupa ülkelerinin bir kısmında Alevilik artık müstakil bir inanç olarak kabul edilmesini ve inancına ait özel günlerde tatil haklarını kullanmayı bir hak olarak elde etmişlerdir. Bu gelişmeler kendilerinin özne olduğu, akademik çalışmalarla güçlenmektedir. Bu durum barıştan öte yeni –teorik- çatışmaların habercisi olacaktır haliyle. Bu durumda barışmaktan bahsetmek onun kavramsal içeriğinin nasıl doldurulacağıyla ilgilidir. Başta unutma olarak tanımladığımız barışın içeriği, elbette kesin bir unutma ya da beyni resetlenmesinin mümkünlüğünü söylemiyor.

Yani barışmak sevişmek, can ciğer kuzu sarması olmaktan öte birbirinin sınırlarına saygı göstererek bir arada yaşamak gibi teknik bir konumlanmaya tanımlar. Bu sınırlara saygı ise ciddi bir hukuksal süreç ve uygulama gerektirecek ve süreç ilerledikçe de unutmanın en azından hatırlamanın nefrete dönüşmediği, uzaklaştırmadığı, çatıştırmadığı bir sürecin imkanı olacaktır. Bu nedenle Kürt sorunun çözümünün –Kürt hareketinin içinde çok önemli bir sayıda Alevi liderler/aktivistlerin yanında -genelde Alevilik, özelde de Kürt Aleviliği- Kürt sorunun önemli bir parçasıdır ve barış konusunda da etkili bir oyuncudur. Dolayısıyla, Alevilik ve diğer toplumsal yapı içindeki asimetrik kesimlere karşı toplum içinde çatışma, hak ihlalleri gibi pratikleri önleyecek, bir arada ve eşit yaşamayı sağlayacak güçlü yasal alt yapı ve bu altyapıyı yaşatacak önemli irade ve istekle mümkündür. Bu anlamda Alevilik sorununun tanımı için en başta onun ayrı/müstakil bir inanç olduğu güçlü bir vurgu ile en azından Alevilerin kendi bu iç tartışması kıyıma uğrama riski taşımayan bir ortamda tartışılması için bir zemine kavuşması gerekir.

[1] Bu konuda aykırılık taşıyan Bektaşilik ile ilgili tek örnek sanırım Sarı Saltuk ile ilgili olmalıdır. Ancak Sarı Saltuk’un buraya gelişinin ve kabulünün onun bir tür tehlike ile buraya sığınmış olma ihtimalini güçlendirmektedir. Dersim kültüründe/inancı ve kültürü, kendisine sığınanı canı pahasına savunur ve düşmanına teslim etmememe gibi bir hukuk işletir. Sığınan kişi kendisi orayı terk etmediği sürece oradan kimse onu çıkaramaz. Bu hukuk oradaki en güçlü kalemdir. Dolayısıyla büyük bir ihtimalle biraz daha radikal olduğu için, ya da o dönemde mevcut Bektaşi otoriteleriyle ters düştüğü ve/ya Merkezi iktidarla ters düştüğü için mevcut otoritelerce tehdit altında olan Sarı Saltuk bölgeye sığınmış, orada korunmuştur. O tarihten itibaren de orayı terk etmemiş ve ocağını oraya kurmuş, günümüzdeki durumuna bakılırsa aslında Bektaşilerden uzaklaşıp Dersim merkezli Aleviliğe yaklaşmıştır. Bu yüzden bölgede talibi olmayan, ancak talip coğrafyası Balkanlarla Avrupa’ya kadar ulaşan bir ocağın önderi burada kök salmayı seçmiştir.
[2] Her ne kadar son yıllarda bu Alevileri Kürtlere karşı konumlamada sık olarak işlenen bir konu olarak kullanılsa da, bunun Osmanlı projesi, Bitlisi’nin ise bir taşeron, aradaki farkın ise işin yüklenicisi ile taşeron arasındaki fark kadar olduğu da not edilmelidir.
[3] 1998’de Bolu’da öldürülen Kenan Mak.
[4] Dersimlilerin kendi isimlendirmesiyle Rê/Raa yani Yol olarak adlandırdıkları inanç sisteminde ocak olarak tanımlanan, belli bir keramet söylemi olan aşiretlerin ismidir. Bunlar klasik anlamda aşiret olup, kutsal soy olarak etiketlenmeleri ile ocak ve üyeleri seyit olarak tanımlanır. Seyitlik ise basitçe peygamber soyu olmak anlamına gelir. Bu ocakların bütün erkek mensupları inanç hizmetinin doğal uygulayıcılarıdır. Bunlar da yine ocaklar bazında, bazen de ocak içinde döngüsel bir hiyerarşi ile talip, rehber, pir, mürşit olarak ayrı makamları işgal ederler. Bu pozisyonlar sabit değildir. Bunlar bazı aşiretlerden halkın pirleri olurken bazılarının da talipleri olurlar. Taliplik en alt tabaka olan inanç alan normal halktır. Bunlar basitçe Kurmanc olarak tanımlanırlar. Ancak Seyit denilen bu hizmet sınıfı da aynı zamanda taliplik ilişkisi içindedirler.

Dilşa Deniz
31.08.13 | Birikim
Görsel: Firuz Kutal

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka: Çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum

Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen...

Kapat